Sosyalist bir Türkiye’de Mustafa Kemal’e bakmak…

10/11/2016 Perşembe
Sosyalist bir Türkiye’de Mustafa Kemal’e bakmak…

Yedi ya da sekiz yaşında bir çocuk, avazı çıktığı kadar bağırıyor; “ateşe atarım kendimi…” Serdar Ortaç’ın bir şarkısını söylemiyor, nutuk atıyor okul bahçesinde mikrofon elinde. 10 Kasım töreninin provası ve belli ki Kurtuluş Savaşı’na gönderme yapan bir metinde işgalcilere direnme kararlılığını yansıtan sözler bunlar. Bütün mahalle inliyor, oradan sevimli bir adam yüksek sesle söyleniyor: “Atma evladım kendini ateşe.”

Bizim zamanımızda da böyleydi, öncesinde de… Atatürk’ü küçük çocuklara böyle anlatıyorlar, başka türlüsü ellerinden gelmediği için. Çocuk eğitiminde soyut varlıklara, dinsel dogmalara, ölüme ve canla bedel ödemeye öykünmeye yer yok oysa. Mustafa Kemal’in küçük yaşlarda bir fetişe dönüşmesinin tek sonucu yabancılaşma halidir.

Şimdi “Atatürk’ü unutturmaya çalışıyorlar” deniyor ya, unutturmanın yolu biraz da çocukları ateşle imtihana sokan zihniyetle açıldı.

Çocuklara güle oynaya, gençlere gerçek değeriyle anlatılacak bir Mustafa Kemal’in her durumda can sıkacağı açıktı. “Devrim” fikrine kendi elleriyle meşruiyet katmalarını herhalde bekleyemezdik. Dolayısıyla “düşman kovalayan” “asker” kişiye indirgendi Mustafa Kemal. AKP de şimdi onun üzerinde tepinirken, hiç umursamaksızın aynı ilkelliği sürdürüyor; sakınca görmüyor. “Cennet için ateşe atlayacak” nesillere ihtiyaç var nasılsa.

Doğa üstü, yalnız ve biricik bir “kurtarıcı” tarihte varsa, bugün de var olabilir pekala! 

Uzun mesele bu, benim bu yazıdaki derdim ise Mustafa Kemal’i sosyalist bir Türkiye’de nasıl anlatacağımızdır. Çocuklara değil de yetişkinlere…

Başlayalım.

Büyük bir devrimcidir.

19. yüzyılda Osmanlı’da ortaya çıkan ve en güçlü ifadesini Jöntürklerde bulan burjuva devrimciliğinin sürdürücüsüdür.

İttihat Terakki’nin iktidar yıllarındaki yıpranmışlığının yol açtığı itibarsızlaşmayı ve bu itibarsızlaşmanın burjuva devrimci hareketinde yarattığı kadro zayıflamasını liderlik becerisiyle telafi etmiştir. 

Bütün dünyadaki dengelerin altüst olduğu Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde uluslararası alanda “devrim cephesi”ni tercih etmiş, orada konumlanmış, bu cephenin lehine önemli başarılara imza atmıştır.

Halifelik ve saltanatın kaldırılması için kişisel otoritesini devreye sokmuş, kararlı durmuştur.

Çok zorlu ve geri bir toplumsal zeminde “birer” ilerleme olduğu açık üst yapısal dönüşümleri hayata geçirmiş, laiklik konusunda oldukça radikal bir tutum almıştır.

Pragmatist bir siyasetçidir. Emperyalist işgale karşı mücadele ederken bile büyük devletlerle anlaşma yolları aramış ve bunu büyük ölçüde başarmıştır. Fetih iddialarını terk eden ve küçülen bir Türkiye için zaman kazanmayı hedeflemiştir.

Zamanı Türkiye’de kapitalizmin gelişmesi için kullanmıştır. Savunduğu “devletçi” ekonomi politikalar dahi sermaye sınıfının gelişmesini gözeten bir içeriktedir.

Marksizmden hemen hiç etkilenmediği gibi, bir burjuva devrimcisi olarak kendisine şekil verecek düşünce akımlarından uzak durmuş, dolayısıyla kendi adına yazılan Kemalizmin her yöne çekiştirilebilmesine olanak sağlamıştır.

Sosyalizmin Türkiye’de bir seçenek haline gelmesinin kendi projesi açısından her açıdan tehlikeli olduğunu sezerek bu seçeneği güçlendirecek aktörleri ortadan kaldırmak ya da etkisizleştirmek için uğraşmıştır.

Tarımda kapitalizmin gelişmesini hızlandıracak radikal adımlardan kaçınmış, geri ekonomik yapıların yarattığı siyasal ve ideolojik tehdidi onlarla uzlaşarak bertaraf etmeye yönelmiştir.

Kürt sorununu aşiret yapısını veri alarak kontrol etmeyi denemiş, kendi ittifak sistemine dahil olmayan unsurları elimine etmeye çalışmıştır.

Ortada çelişkili bir durum mu var?

Bence yok. Türkiye’de burjuva devriminin ufku bunun ötesine geçemezdi. Oraya kadar!

Şimdi…

Sosyalist bir Türkiye’de, bu “sicil”e dostça bakmamak, kendi mirasında özel bir yer vermemek bana göre olanaksızdır.

Kuşkusuz Türkiye’de devrimci mücadelenin bundan sonraki seyri, sosyalist kuruluşun ideolojik-siyasal koordinatları da belirleyici olacaktır ama bu coğrafyada, tarihsel ilerleme anlamına gelen dönüşümlere mesafeli bir devrimciliğin mümkün olamayacağı iyice ortaya çıktığına göre, Mustafa Kemal’e nasıl bir yer verileceğini bugünden kestirmek mümkündür.

Bunları konuşmak için çok mu erken?

Niye ki!

İleriye bakmak zorundayız. Gericilik ve geriye bakmak bu ülkeyi “ateşe attı” çünkü…