Radikalizmle liberalizm...

20/04/2015 Pazartesi
Radikalizmle liberalizm...

Liberalizmle milliyetçiliğin birbirlerini beslediğini, öyle gözükseler de birbirlerine karşıt olmadıklarını yazmıştık. İkisi de sermaye sınıfına aittir, ikisi de asıl tehlikeyi solun, emekçi sınıfların aklına yerleştikçe yaratmaktadır.

Sıra geldi radikalizmle liberalizm arasındaki ilişkiyi çözmeye...

Bütün siyasi kavramlar gibi, radikalizmin de başına gelmeyen kalmadı kuşkusuz. Burjuvazinin henüz devrimci olduğu dönemlerde parlamento içi reformları savunan siyasetçilerden Fransız Devrimi'ndeki hiziplere varıncaya kadar birçok kişi, grup ve siyasi parti sözcüğün içini doldurmaya çalıştı. Bir noktadan sonra köktencilik kendi başına bir doğrultu vermediğinden, gündelik kullanımda radikallik "aşırılık" olarak görülmeye başlandı, "radikal sağ ve sol" ifadesi tekelci basının en sevdiği kalıplardan birine dönüştü. 

Ne anlatılmak isteniyordu radikal denirken?

İyi bir şey miydi, yoksa şer miydi sermaye açısından?

Bu kısmını özellikle muğlak bıraktılar. Bakın şu anda Avrupa'nın en devrimci günlük gazetelerinden birinin adı Radikal; Yunanistan Komünist Partisi çıkarıyor Rizospastis'i... Eski bir gazete ve komünistler de radikaldir kuşkusuz.

Aynı isim bizde Türkiye solunun aklını bozmak için faaliyet yürütüp işi bittiğinde geri çekilen bir liberal gazete tarafından kullanıldı. Radikal'in neresi radikaldi sorusundan daha doğal bir şey olamaz ama bilinmeli ki, radikalizmle liberalizm arasında geçişkenlik kolayca sağlanabilir.

Komünistlerin programı radikaldir, siyaset felsefeleri radikaldir. Sermaye düzeninin islah olmayacağını, dahası olmaması gerektiğini, insanlığın işçi sınıfının kurtuluşu yolundan sınıfsız sömürüsüz bir topluma yönelmesini, bunun da radikal toplumsal dönüşümlerle; devrimle mümkün olduğunu söylerler. 

Ancak berrak bir işçi sınıfı siyaseti gütmeyen, hatta sınıf uzlaşmacılığına yaslanan bir hareket de pekala radikal olabilir. 

Nasıl olur? 

Ana akım siyasetin kalıplarına uymaz, dışavurumcu bir siyaset tarzı benimser, dahası silahlı mücadeleyi temel siyasi araç yapabilir ya da yapar gibi gözükür.

Hepsi değil elbette ama Latin Amerika ve Afrika'da geçmişin şanlı bazı gerilla hareketleri ya da bunların önderleri vıcık vıcık liberal bir çizgiye yerleşmiştir sonrasında. Bu bir dönüşüm olmak zorunda değildir, çoklukla hep aynıdırlar ama işin özü asker kıyafeti çıkarıldığında ortaya çıkmıştır.

Avrupa'da liberalizmle kirletilmiş ve devrimci karakter taşımayan, hatta "emperyalist sol" bile diyebileceğimiz etli butlu partilerle marjinal-radikal unsurlar arasındaki enteresan ilişkiye de dikkatinizi çekmek isterim. Bu "radikal" gruplar sandık mandık tanımazlar, herkesi reformist ilan ederler, alabildiğine keskindirler ama ilginçtir ki Alman ve Fransız sosyal demokrasisiyle pek samimidirler, onların eteklerinden düşmezler. Yakın dönemdeyse Almanya'da Linke'nin, Yunanistan'da Syriza'nın, İspanya'da Podemos'un en hararetli destekçileri arasında bu tür gruplar vardır.

Türkiye'de de hep böyleydi, şimdi ise bu süreçte eşik atlandı. HDP, radikalizmle liberalizmin iç içeliğine mükemmel bir örnektir.

Devrim fikri radikalin kendi yarattığı küçük ve gerçek olmayan dünyada bir "biçim" olarak elde tutulur; büyük siyasette ise alabildiğine pragmatik bir yol izlenir.

Güzel iş bölümü...