Sultanahmet patlaması sonrası notlar

17/01/2016 Pazar
Sultanahmet patlaması sonrası notlar

1.Türkiye, Suudi Arabistan’la birlikte, bugünkü konjonktürde emperyalist dünyanın en kritik iki ülkesi durumuna gelmiştir. Sultanahmet patlaması, bu iki ülke arasındaki bağı göstermesi açısından da önemsenmelidir. “Canlı bomba”, AKP iktidarının toz kondurmadığı Suudi Arabistan kökenlidir. Kuşkusuz saldırgan Rus, Çeçen, Suriyeli, hatta İngiliz de olabilirdi. Ancak burada bir fark söz konusudur: IŞİD ideolojisi Suudi Arabistan’da iktidardadır.
 

2.Her iki ülkedeki gerici iktidarların IŞİD tarafından hedef gösterilmesi, gerçekle sahte dünya arasındaki sınırların belirsizleştiğine bir başka kanıttır. Bu ülkelerin IŞİD’le mücadeleye göstermelik de olsa katılması ile birlikte hedef haline geldiği düşüncesi fazlasıyla basit, fazlasıyla yüzeyseldir. IŞİD denen organizma, aynı anda birden fazla saikle hareket eden ve ettirilebilen yaygın bir şebekedir. Bu şebeke tek bir irade tarafından yönetilmemektedir.
 

3.Suudi Arabistan ve Türkiye’nin bölge gücü olma hayalleri, ABD ve diğer güçlü emperyalist merkezler tarafından kullanılmaktadır. Diğer yandan, bu kullanıma her iki ülkeyi tuzağa düşürme çabaları eşlik etmektedir. Türkiye ve Suudi Arabistan’ın dağıtılması uzun süredir gündemdedir ve gerici dünyaya onca hizmetten sonra her ikisinde gerçekleşecek bu operasyon emperyalizm açısından aynı zamanda “temiz eller” anlamına gelecek, bölgenin baştan aşağıya yeniden tasarlanması için fırsat yaratılacaktır.
 

4.Öte yandan NATO ülkeleri, Rusya’yla tutuştukları mücadelede Suudi ve Türk gericiliğine muhtaç olmaya devam etmektedir. Rusya’nın Suriye hamlesini boşa çıkarabilmek için batının bizzat üstlenemeyeceği siyasi ve ideolojik misyonlara sahip aracılara gereksinim vardır.
 

5.Çift yönlü işleyen bu sürecin nerede ve nasıl büyük bir kopuşla kesintiye uğrayacağını kimse kestiremez. Bu bağlamda seçenekler arasında, kapsamlı bir savaşın yer aldığı unutulmamalıdır. ABD ve Rusya’nın Suudi Arabistan ya da Türkiye’nin peşinden sürüklenerek bir savaşa girmesi ihtimal dışıdır ancak “kullanışlı aptal” iki gerici iktidarın ön cephe ülkesi haline geldiği bir ortamda, mutlak kontrol diye bir şey olamaz.
 

6.Bütün bunlardan sonra, sola ya da Kürt siyasetine değil de Türkiye’de bulunan yabancılara dönük bir saldırının Erdoğan’ı kendinden korumak amacıyla gerçekleştirilmiş olması mümkündür. IŞİD bağlarını ve bölgesel iddialarını törpülemek durumunda kalan bir Erdoğan’la devam etmek isteyecek epey bir aktör olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
 

7.Bununla birlikte, Erdoğan ve arkadaşları geri dönüşsüz bir yola girmiştir. Türk ve Kürt milliyetçiliği ve de düzen muhalefeti bir bütün olarak, Erdoğan’ın sistem içinde herhangi bir alternatifinin kalmaması için ellerinden geleni yapmıştır. Düzen dışı bir seçenek ise şimdilik zayıftır. Bu nedenle “ılımlı Erdoğan”ın bir karşılığı bulunmamaktadır.
 

8.Erdoğan’ın kafasında, “terör” kaygısını kullanıp Türkiye ilericiliğinin hâlâ yıkamadığı ideolojik varlığına öldürücü bir darbe indirmek için IŞİD’i de kullanmak vardır. IŞİD bu açıdan hem bir silah hem de mazeret haline gelecektir.
 

9.Erdoğan’ın “saldırgan Suriyeli” dedikten sonra konuyla ilgili haberlere yasak getirilmesi, AKP Türkiye’sinde çürütülen toplumun her tür yalana ve algı yönetimine inanacağına ilişkin bir güveni gösterir. Saldırgan Suriyelidir ve bu ülkede bir yandan Suriye’de herkesin Esad’a muhalif olduğunu öte yandan da her Suriyelinin Esad adına çalıştığını aynı anda düşünebilecek bir yığın söz konusudur! Sultanahmet patlamasından sonra Antalya’da üç Rus vatandaşının gözaltına alınması da bir algı yönetim girişimi olarak görülebilir.
 

10.Nabil Fadlı adlı IŞİD’çinin sahte Suriye pasaportu verilmiş binlerce kişiden biri olması da güçlü ihtimaldir. Suriye’nin geleceğinde söz söylemek isteyen sürüyle Libyalı, Suudi Arabistanlı paralı askerden biridir Sultanahmet bombacısı.
 

11.Türkiye’de IŞİD’i meşru olarak gören küçümsenmeyecek bir kesim vardır. Ayrıca bu kesim, AKP tabanı tarafından kültürel ve siyasi açıdan korunmakta, beslenmektedir. Laiklik konusunda havlu atan bir Türkiye’nin cihatçı örgütlerle baş etmesi mümkün değildir.
 

12.IŞİD ya da siyasi iktidar eliyle Türkiye’de şiddet hızla temel siyaset aracına dönüştürülmektedir. Mafya eskisi Sedat Peker’in “kanlarınızla duş alacağız” lafı ve benzer tehditlerin de bu gidişata uygun olduğu söylenebilir. Bunun tek bir anlamı vardır: Siyasi iktidar, burjuva muhalefetinin anlamadığını, anlamak istemediğini çok iyi kavramış ve herhangi bir meşruiyeti olmadığını görmüştür. Çıkışı deliyi oynamakta görmektedir.
 

13.Ancak Erdoğan’ın milliyetçi ve gerici fanatizmi sokağa salarak koltuğunda oturma şansı düşüktür. Bu tehditlerin toplumun küçük kesiminde bile “hodri meydan” diye karşılık bulması, herkesi ezip geçme hayalleri kuran Erdoğan’ı bitirir. Bugün Erdoğan’ı ayakta tutan ulusal ve uluslararası koalisyon, çok barışçı ya da özgürlükçü olduğu için değil, bir yönetme krizine yuvarlanmamak için sadece “kan banyosu” ile yönetmek isteyenlerin arkasında duramaz.
 

14.Erdoğan bir kez daha köşeye sıkışmıştır. Geri çekilmesi kurduğu sistematikle çelişmektedir, gaza basmasının da sınırları vardır. Tek çıkışı kapsamlı bir savaştır.
 

15.Ancak buradan savaşı engellemek için Erdoğan karşıtlığının yeteceğini sananlar aldanmaktadır. Savaşın zemini emperyalist dünyadır. Erdoğan’ı koruyan da… Eğer Türkiye’de halk bir kez daha ayağa kalkıp bu kez zemini sorgulamazsa, büyük yıkıma karşı hiçbir güvence bulamayacaktır.
 

16.Haziran Direnişi’ni yaratan bir toplumun bugünkü karamsarlığının temel nedenlerinden biri, “dünya”nın Erdoğan karşısındaki kayıtsızlık ya da çaresizliğidir. Şu sıralar diktatörümüze sert yapan Putin’in yakın zamana kadar ona övgüler düzdüğü de hafızalardadır. Evet doğru, bugünkü dünya sistemi çaresizlik içindedir ve barbarlıktan başka bir şey üretememektedir. “Erdoğan’la baş edemedik, kurulu düzenle hiç baş edemedik” yanlış bir yaklaşımdır. Tersinden Erdoğan’a, Diyanet’e, Sedat Peker’e bakılmalı ve “bunları üreten bir sistem sanıldığı kadar dayanıklı olamaz” denmelidir.

 

Bu yazı haftalık siyasi dergi Boyun Eğme'nin 15. sayısında yayınlanmıştır