'Maduro’ya diktatör demek, emperyalist darbeye destek olmaktır'

28/01/2019 Pazartesi
'Maduro’ya diktatör demek, emperyalist darbeye destek olmaktır'

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan pazartesi röportajlarında bu hafta Venezuela'ya yönelik yeni saldırılarıyla, Türkiye’de konuya ilişkin tartışmaların Maduro’nun diktatör olup olmadığı üzerinden sürdürülmesine, AKP'nin Maduro'ya desteğine ilişkin sorularımızı yanıtladı.

Okuyan, "Bugün dünyada diktatörlüğün hüküm sürmediği tek bir ülke yoktur. İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da adlı adınca sermayenin diktatörlüğü vardır. Bazı ülkelerde otoriter kişilerin öne çıkması bu sınıf temelini değiştirmiyor. Türkiye’de de sermayenin diktatörlüğü söz konusudur. Maduro’ya 'diktatör' diyenlerin ise zaten sınıflarla filan bir derdi yok. Tuhaf bir diktatörlük anlayışları var. Maduro yönetiminin eleştirilecek birçok yönü var. Bunları yeri geldiğinde yapıyoruz. Ancak Maduro’ya bugün diktatör demek, emperyalist darbeye destek olmaktır" diyor.

ABD Başkanı Trump’ın Venezuela Muhalefet Liderini başkan olarak tanımasından sonra, Venezuela’da ABD’nin bir süredir yaptığı iç savaş kışkırtmaları bir krize yol açtı. Venezuela’da neler oluyor? 

Venezuela’da ne olduğu çok açık. Daha ne kadar açık olsun! ABD ve onun müttefikleri, hoşlanmadıkları bir hükümeti devirmeye çalışıyor. Bunu gizlemeye çalışmıyorlar bile. Kendi kendini devlet başkanı diye ilan eden yüzsüz adam da ABD ile darbe planladığını gizlemiyor. Bugün orduda bazı subayları Maduro’yu zorla devirmesi için ayartmaya çalıştığını da açıkladı. Yarın ben CIA ajanıyım derse hiç şaşırmam. Juan Guaido tam anlamıyla bir projedir. 23 Ocak için bir plan yapmışlardı, çok büyük bir kitle gösterisi bekliyorlardı. Batı basını çok şişirdi ama orada en abartılı ölçümle 80-90 bin kişi vardı. Evet örnekleri var, 80-90 bin kişiyle, hatta çok azıyla da hükümet devrildiği görülmüştür ama ülkede bir karşı ağırlık yoksa… Venezuela’da sokağa hâlâ Maduro yanlıları egemen. Ayrıca bu sayılar çoktan anlamını yitirdi Venezuela’da, büyük kalabalıklar sürekli sokakta zaten. Lakin bir kez karar verilmiş, Guaido hazırlanan senaryoyu uyguladı, kalabalığın önünde geçici başkan olarak yemin etti, Trump onu tanıdığını ilan etti, peşinden Latin Amerika’nın kişiliksiz hükümetleri… Küba olmasa, Bolivya olmasa, Nikaragua olmasa Latin Amerika gerçekten ABD’nin arka bahçesi olmuş diyebilirsiniz.

Venezuela bu duruma nasıl geldi?

Bu soru çok kapsamlı bir yanıtı hak ediyor. Ancak çok özet geçecek olursak, iç içe geçmiş üç dinamikten söz etmemiz gerekiyor. Bunlardan ilki, Venezuela’da Chavez’le başlayan devrimci sürecin iç çelişkileriyle ilgili. ABD emperyalizmine karşı, halkçı ve bazı açılardan sosyalizan özellikler taşıyan bu süreç bir noktada doğal bir yol ayrımına geldi. Ya ileri gideceksiniz, ya geri gideceksiniz. Zaten dengesiz olan Venezuela ekonomisinde emperyalist ülkelerin canını acıtan politikalar uygulamanın risklerini azaltmanın da tek yolu ileriye gitmek. Ancak Venezuela’nın şu andaki önderliği ülkede kapitalizmin temellerini yok edecek bir doğrultuya girmek için gerekli sınıfsal, ideolojik, siyasal özelliklere sahip değil. Dolayısıyla arafta duruyorlar. Bu ülkeyi kırılganlaştırıyor. Zamanında Şili’de de aynı şey oldu, Allende’yi devirdiler. Devrimler havada asılı kalamazlar, bir yere bağlanırlar. Venezuela ya ileri gidecek ya geri. Birinci mesele bu. İkinci mesele ABD emperyalizminin kendi hegemonyasını sürdürmek için bir oraya bir buraya müdahale ihtiyacı duyması… Çünkü dünya kendi haline bırakıldığında ABD emperyalizminin aleyhine işleyen bir düzen var. ABD’nin başında bir çılgının olması kimseyi yanıltmamalı. Biraz da çılgına ihtiyacı var ABD’nin. Karşıtları bile tepe tepe kullanıyor Trump’ın tuhaflıklarını. Venezuela’daki gerilimin üçüncü kaynağı emperyalist dünyadaki rekabet. Latin Amerika bir bütün olarak Afrika’yla birlikte ciddi bir rekabete sahne oluyor. Çin’in ekonomik varlığı inanılmaz ölçülerde arttı; buna Rusya’nın askeri ve siyasi varlığını eklemek gerekiyor. Venezuela da rekabet alanlarından biri. ABD’nin bu rekabette en büyük kozlarından birisi darbeler, askeri müdahaleler. Görüldüğü gibi üç dinamik iç içe…

Sürecin nereye evrileceğini düşünüyorsunuz? 

Emperyalist dünya içindeki rekabet bütün gerilim noktalarına her gün enerji yüklüyor. Bir noktadan sonra bu gerilimleri yönetmek olanaksızlaşabilir. Bir hesap hatası, öngörülmedik bir gelişme… Dolayısıyla Venezuela başlığı daha kapsamlı bir çatışmayı tetikleyebilir. Burada çok önemli bir gelişme yaşanıyor, Kırım ve Suriye başlıklarında bir türlü senkronizasyon sağlayamayan ABD-Avrupa Birliği ekseni çok hızlı hareket etti. Bir sürü belirsizlik var ama en azından şu haliyle Avrupa Birliği “biz daha az haydut değiliz” demiş oldu. Öte yandan hep birlikte bu hamlenin altında kalabilirler. Venezuela’da bu hamle tam tersine yol açabilir ve az önce sözünü ettiğim çelişkileri aşmak için ileri doğru hamle yapılabilir. Sonuçta politize olmuş bir toplum var. Böyle toplumları açlıkla terbiye etmeye kalkmak her zaman istenen sonucu vermez. Sonuçta kararı Venezuela’nın emekçi halkı verecek.

Türkiye’de tartışma Maduro’nun diktatör olup olmadığı üzerinden yürüyor, kendisini solda tanımlayan bazı kesimler ABD emperyalizmine karşı olduklarını ancak Maduro’nun bir diktatör olduğunu savunuyor. Diktatörlük vurgusu yapılarak “Venezuela halkının yanındayız” demek muhalefete destek vermek anlamına gelmiyor mu?

“Diktatörlük” bir iktidarı, ülkeyi, kişiyi tarif ederken ihtiyatla yaklaşılması gereken bir kavram. Her şeyden önce fazlasıyla kişiselleştiriyor. İktidarların sınıf karakterini gizliyor. Bugün dünyada diktatörlüğün hüküm sürmediği tek bir ülke yoktur. İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da adlı adınca sermayenin diktatörlüğü vardır. Bazı ülkelerde otoriter kişilerin öne çıkması bu sınıf temelini değiştirmiyor. Türkiye’de de sermayenin diktatörlüğü söz konusudur. Maduro’ya “diktatör” diyenlerin ise zaten sınıflarla filan bir derdi yok. Tuhaf bir diktatörlük anlayışları var. Maduro yönetiminin eleştirilecek birçok yönü var. Bunları yeri geldiğinde yapıyoruz. Ancak Maduro’ya bugün diktatör demek, emperyalist darbeye destek olmaktır.

Venezuela halkının yoksulluğu Maduro’nun politikalarıyla açıklanıyor. Halbuki ABD yıllardır muhalefeti fonlarken bir taraftan da ekonomik sabotajlarla kıtlığı olağan hale getirdi. Yıllardır bu konuda birçok haber ve analiz çıkmasına rağmen ve artık bilgiye bu kadar kolay ulaşılabiliyorken bu yorumların yapılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Chavez öncesi Venezuela nasıldı haberleri var mı? Toplumsal adaletsizlik zirve yapmıştı. 2000’lerde yoksullar yararına çok önemli adımlar atıldı, bunları hafife almak kimsenin haddine değil. Burada sorun şu; uluslararası tekelleri yaralı bırakmak en tehlikelisi. Venezuela kararsız politikalara teslim oldu. Kapitalizmin belini tamamen kırarsanız, daha büyük bir ekonomik abluka uygulanır evet ama buna direnciniz artar. Ayrıca emperyalist dünyadaki çelişkilerden yararlanıp ekonomik ilişkilerinizi geliştirebilirsiniz. Küba bunu beceriyor, zorlanıyor ama beceriyor. Şimdi Venezuela ekonomisi çok kırılgan ve ABD emperyalizminin müdahalelerine açık. Ve ABD “bana boyun eğmezsen aç kalırsın” diyor. Bu algıya yardımcı olmak iğrençliktir. İnsanların başka bir dünya kurma özlemi ile alay etmektir. ABD ve AB’ye teslim ol, refah gelsin! ABD ve AB’ye, emperyalizme teslim olan dünyanın hali ortada. İnsanlık bu küstahlığa boyun eğmeyecektir. Dün yıldönümüydü, İkinci Dünya Savaşı’nda Alman faşistleri ele geçiremedikleri Leningrad’ı kuşatıp açlıkla teslim almaya çalıştılar. Yüz binlerce kişi açlıktan öldü ama insanlık ölmedi, direndi.

AKP’nin Maduro’yu desteklemesi için ne diyorsunuz? Bunun arkasında ne yatıyor?

İki temel mesele var. Bir tanesi Türkiye sermayesi kriz ortamında kendisine yeni ekonomik kaynaklar ararken Venezuela’yı buldu. Dünyada kaç havayolu şirketi Karakas’a uçuyor diye bir bakarsanız anlarsınız meselenin önemini. Venezuela açısından da Türkiye ile ekonomik ilişki büyük olanak. Değerli maden, inşaat, enerji… Ancak sadece bu değil. Erdoğan ABD’nin istediği anda hükümet değiştirebilme yeteneğini korumasını istemiyor. Bunun ne anlama gelebileceğini 2016’daki darbe girişiminde gördü. Kendisi de ABD marifetiyle ya da desteğiyle iktidara gelen bir siyasetçi için ilginç bir durum. Ancak bir konunun altını çizmek gerekiyor. AKP destekliyor diye Venezuela’daki iktidarı sorgulamak, ona karşı çıkmak kadar saçma bir şey olamaz. Nedenlerinden bağımsız olarak Erdoğan’ın Maduro’yu desteklemesi, NATO ittifakının blok davranmasını engellemiştir, iyi bir şeydir. Arkasından Çipras da benzer bir yaklaşım sergilemiştir. İki NATO üyesinden çatlak ses. Daha çok çatlasınlar…  

2016’daki darbe girişimi ile Venezuela’daki gelişmeler arasında bir benzerlik mi var?

Bazı açılardan evet. 2016’daki darbe girişiminin arkasında ABD yönetiminin bir kanadı vardı ve bu darbe girişimi Fethullah Gülen’e ihale edilmişti. TKP bunu o anda da söylemişti. Önceden haberi vardı, şuydu buydu, bunlar ayrıntı bir noktadan sonra. Amerikancı bir girişimdir 15 Temmuz. “ABD Erdoğan’a neden darbe yapsın ki” sorusu şaka gibi. Demirel Türkiye’de sermayenin ve ABD’nin en güvenilir siyasetçilerinden biriydi, iki kez Amerikancılığı hiç tartışılamayacak askeri darbelerle devrildi. 15 Temmuz günü Erdoğan’ın kendi kendine darbe yaptığını iddia edenler, bugün de ABD ile yaşanan sorunların tamamıyla “şike” olduğunu düşünüyordur herhalde. Bunların emperyalizm içi çelişkilerden, şu anda yaşanmakta olan krizin boyutlarından haberi olmasa gerek. Dahası AKP’nin hükümet ettiği ülkede sermaye sınıfının sadece zayıflıklarına bakıyorlar; iştahlı, ihtiraslı, sürekli yeni olanaklar peşinde koşan, bayağı semirmiş, rekabet gücü ve manevra yeteneği kazanmış bir kapitalist sınıfımız var. Çok net olunmalı. Türkiye’ye dönük her tür emperyalist müdahale ve projenin karşısındayız. Özgürlük, demokrasi, barış, çözüm kılığında ABD’nin, AB’nin müdahalelerinin tamamı halkımıza saldırı anlamına gelir. Bu saldırılara karşı koymazsak, yarın aynı hükümet ya da bir başkası ABD ile “stratejik ortaklığa” vurgu yaptığında ne hakla itiraz edeceğiz? Bu aynı zamanda bugünkü siyasi iktidara, Türkiye’de sınıf diktatörlüğünün icracısı olan hükümete de büyük bir fırsat sunmakta ve “dış düşman” edebiyatı ile kendi gerici ve piyasacı yönünü gizleyebilmektedir. Türkiye solu, anti-emperyalist geleneklerine sonuna kadar sahip çıkmalıdır. Kurtuluş içeridedir, Türkiye’nin emekçi halkının ayağa kalkmasındadır. Bugün 98 yıl öncesinde katledilen 15 yoldaşımızı anarken TKP olarak sözümüz budur: Kahrolsun emperyalizm, kahrolsun sömürü düzeni!