SSCB ve Türkiye Cumhuriyeti: İki trajedi

06/11/2016 Pazar
SSCB ve Türkiye Cumhuriyeti: İki trajedi

“Ülkede istikrarsızlık istemiyoruz, düşmanlarımız bizi sokağa çekmeye çalışıyor ama bütün temel kurumlar elimizde. Görüntüye aldanmayın, o kadar da merak edecek bir şey yok.”

1991’de çözülüşten çok değil birkaç ay önce dürüst, inanmış ve belli sorumlulukları olan Sovyet komünistleri böyle diyordu. İktidarda olduklarını sanıyorlardı, bunun güvencesi ile hareket ediyor, bir “kardeş kavgası”ndan kaçınmaya özen gösteriyorlardı. Düzeni sağlayacak olan güvenlik güçleriydi, mücadele ise düşmanları (o dönem kullandıkları ifadeyle “demokratları”) devlet kurumlarından ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi yönetiminden uzaklaştırmak için verilecekti. Kavganın sokağa taşmasından, olur ya kan dökülmesinden, batıdan gelecek eleştiri ve yaptırımlar nedeniyle fazlasıyla çekiniyorlardı.

Şundan emin olabilirsiniz, Yeltsin’in tankların üstüne çıkıp karşı devrimin zaferini ilan ettiği günde bile, eğer Rusya’daki komünistler “sosyalizmin kazanımlarını korumak için” halkı sokağa çağırsaydı, koskoca Sovyetler Birliği’nin üzerinde tepinen birkaç bin kişilik kalabalık çil yavrusu gibi dağılır, zorlu ama kazanılması mümkün bir mücadelenin önü açılırdı.

Demem odur ki, “ev sahipliği” duygusu bir noktadan sonra hiçbir işe yaramamaktadır ve ilginç bir biçimde (aradaki onca sınıfsal ve ideolojik ayrım bir yana), Türkiye’de “Kemalist Cumhuriyet” taraftarlarının da başına gelen aynısıdır.

Denecek ki, Cumhuriyet mitinglerinde halk sokağa da çıktı. Çıktı, milyonlar toplandı ama “ev sahibi” olarak, devletli bir kimliği arkasına alarak ve sınırlarını çok iyi bilerek. AKP iktidarı henüz yerleşmemişti, buna karşın Cumhuriyet mitinglerinin kendisinden hiç çekinmiyorlardı, bu mitinglerin hangi çerçevenin içinde kalacağından mutlak olarak eminlerdi. Çekindikleri, Cumhuriyet mitinglerine yansıyan birikimdi, bu birikimi adım adım etkisizleştirirken en çok yararlandıkları şey, bu birikimin kendisini ev sahibi sanmaya devam etmesiydi.

Cumhuriyet mitinglerine katılanların hatırı sayılır bölümü Haziran Direnişi’nde sokağa çıktı. Direniş çok daha etkili oldu çünkü devletli görüntü aşılmış, istikrar ve düzen adına hareket etmenin dışına çıkan bir arayış da kendisini hissettirmişti. Ancak yine de Gezi’de bir düzen değişikliği talebinden çok, mevcudu değiştirmekte olan bir figüre, Erdoğan’a dönük tepki öne çıkıyordu. Görkemli Haziran’ın zayıf noktası buydu.

Sovyetler Birliği’nde 1991’de sosyalizm düşmanlarına karşı örgütlü bir çağrı yapılsa sokağa dökülecek en az birkaç milyon kişi vardı. Bu birkaç milyon kişi silahlı kuvvetlere, içişleri bakanlığına bağlı birliklere, istihbarat örgütüne adeta vekalet vermiş, evlerine çekilmişti.

Oysa temel bir şey unutuluyordu, “devrimci” bir kurum ancak o devrimin toplumsal dinamikleriyle bağını sürdürdüğü oranda devrimci kalabilirdi. Kızıl Ordu ilk kurulduğunda devrimin ordusuydu, halkın silahlı gücüydü. KGB öncesindeki istihbarat örgütü Çeka, gelişkin adalet duygusuyla, devrime adanmış kadrolarıyla, başındaki efsanevi sekreter Jerzinskiy ile mutlak anlamda halkçı bir karakter taşıyordu.

İkinci Dünya Savaşı, devletin silah tekelini elinde tutan kurumlarının halkçı karakterini tazeledi, Kızıl Ordu, cephenin gerisinde kendisini besleyen, donatan, cephane yetiştiren halkla, cephenin öte tarafında Alman işgalindeki bölgelerde faşistlere kök söktüren partizanlarla bir bütündü. İkinci savaşta başka hiçbir ülke, toplumu seferber etmede son derece ustalıklı davranan Churchill’e rağmen İngiltere bile, bu tarz bir bütünleşmenin yanından geçemedi.

Sonrasında Sovyetler Birliği’nde halk gündelik işlere odaklandı, siyasal ve ideolojik mücadele ile düzenin selameti belli kurumlara havale edildi. Halk üretim ve verimlilik artışından sorumluydu, güvenlik konusuna uzmanlar bakardı.

Bu iş bölümü uzmanları yabancılaştırdı, bir bölümü de korumakla yükümlü olduğu düzenden kopmaya başladı. Kopmayanlar tepeye bakıyordu oysa çürüme ve para ya da şantajla karşı-devrime bağlanma hiyerarşinin tepesinde daha sık karşılaşılan bir bozulmaydı.

Bu bozulmanın dışında kalanlar ise fazlasıyla naifti ve meslek hastalıklarından muzdaripti. Emekçi halkla birlikte mücadeleye değil verilen emirlere, devletin bekasına, istikrara, hükmettikleri devasa mekanizmanın tıkır tıkır işlemesine odaklanmışlardı.

Bunlardan bir tanesi Sovyetler Birliği’nde KGB’nin son sorumlusu olan Kyruçkov’du, Karşı devrimden yıllar sonra bir toplantıda “herkesi anladık da siz Vladimir Kyruçkov, siz KGB’nin başkanı olarak gelmekte olan tehlikeyi nasıl görmediniz” sorusuna tarihi bir yanıt veriyordu: “Her şeyin farkındaydık, bütün ayrıntılarıyla raporladık, hesaba katmadığımız Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Genel Sekreteri’nin bir hain olabileceği gerçeğiydi.”

Oysa, Garbaçov ve diğerlerinin ne yapmak istediği ilk birkaç yıldan sonra açık hale gelmişti, lakin komünizme bağlı bürokratlar, kendilerini devlet işleyişine kaptırmış, sorunlarını o çarklar içinde çözmeye çalışıyorlardı.

Ağır bir yıkıma uğradılar. Öyle ki,  pek güvendikleri İçişleri Bakanlığı’na bağlı Omon birliklerinin, KGB’nin operasyonal gücü Alfa biriminin en kritik noktalarının anti komünistler tarafından ele geçirildiğini fark ettiklerinde iş işten geçmişti bile.

Bütün bunların Türkiye’de olup bitenlerle yakından ilgisi var. 

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran iradenin sınıfsal karakteri ve amaçları farklıydı. 1917’de Rusya’da bir sosyalist devrim gerçekleşmişti, Anadolu’da ondan birkaç yıl sonra bir burjuva devrimci hareketi boy gösterdi. İki devrim birbirine el uzattı, müttefik oldu. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda kitle desteği oldukça sınırlıydı ama, başta laiklik olmak üzere yürürlüğe giren devrimci dönüşümler belli toplumsal kesimlerin desteğini aldı, değişen Türkiye’nin yeni ortaya çıkan kimi toplumsal güçleri de Cumhuriyet’e sahip çıktı.

Lakin Türkiye kapitalizmi geliştikçe, Cumhuriyet kendisine en fazla sahip çıkacak olan kesimi bastırma yükümlülüğü ile karşı karşıya kaldı. Türkiye işçi sınıfına ve sol örgütlenmelere, egemen sermaye sınıfının çıkarları doğrultusunda ve doğal olarak saldırıldı, Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevi de devletin tekeline bırakıldı. Asker-sivil bürokrasi on yıllar boyunca bu görevi Türkiye toplumunun “modern ve yüzü batıya dönük bir kapitalist düzen”e inanmış kentli ve laik duyarlılığı olan kesimlerinin pasif desteğine güvenerek yerine getirmeye başladı. Bu işbirliği 27 Mayıs’ta durumu idare etti ama ya sonrası?

Burada sonrasını anlatmayacağım. Kapitalizmin krizlerine, siyasal İslam’ın komünizme karşı mücadele için beslenmesine, Türkiye muhafazakarlığının Cumhuriyet’in sahibi tekeller tarafından hem bir toplumsal güç hem de ideoloji olarak işçi sınıfına karşı kullanılmasına hiç değinmeyeceğim.

Sadece Birinci Cumhuriyet’in çözülüşü sırasında devlet kurumlarının ve Kemalist diye adlandırılan bürokrasinin halini hatırlatacağım. Bu açıdan Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ile Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesi arasındaki benzerliğe işaret edeceğim.

Hiçbir kazanım “düzen arayışı” ve “istikrar fetişizmi” ile korunamaz. Kumpas kumpas deniyor, Ergenekon operasyonları döneminde Gülen destekli AKP operasyonu karşısında TSK’nın hali neydi öyle? Tertibe kurban gittiği söylenen kurum, devletin silahlı gücüydü ve bu gücün en tepesi savcı marifetiyle bir bir toplanırken en küçük bir “direnç” belirtisi dahi sergileyemiyordu.

Çünkü bu kurum bütün konsantrasyonunu halkın uyanışına karşı düzeni korumaya, uluslararası alanda ise Sovyetler Birliği’ne karşı düşmanlığa ayırmıştı. Yıllarca dost kuvvet diye gördükleri gerici örgütlenmeler Türkiye’de laik Cumhuriyet için fezleke çıkarırken yapabilecekleri hiçbir şey kalmamıştı.

1917’de Sovyetler Birliği kuruldu, 1991’de yıkıldı. 1920 ve 1923 çıkışlı Türkiye Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği’nin yıkılışını takip eden 15-20 yılın ardından nihayete erdirildi.

Devrim fikri, elbette bugün mümkün olan tek sınıfsal ve ideolojik kimlikle yeniden ete kemiğe bürünecek. Eşitlikçi bir düzen kurulacak ama ders çıkarıldı artık, bu düzen hiçbir durumda “düzen arayışı”na oynamayacak, bir an için bile gardını indirmeyecek, istikrar fetişizmine teslim olmayacak.

Emperyalizm denen olgu ve sömürücü sınıflar tamamen ortadan kalkıncaya değin, uyanıklığımız kadar huzuru hak edeceğiz.