Referandum neyi gösterdi?

13/09/2010 Pazartesi
Referandum neyi gösterdi?

Sonda söylemekle başta söylemek arasında bir fark olmadığından hemen girişte belirteyim: Bu referandumun meşruiyeti yok. Anayasa Mahkemesi'nin referandumda oylanan metin üzerinde yaptığı değişiklikle birlikte "hukuki" temeli tamamen çöken Anayasa paketiyle ilgili halk oylaması, seçmen yazımı, oylama ve sayım sırasında gerçekleşen yolsuzluklarla, kendisiyle birlikte siyasi iktidarın şu ya da bu nedenle hâlâ elinde tutmayı başardığı meşruiyete de büyük bir darbe indirmiştir.

Sola yakıştırılan "oyun bozanlık", "mızıkçılık" suçlamasının bu örnekte hiçbir karşılığı bulunmuyor. Yasa, Meclis'te yeterli çoğunluğu sağlayamayan değişikliğin halk oyuna sunulacağına işaret ederken, Anayasa Mahkemesi'nin inceleme ve düzeltmesi için ayrı bir prosedür belirlemiştir. Anayasa Mahkemesi süreci, referandum sürecinin bir parçası değildir, mahkemenin ciddi (ama anlamsız) tadilatlara gittiği metnin Meclis'e iade edilmesi ve/veya referandum sürecinin yeni metin üzerinden bir kez daha baştan başlatılmasının zorunlu olduğunu söylemek için hukukçu olmak gerekmemektedir.

Ama Türkiye, böyle şeylere aldırış edilmeyen bir ülke haline gelmiştir, AKP'nin "hukuk devleti", bütünüyle kuralsızlığa dayanmaktadır.

Aynı kuralsızlık seçmenlerin belirlenmesinde, oy kullanım ve sayımında da sürmüştür.

Mağluplar zırlamıyor! Her yerden, her sandıktan gelen şikayetlerin ötesinde belgeli, kanıtlı yolsuzluklardan söz ediyoruz.

Bunların üzerine gidilecek, gereken neyse, onun bir fazlası yapılacaktır. Ama bir şey değişmeyecektir: Türkiye'de "muhalefet"in, meşruiyetini yitirmiş bir hükümetin ve hiçbir açıdan meşruluğu kalmayan bir referandumun gayrı meşruluğunu ilan edecek dahi meşruiyeti yoktur!

CHP'nin büyük bir telaşla "sonuçlara saygılıyız" açıklaması yapmasının nedeni ne ola ki? Gayet açık. Birincisi bir burjuva partisi olarak Türkiye'de meşruiyet krizi yaşanmasından ölesiye korkmaktadır. İkincisi, CHP bunun üzerinden bir mücadele sürdürecek durumda değildir. Hiçbir açıdan…

CHP'ye birazdan döneceğim… Türkiye solununsa referandumun meşruiyetini sorgulatacak toplumsal ağırlığı bulunmamaktadır. Dediğim gibi, yapılabilecek olandan daha fazlası yapılacaktır ama aslolan toplumda böyle bir algı yaratmaktır. Bunun ne yazık ki uzağındayız.

Referandumda ortaya çıkan tabloya gelince…

Şaşırtıcı bir şey yok. Buraya yazmadım, böyle şeyler yazılmaz ama elimizden geldiğince uyarmaya çalıştık. Yapılacak ayak oyunlarıyla birlikte, referandumdan yüzde 60 civarı evet çıkmasını engelleyecek bir gelişme yaşanmamıştı bu 2-3 aylık süre içinde.

Türkiye'de kendini sağcı olarak tanımlayan, sağcı olduğuna ilişkin genel bir kanaat uyandırmış partilerin peşinden giden seçmen referandumda "evet" diyecekti, bu gerçekleşti. MHP Genel Merkezi'nin başka türlü yapamayacağı için verdiği "başka türlü karar"ın kendi tabanında etkili olmayacağı da belliydi… AKP'nin "ülkücü kardeşlerim" propagandası zaten evete yönelen milliyetçi oyları garantiye almaya yaramıştır ancak.

Sağın, iktidar partisiyle, Saadetiyle, BBP'siyle, MHP'lisiyle, sağcı aydınlarıyla, Ufuk'uyla, Erdoğan'ın devrimci solcu işçi partisiyle evet vereceği bir oylamanın sonucu budur. Üzerine birkaç puan yolsuzluk ekleyin!

Türkiye'de yeni bir "kötüye gidiş" kesinlikle yoktur!

Şu olmuştur, bir süredir emekçi sınıflar nezdinde zorlanmaya başlayan hükümet, giderek daralmakta olan toplumsal desteğini, son derece akılcı bir stratejiyle oluşturduğu gerici ittifakla bir kez daha toparlamış, daha kötüsü çok önemli bir virajı daha almıştır.

Bu ittifakın seçmen gücü zaten bu aralıklardaydı. Yeni bir gerici dalga ile karşı karşıya değiliz.

Ve daha önemlisi, Türkiye sağı bazı noktalardaki direnci kırmakta zorlanmaya başlamıştır.

Referandum sonuçlarını yansıtan harita korkutabilir. Bununla birlikte, biliyoruz ki, sınıf mücadeleleri için, siyasi-ideolojik dinamikler için belirleyici olan büyük kentlerdir. Duygusallığa, popülizme gerek yok. Diğer yerleşimlerdeki mücadeleyi küçümsemiyorum, yalnızca bazı istisnalar dışında neredeyse yasa olarak kabul edeceğimiz bir olgudan söz ediyorum: Büyük kentler küçük kentleri sürükler.

Türkiye sağı büyük kentlerde gerçekten zorlanmaktadır. AKP'nin oylarının üç büyük kentte Türkiye ortalamasının altına düşmesi, bu partinin başını ağrıtmaktadır. MHP, İstanbul ve İzmir sorununu yıllardır çözemediği için, bu ülkenin emekçileri biraz olsun soluk almaktadır.

Referandumda bir değişiklik yoktur. İstanbul, Ankara, İzmir'le sınırlı olmayan bir eğilim olarak metropol olarak tanımlanan yerleşimlerde gericiliğin yaptığı yığınak mutlak bir hakimiyet için yeterli değildir.

Bu bağlamda iki sanayi kenti için kaygı duyulmalıdır: İzmit ve Bursa, işçi yatağı olan yerleşimleri dahil olmak üzere, gerici kuşatma altında ezilmeye başlamıştır. Bu önemsenmelidir.

Kim önemseyecek?

Referandumda sol "hayır" demiştir. Sol, öncelikli olarak "hayır" diyenlerin çok önemli bir bölümüne sahip çıkmalı, referandum sürecindeki tutum ve çalışmaların gerçek anlamını iyi kavramalıdır.

Bu referandumda "evet" diyen kitleden parça koparılması için "hayır" diyenler içinde bir enerji yaratılması mutlak bir zorunluluktur. Öncelik budur.

İlk iş olarak "hayır"lara bakarken alışılmış kalıpların dışına çıkılmalı ve bardağın dolu tarafından hareket edilmeli. Örneğin, "hayır" oylarının ağırlıklı olarak orta sınıflardan geldiğine ilişkin "veri"yi bütünüyle bir kenara koymadan, başka bir bakış açısına yönelmeliyiz. Kadıköy, Bakırköy, Beşiktaş, Çankaya, Yenimahalle, Karşıyaka gibi ilçelere "buralarda zenginler yaşıyor"la yaklaşmanın artık bir değeri yok. Zaten bu deyiş gerçeğin bir parçasından tutmak demek, Türkiye'de bu kadar zengin yok! Buralarda emekçi sınıfların kentlileşmiş kesimleri de oturuyor, farklı ideolojik-siyasal eğilimler nedeniyle bu yerleşimlere yöneliyor ya da buralarda farklı ideolojik-siyasal etkilere açılıyorlar.

Bu bir veri, buradan bir enerji yaratmadan Sultanbeyli'de delik açılamayacağı bilinmeli. Ek olarak, çok hızlı kentlileşen ve emekçi karakteri saydığım yerleşimlerden daha baskın olan Kartal, Narlıdere gibi ilçelerde de sağın tutunamaması ya da yayılmakta sıkıntı çekmesi önemsenmelidir. İlki işçi, ikincisi Alevi yatağıdır evet ama bu ilçeler on yıl önceki hacimlerinin çok ötesine geçerken aynı zamanda kentlerin merkezine doğru da çekilmiştir. Demek ki, AKP steril bölgeler yaratamadığı örneklerde, yani farklı ideolojik-kültürel yapıların yan yana geldiği durumlarda istediği üstünlüğü sağlayamamaktadır.

Kent merkezlerinde emekçi karakterini one çıkaracak bir çalışma tarzı üzerinde düşünülmeli ve "yoksullar başka yerde yaşıyor" kolaycılığından kaçınılmalıdır.

Peki burada "direnç" derken CHP'ye oy veren milyonlarca insandan söz etmiyor muyuz?

Evet, onlardan söz ediyoruz ve onların CHP'ye terk edilmemesinin artık ölüm-kalım meselesi olduğunu söylüyoruz!

Türkiye'nin emekçileri, Türkiye'nin solcuları, Türkiye'nin aydınları CHP'den kurtarılmalıdır. Gericiliğe karşı mücadeleyi başarısızlığa mahkum eden, açık bir biçimde CHP'dir. Bunun neden böyle olduğunu, CHP'cilerden yiyeceğimiz küfürleri göze alarak başka yazılarda anlatmaya çalışacağız.

Referandum boykotu ve sonuçları "zafer" olarak ilan eden Kürt siyaseti bu haftanın bir başka yazısı olacak.

Bugün, bir giriş, bir ilk değerlendirme yapmış olalım.

Karamsarlık için hiç ama hiçbir neden yok. Dün düzen partilerinden "sonuca saygılıyız" açıklamaları gelmişti. Hemen ardından onca baskı ve korkutmaya karşı Türkiye'de bazı insanlara saygı göstermek zorunda olmadığını ilan eden epey insan vardı Türkiye-ABD basketbol karşılaşmasını izleyen. ABD'den ve başbakandan gelecek pimlerin miktarından bakan milli basketbolcu Hidayet Türkoğlu, Erdoğan'ın protesto edilmesine anlam verememiş ve "bunları hiç hak etmiyorsunuz" demiş.

Türkiye'den bakınca, 12 Eylül gecesi Gül ve Erdoğan'a hak ettiği gibi davrananlar ülkenin umududur.

Hem 12 Eylül'e karşı yüzde 8.6'dan yüzde 42'ye yükseldiğimizi unutmayalım.

Şaka değil, ciddiyim...