Söyleşi: 'Kontrollü darbe' adlandırması açıklayıcı değil

14/07/2017 Cuma
Söyleşi: 'Kontrollü darbe' adlandırması açıklayıcı değil

15 Temmuz darbe girişiminin birinci yıl dönümünde, tartışma konusu olan tüm başlıkları TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan'la konuştuk.


Darbe girişiminin üzerinden bir yıl geçtikten sonra siz “kontrollü darbe” saptamasına katılıyor musunuz? Son günlerde yalnız CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun bu iddiasına yer veren, destekleyen çok sayıda haber ve yorum yer aldı dünya medyasında. Sizce gerçeği tam olarak ifade ediyor mu kontrollü darbe nitelemesi?

Hayır. Bu Erdoğan’ın 15 Temmuz 2016’da devlet kurumlarının bütün kritik noktalarına hakim olduğu, bu hakimiyetine güvenerek risk aldığı ve darbe girişimini bir noktadan sonra bizzat yönettiği anlamına gelir ki, mesele bu kadar basit değil.

Erdoğan değil de onun adına birileri bunu yapmış olamaz mı?

Bu söylenenlere itiraz ederken, iddialara dayanak olan gerçeklerin tümünü yok saymıyoruz. Sadece adlandırma, oluşturulan sistematikte çok büyük bir yanlış var.

Ne gibi?

Birincisi Türkiye gibi kırılgan bir ülkede, içinde yüzlerce, hatta binlerce aktörün olduğu bir senaryoyu, riskleri minimuma indirerek sahnelemek neredeyse imkansızdır. Ya Türkiye kırılgan filan değildir ve mutlak istikrara sahiptir -ki o zaman böyle şeylere ne gerek var ya da Erdoğan muazzam yetileri olan bir dâhi! İkisi de değil. Bakın bir siyasi cinayet, bir sabotaj, bir katliam… Tarihte hükümetlerin bu tür eylemlerin istihbaratını alıp, muhalifleri ezmek için gerçekleşmesini beklediği, istediği sayısız örnek var. Bu olur. Ancak 15 Temmuz karmaşık ve bir o kadar da kapsamlı bir girişim. Bu girişim AKP’ye yabancı bir güç tarafından değil, AKP’yi iktidara taşıyan ve tutan koalisyonun en kritik unsurlarından biri tarafından gerçekleştiriliyor. Bunu “kontrol” etmenin sınırları var ve çok ama çok riskli.

“Yapsınlar zaten başarısız olacaklar, sonra iktidarımızı sağlamlaştırırız” denmiş olamaz mı?

15 Temmuz günü iktidar açısından dört kritik isim Tayyip Erdoğan, Binali Yıldırım, Hulusi Akar ve Hakan Fidan pek de güvenli olmayan mekanlarda dolanıyorlar. Bu isimlerin etrafında silahlı görevliler var. Elli kişiyi kontrol edersiniz ama bir tane kontrolsüz unsura denk gelirsiniz, yandı gülüm keten helva! Eğer Türkiye’de devlet ve AKP koalisyonu içindeki hizipler baştan aşağıya yalan değilse, kontrollü darbe adlandırması doğru, objektif tercih olamaz.

Akar ve Fidan’ın kontrol eden isimler oldukları söyleniyor, ayrıca bu doğrultuda epey destekleyici bulgu da sunuldu kamuoyuna.

Bakın biz başından beri, darbe girişiminin istihbaratının alınmış, kritik bazı unsurların ikili oynamış olabileceğini söyledik. Akar ve Fidan’ın 14 ve 15 Temmuz’daki hareket tarzlarında açıklama bekleyen çok fazla tuhaflık var. Bu bir bakış açısıyla “kontrol”ü, bir bakış açısıyla “dağılma”yı işaret eder. Türkiye’de yaşananlar ikincisini destekliyor. 15 Temmuz Türkiye’de sermaye devletinin içler acısı halini sergilemek açısından çok özel bir örnektir.

Ancak Erdoğan 15 Temmuz’dan sonra fazlasıyla güçlenmedi mi? Sonuçta ona yaradı.

16 Temmuz sabahı Erdoğan güçlü filan değildi. Yıllardır tasfiyelerle kendisine bağlamaya kalktığı TSK dağılma noktasına gelmişti, tasfiye etmeye kalktığı Kemalist subayların bir bölümünün desteğine muhtaçtı, yargı ve dışişleri bürokrasisinde durum daha iyi değildi. Kendisini el üstünde tutan batılı emperyalist ülkelerin hiçbirinin sahip çıkmadığı, darbe girişiminde ABD devletinin bir hizbinin parmağını gizlemeye gerek bile duymadığını fark eden, bunun paniğini yaşayan bir liderdi Erdoğan. Güçlü lider imajı büyük darbe almıştı.

Madem böyleydi, nasıl atlattı bu badireyi?

Sistem başka bir lider üretemiyordu. Darbe girişimi Erdoğan’a oynamıştı belli ki, Erdoğan’ı gözaltına almak ve yargılamaktı amaçları, dolayısıyla “lider” avantajını ortadan kaldıracaklardı. Zaten darbenin olmasa bile darbe zihniyetinin amacı Erdoğansız bir AKP idi. Darbe girişiminin en büyük zaafı, görünür ve iddialı bir lider olan Erdoğan’ın karşısına bir TRT spikerini çıkarmış olmasıdır. Bu cemaatin örtülü, komplocu tarzına çok uymaktadır ancak gerçekçi değil. Hele hele Erdoğan’ı ele geçiremedikten sonra “UFO” karakterinde bir darbe girişiminin hiç şansı yok.

Yani darbe girişiminin cemaatin işi olduğundan eminsiniz?

Darbenin arkasında Gülen cemaatinin olmadığını iddia etmek tam bir zırvalık. Başkalarının da olduğu anlaşılıyor ancak merkezde onlar duruyor. Ayrıca darbe hakkında ortaya atılan kimi iddiaların cemaat fabrikasyonu olduğu bilinmeli. Bu işi iyi yapıyorlar. Darbeden sonra hem cemaat hem AKP o kadar yanıltıcı veri saldı ki ortalığa böylesi durumlarda her zaman ana eğilime ve Marksizme sarılmak akıl sağlığı için çok faydalıdır.

Ancak benim sorum daha çok darbe sonrasıyla ilgiliydi. Madem Erdoğan güçsüz çıktı darbe girişiminden, bu bir yılı nasıl idare etti?

Bu sorunun ilk muhatabı “kontrollü darbe” diyen Sayın Kılıçdaroğlu’dur. 16 Temmuz günü, Türkiye’de “ya cemaat ya Erdoğan” ikileminin AKP tabanı dışında da kabul görmesinin baş sorumlusudur kendisi ve partisi. Darbeye karşı olmak ile Erdoğan’ı desteklemek arasında çok geniş bir alan vardı. Bu alan Yenikapı ruhuyla işgal edildi. Sonra iş işten geçtikten sonra “Saray Darbesi” diye şikayetçi olundu. Saraya “darbe yapabilirsin, ses etmeyeceğim” dendikten sonra…

Peki şimdi neden daha etkili bir muhalefete geçildi?

Yeni bir strateji olgunlaştırıldı da ondan. 

Kim olgunlaştırdı?

Bir kişi, üç kişi kafa kafaya verip strateji üretmiyor. Türkiye emperyalist sistemin içinde oldukça önemli bir ekonomik ve siyasi yer tutan bir kapitalist ülke. Türkiye’de sermaye egemenliğinin birbiriyle kavga halindeki hiziplerinin ortak sınıf çıkarları var ve bu çıkarlar emekçi halkımıza karşı birleşiyor. Erdoğan’ın sürekli hatırlattığı gibi her durumda bu ortak çıkarlara hizmet ediliyor. Ancak dünya sistemi de ciddi ve çözülemeyen iç çelişkilere sahip ve yine bu çelişkilere rağmen ortak çıkarlar etrafında yan yana gelebiliyorlar. Bir süredir, ki buna 4-5 yıl diyebiliriz, dünya sisteminin güçlü aktörleri içinde Erdoğan’sız bir Türkiye’yi tercih edenlerin sayısında artış var. Bu bir eğilim ve bu eğilim doğrultusunda bir dizi mekanizma harekete geçiyor, bunlar ortak bir havuza akabiliyor ya da birbirinin ayağına dolanıyor. Özetle stratejilerin nesnel bir zemini var ve o zeminde hareket eden karar vericiler ve uygulayıcılar var. Bunların toplamından söz edebiliriz. Evet, Türkiye’de Erdoğansız bir AKP rejimi için sürekli bir arayış var ve strateji geliştiriliyor.

15 Temmuz girişimi de bir strateji miydi?

Hiç kuşkunuz olmasın. Uluslararası sermayenin çıkarlarına hizmet edecekti. Kimileri darbe başarılı olsaydı Fethullah Gülen’in Halife olarak Türkiye’ye döneceğini, Türkiye’de İslam Devleti ilan edeceğini filan söyledi; bunların hiçbir anlamı yok. Darbe AKP’nin tepki çeken aşırılıklarını törpüleyecek, toplumdaki tepkiyi sönümlendirecek ve mıy mıy bir üslupla AKP’nin tahribatını kalıcılaştırmaya çalışacaktı. En azından niyet buydu. Darbenin belirsizlikleri ve tuhaflıkları da bundan kaynaklanıyor. Çünkü AKP ile devam edeceklerdi büyük ölçüde. Erdoğan’ın AKP içine dokunamaması bu yüzden. Dokunursa elde ne kalacak belli değil!

Uluslararası sermaye bu kadar kararlıysa neden başarısız oluyor?

Çünkü muazzam iç çelişkileri var. Herkes dünya sistemi dendiğinde Çin’i, Rusya’yı dışarıda bırakıyor. Oysa her ikisi de çok ciddi kapitalist ekonomiler ve sistemin dengesini bozuyorlar. Erdoğan bundan yararlanıyor. Erdoğan Almanya-ABD çelişkisinden de yararlanıyor. ABD içindeki hala çözülemeyen sistem içi kavgadan da…  Burada uluslararası tekeller ve mağdurlar yok, uluslararası tekeller ve uluslararası tekeller var. Buna Türkiye’deki sermaye sınıfını da katalım. Onlar da uluslararası oyuncular.

Ancak yine de Türkiye üzerinde daha fazla etkisi olan ülkelerden söz edebiliriz herhalde. ABD ve Almanya gibi…

Buna İngiltere’yi de dahil edelim. İç çelişki ve dertleri bir yana, en büyük sorunları alternatif oluşturamamaktı. Son dönemde Türkiye’nin bütün “batıcı” unsurlarını; sosyal demokrat, liberal, milliyetçi ve de İslamcı, Erdoğan karşıtlığı üzerinden yan yana getirmek ve kontrolden çıkmış bir iktidara karşı minimum düzelmeye razı bir toplumsal muhalefetle Türkiye’nin siyasetini “kontrol edilebilir” hale sokmak istiyorlar. Burada bir strateji var.

Kılıçdaroğlu bu stratejiye yürüdü o zaman?

Bunu bilemem. Kişisel niyeti, nasıl karar verdiği, ne yapmak istediği… Ancak buraya denk düşüyor. Bunu söylemek zorundayız. Solda da bu stratejik hesapları görmezden gelenler ya da “ne olacak ki, yarın başka şey yaparız” diyenler var. Hayat öyle akmıyor. Bazı lekeler hafızasızlığa yatırım yaparak çıkmaz.

Madem öyle Kılıçdaroğlu neden 15 Temmuz’la birlikte Yenikapı ruhuna yöneldi?

Birincisi, Türkiye’de siyaset yapan herkesin olası gördüğü bir deneme başarısız oldu. Bu deneme siyasi ya da toplumsal bir destek aramıyordu. Toplumdaki Erdoğan öfkesine güveniyordu, siyasi bağlantılarına güveniyordu. Darbeciler başarılı olsaydı, “bir an önce demokrasiye dönülmeli” eleştirilerinden hiç rahatsız olmayacaklardı. Dediğim gibi örtülü iş çevirmeye alışkın bir ekipten söz ediyoruz. İkincisi, daha önce de soL’a söylemiştim, biz FETÖ diye bir örgüt kodlaması yapmıyoruz. Çünkü cemaat Türkiye’de bir dönem toplumsal alanla devleti birleştiren resmi örgütlenmesidir sistemin. Paraleldir, terör örgütüdür, bu onunla iç içe geçenlerin sorunudur. Türkiye’de sistemin siyasal ve ekonomik aktörlerini cemaatten ayrıştıramazsınız. Herkesi içine alan gerçektir bu. Ve cemaatin toplam refleksi hep birlikte darbecileri lanetleme ayinlerine katılmak oldu. Herkes aynısını yaptı. Karşıt güçlerden değil, sistem içi güçlerden söz ediyoruz.

Başa dönelim, darbe girişiminde yanıtlanmayı bekleyen çok soru yok mu sizce de?

Sayısız soru var. Bilmediğimiz çok şey… Ancak söylenmesi gerekenleri söylemememizi gerektirmiyor. Siyaset hafiyecilik değildir. Polisiye yazmıyoruz. Temel eğilimleri ortaya koymaya çalışıyoruz. 16-17 Temmuz’da söylediklerimiz cin fikir ürünü şeyler değildi, bir komünist partisinin doğallığında vermesi gereken tepkilerdi. Bugün baktığımız zaman bu eğilimlerin güçlendiğini görüyoruz.

15 Temmuz ve sonrasında Türkiye'deki sermaye sınıfının konumunu nasıl görüyorsunuz? TOBB'dan "15 Temmuz sonrası yüzde 5 büyüdük" açıklaması geldi. Erdoğan'ın patronlara OHAL'le sizin için grevleri yasakladık mesajı vardı ve Varlık Fonu düzenlemesi... Tüm bunlara ilişkin değerlendirmeniz nedir?

Erdoğan’ın güç durumdan çıkabilmesi için her zaman hizmet ettiği sermaye sınıfına daha fazla şey vermesi gerekiyordu. Aslında sermaye sınıfı hep kazan-kazan yaklaşımı sergiler. 12 Eylül darbesinden sonra çok kazandılar ama Demirel’in sermayenin has hizmetkarı olduğu gerçeğini değiştirmez bu gerçek. Bu nedenle meselelere sınıfsal açıdan yaklaşım esastır diyoruz. Düzen içi çözüm arayışlarının her birisi büyük tekelleri arkasına almak zorundadır. Bu sistemi karşıya almak, yıkmak zordur ama bu sistemin içinde “bağımsız” hareket etmek zor değil imkansızdır. 15 Temmuz sonrası patronlar ihya oldu. Olağanüstü Hâl filan, grevsiz, hak aramasız hayat demek patronlar için, yeme de yanında yat. Erdoğan güçsüzleştiğini fark etti ve didişmeyi göze aldığı bazı sermaye kesimlerine daha önce düşündüğünün ötesinde kaynak aktardı. 

O zaman patronlar neden mutsuz?

Patronlar mutsuz değil, kaygılı. Erdoğan toplumun dinamik kesimlerinin nefretini kazanıyor. Bu eğer çözülemezse sistem açısından yıkıcı sonuçlar doğurur. Bir toplum her zaman patronların açıkça “bu iş bize yaradı” ya da iktidarın “patronlara çalışıyoruz” demesini sessizlikle karşılamayabilir. Bu elbette biraz da bizim çabalarımıza bağlı. Bunun için bir kez daha akıntıya karşı yürüyoruz. Farklı yönlerden “Önce Erdoğan” diyen bir iktidar ve muhalefetin bu kahrolası düzeni ayakta tutmasına yardımcı olmak zorunda değiliz. Bunu başkaları yapsın.