Komünistler açısından üçüncü Erdoğan dönemi

26/12/2015 Cumartesi
Komünistler açısından üçüncü Erdoğan dönemi

AKP 2002 Kasım seçimlerinde iktidara geldi. Sermaye egemenliği nasıl bir şeydir, emperyalizm nedir, gericilik nereden kaynaklanır, bütün bunları unutup aklını “ordu” ile bozmuş olan “sol”un küçümsediği AKP karşıtlığını taşımak, teslim etmek o dönem komünistlerin omuzundaydı. AKP’ye karşı muhalefeti onun hesaplaşmaya çalıştığı devletin eski sahiplerine, aşınmış ve aşılmış ideolojilere, milliyetçiliğe ve burjuva laisizmine bırakmamak için TKP elinden geleni yaptı. Yaparken, sosyalizm mücadelesi ile aydınlanma ve yurtseverlik arasında sarsılmaz bir köprü kurdu.

Doğru yaptı, eksik kaldı.

Sonra AKP’ye dönük tepkiler “devlet” gölgesinden kurtuldu, Erdoğan ve arkadaşlarının gerçek niyetini daha fazla kişi anlamaya başladı. Bu tepkileri herkes kendine yontmak için arayışa girdi. Ve herkes Erdoğan’dan bir şey beklemeye devam etti. CHP daha makul ve ılımlı bir Erdoğan, ulusalcılar daha milli bir Erdoğan, Kürtler daha çözümcü bir Erdoğan, liberaller daha az devletli bir Erdoğan için lobi faaliyeti yürütüp AKP karşıtlığını kişiliksizleştirmeye, onu boşa düşürmeye çabaladılar. Komünistler bu dönemde bir yandan tavizsiz bir AKP karşıtlığını sürdürdü, öte yandan AKP’nin temsil ettiği zihniyetin bütün parçalarını, bu parçaların hepsinde duran sınıf karakterini vurgulamaya devam etti.

Haklı oldular, yetemediler.

Şimdi AKP ile Erdoğan ile mücadelede üçüncü bir dönem açılıyor.

Her şeyi unutup tek bir kişiye odaklanmak anlamında değil. Bunu diyenlerin; “Erdoğan’a karşı birleşelim”cilerin, Erdoğan fabrika ayarlarına dönsün isteyenlerin, Erdoğan’sız AKP formülüne razı gelenlerin Türkiye toplumunun reflekslerini ne hale getirdikleri ortada. Ama Erdoğan’ı, AKP’yi bu düzene bağlamak, umutsuzlukla öfke arasında sıkışıp kalan toplumsal kesimleri gerçek kurtuluş yoluna ikna etmek için büyük bir fırsat var.

“Erdoğan bitti” sözünü geçmişte laf olsun diye sarf etmemiştik. “Türkiye AKP’nin biçtiği elbiseye sığmaz” iddiasının tamamlayıcı unsuruydu. Sözümüzün arkasındayız. Üç yıl sonra Erdoğan gittiğinde “gördünüz mü haklı çıktık” demek için değil. Siyasi mücadele, baskın eğilimi bulmayı, ona şu ya da bu yönde girdi yapmayı gerektirir.

Dünya, insanlık olağanüstü bir dönemden geçiyor. Bunun normalini hiç görmedik diyebilirsiniz; işte o anormalliğin olağanüstülüğünü yaşıyoruz. Erdoğan’ı bu kurtarıyor. Erdoğan’ı, kapitalizmin çaresizliği, bulunan çarelerin kısa ömürlü olması kurtarıyor.

Erdoğan’la kavgalı olanlara bir bakın! Cemaat; Erdoğan’ı kurtaranlardan. ABD ve AB arada kavga ediyor Erdoğan’la, bu kavga tamamıyla sahte de değil, hatta bayağı gerçek. Ama yarattıkları Erdoğan’ı korumak zorunda kalıyorlar. Putin de kurtardı Erdoğan’ı, Türkiye’nin ulusalcıları da, Kürtleri de… Erdoğan parlak biri değil, çok ama çok ilkel bir siyaset kuralıyla ayakta duruyor: Düşmanın zayıf noktasını bilmek.

Düşmanın zayıf noktası Erdoğan’la düşman olamamak!

Erdoğan kendisiyle “sermaye” bağlantısı üzerinden kardeş olan herkesi şimdiye kadar kendisine mahkûm etmenin yolunu buldu. Belki çok değil, üç gün sonra bütün bunların hesabını soracaklar kendisinden. Bir şey değişmez. Olan halka oluyor.

Gösterilmesi gereken ve bu dönem daha kolay gösterilecek olan budur. Erdoğan’a kızıyorsanız, sermaye diktatörlüğüne, sermaye diktatörlüğünün şemsiyesi altındaki bütün aktörlere kızacaksınız.

Hedefi daraltmak mı gerekiyor?

15 yıl oldu bu nedenle ıskalıyorsunuz!

Peki, doğrusu nedir?

Kapitalizmden kalkarak Erdoğan’a ulaşmak mı, Erdoğan’dan kapitalizme ulaşmak mı?

Komünistler ilkini yapmak zorundalar stratejilerini belirlerken. Hatadan bu korur, doğruda bu tutar. Ancak siyasette ikincisi geçerlidir. Her durumda, bu toplumu harekete geçirecek olan öncelikle Erdoğan ve AKP’ye karşı tepkidir. Bu Erdoğan ve AKP için özellikle geçerlidir ama her siyasi iktidar için bir kuraldır.

İnsanlar her şeyin kaynağını görüp bildikten sonra harekete geçmezler. Sorumluluk noktasına, görülen otoriteye isyan ya da biat ederler.

Üstelik de daha önce söylediğimiz gibi Erdoğan bir paratoner, ekiyor ve biçiyor, her şeyi üzerine çekiyor! Nefret objesi. Toplumu ayağa kaldırmayı becermişti. Ama bu özelliği aynı zamanda bir tuzak da hazırlamış oluyor. Kendisini yaratan zeminin sorgulanmasını engelliyor, bunu becerdiği sürece de kendisine yeni müttefikler buluyor.

Tuzaktan kurtulmanın yolu Erdoğan’ı, AKP’yi önemsizleştirmek değil. Dün, Erdoğan karşıtlığından sahte umutlar çıkarabilmek için türlü girişimlerle toplumun aklı karıştırılırken, Erdoğan odaklı siyasetin yetersizliğini vurgulamak gerekliydi. “Mesele tek başına Tayyip değil” doğru, son derece yerinde bir uyarıydı.

Bugün sahte umutlar yerini umutsuzluğa bırakıyor.

Buna izin verilemez.

Bağlantı noktaları iyi kurularak, Erdoğan’ı ayakta tutan sınıf güçlerine işaret edilerek, AKP karşıtlığını bir kez daha kuvvetlendirmek gerekecek.

Düzeni sorgulamadan Erdoğan’dan kurtuluş yok; bu kanıtlandı.

Erdoğan’ı düzene bağlamanın önündeki engeller kalkmadıysa bile zayıfladı.

Üçüncü dönem açıldı.

 

Hoş geldin yeni yıl, kahrolsun planlama!

Marx ve Engels’te öykünecek, imrenilecek çok şey var mutlaka. Eşitlikçi bir toplum arayışına yaptıkları benzersiz katkıyı geçiyorum. İnsanlık çok şey borçlu bu iki düşünür ve eylem adamına, hatırlatmaya bile gerek yok.

Açıkçası kıskanıyorum, örneğin Engels’in dil öğrenme yeteneğini… Sinir bozucu; iş başvurularında “şu kadar dilde okuyup yazabiliyorum, ancak falanca dili de bilmem gerekiyorsa, o açığı şu kadar ayda kapatabilirim” diyebilen birini kıskanacağız elbet!

Ama en çok iki arkadaş, yoldaş arasındaki yazışmalar beni çekiyor. “Sen bu satırları okuduğunda büyük olasılık Londra’ya varmış olacağım”, “yazdıklarımı sınır dışı edilmemden sonra alma olasılığın yüksek” türünden ifadelerin serpiştirildiği mektuplar bize artık çok uzak. İki saat yanıt alamadığımızda attığımız elektronik postaya, siteme hazır hale geliveriyoruz.

Haberleşme hızlandı, ulaşım hızlandı.

Zaman çoğalmadı, azaldı!

Bilgiye ulaşmak kolaylaşınca iş çözülmüyor; bilgiden çok daha önemlisi bilgi edinme sürecinin kendisi, aslında kültür dediğimiz şey tam da bu. Çay içmenin, rakı sofrasının, kitap okumanın bir kültürü var; arama motoruyla ulaştığınız bir veri ise kendi başına bir değer taşımıyor.

“Haftanın yarısını plan yapmakla, diğer yarısını ise o planı revize etmekle geçiriyorum” ağızlardan düşmeyen bir espri değil, itiraf olsa gerek.

Alabildiğine plansız, kaotik bir sistem olsa da, insan hayatını kapitalizm planlıyor.

Kapitalizmin sarsılmasını, yıkılmasını istememin bir sürü nedeni var. Ama en çok, insanı yok etmek konusunda kat ettiği mesafeden ürktüğüm için elimizi çabuk tutmamız gerektiğini düşünüyorum. İnsanı yok etmekten kastım, orada kavanozda duran bir “ideal” değil. Yeni insan yaratılacak, bu komünizmin eseri olacak. Ancak kapitalizm, yeni insan için gerekli tarihsel birikimi tamamen yok etmeden harekete geçilmeli.

Tuhaf bir yeni yıl yazısı oldu değil mi?

Konuya gelelim. Hiçbir gerçek karşılığı olmasa da, yeni yıl yeni bir başlangıçtır ve çoğumuz (yılın diğer yarısında revize etmek üzere!) 365 güne ilişkin genel bir plan yapmaya kalkışmaktadır.

Zamanında sakallılardan uzun olanı hangi dilleri öğreneceğini planlıyormuş örneğin. Plan filan yapacak durumda olmayan, günde 16-17 saat çalışıp 25’inde öleyazan işçi sınıfının kurtuluşuna ve insanlığın düşünsel dağarcığına daha fazla şey katabilmek için…

İnsan ömrü bayağı uzadı bir buçuk asırda. Daha fazla sömürülsün, daha fazla tüketsin diye… En azından sonuç bu. Çalışma saatleri ise önce kısaldı, kısaltıldı kavgayla ve şimdi tekrar uzuyor.

Küçük bir azınlık dışında, dünyanın neresine giderseniz gidin, insanların temel planlama konusu, borç idaresi! Borçları kapatma bile değil, borçları çevirme hayali ile umutlanan, bunun üzerine daha da borçlanıp bir üst model cep telefonu alma düşüncesi ile heyecanlanan yamulmuş ve yazık bir insanlık…

Biliyorum hepimizin canı acıyor.

2016’da canınız acımasın. Planlama yapmayın örneğin… Naçizane önerim budur.

Borçlar orada duruyor zaten.

İyi, güzel şeylerin planını yapmayın. Örneğin okuyacağınız kitapların listesini tutmayın; bilin ki, o listeler ertelemeciliğin, hadi daha ağır konuşayım tembelliğin rasyonalize edilmesidir. Okumayı planlamayın, derhal-hemen-delicesine okuyun derim. Okumanın, dinlemenin, izlemenin, sevmenin planlaması olmaz!

Mücadele etmenin de…

2016, insanların kapitalizmin kurallarıyla yaşamamak için kapitalizmin kurallarıyla mücadele etmemeyi öğrendiği bir yıl olsun, bunu dilerim. Biliyorum, çok ama çok uzun bir konu bu, bulaşmaya da hiç niyetim yok şu anda. Söylemek istediğim, takvimlerle, ajandayla, zamana yayarak devrimci mücadelenin olmayacağı…

Devrim planlanabilir bir şey olsaydı, Kübalılar 1 Ocak’ta Batista’nın kuyruğuna teneke bağlamayı tercih ederler miydi bilmiyorum! Aslında pek güzel olmuş, çakışmış... diktatör yeni yıl kutlamaları sırasında “kutlama hakkım doldu” deyip tüymüş!

Darısı başımıza. Plan yapmamakla başlayabiliriz yeni yıla. Koyvermek, teslim olmak için değil; tersine, ayağa kalkmak, boyun eğmemek için.

Şimdi. Hemen…

(Bu yazı geçtiğimiz yıl Birgün’de yayınlandı. 2015’leri 2016 yaptım sadece; aynen geçerlidir.)

Bu yazı Boyun Eğme'nin 13. sayısından alınmıştır