Faşizme karşı zaferin şarkılı tarihi

09/05/2015 Cumartesi
Faşizme karşı zaferin şarkılı tarihi

Her şey 22 Haziran 1941 sabahında başladı. Bütün ağırlığıyla... 

Hitler Almanyası'nın eninde sonunda Sovyetler Birliği'ne saldıracağı biliniyordu ama farklı kaynaklardan Moskova'ya ulaşan istihbarat raporlarına rağmen Sovyet yönetimi o gün ve o çapta bir saldırıyı öngörmüyordu.

Üç milyon askerle yüklendi faşist ordu Sovyet topraklarına. Aynı anda Sovyetler Birliği "büyük yurtsever savaş"ın başladığını ilan etti. Topyekun savaştı bu; kutsal bir savaş!

Stalin'in haftalarca bunalıma girdiği iddia ediliyor; oysa Sovyet liderliği ilk Alman saldırılarında büyük ölçüde dağılan Kızıl Ordu'yu, Sovyet halkları ile birlikte uzun ve zorlu bir savaş hazırlamaktaydı.

Bütün ayrıntılar hesaplanıyordu. Nazilerin saldırdığı günün hemen ertesinde Stalin'in Kızıl Ordu Korosu'nun kurucusu ve yönetmeni, aynı zamanda besteci olan Aleksandr Aleksandrov'u arayarak Sovyet halkının uyanışını simgeleyen bir şarkıya ihtiyaç olduğunu söylediği biliniyor.

24 Haziran 1941'de Lebedev Kumaç tarafından yazılan sözler hazırdı, bir gün sonra ise beste!

26 Haziran'da ise cepheye gitmek için trenlere binmekte olan on binlerce asker, daha sonra savaşın kaderini belirleyecek çatışmaların yaşanacağı Moskova'daki Byelarus Tren Garı'nda, Kızıl Ordu Korosu'nun eşliğinde bu şarkıyı, Kutsal Savaş'ı defalarca söylüyordu. Sovyet insanının Kutsal Savaş'ı, Halkın Savaşı başlamıştı.

O birkaç gün içinde sayısız şarkı bestelenmişti faşizme karşı. Ancak Kutsal Savaş, bütün hepsinin amiral gemisi haline geliyor; görkemli ezgisiyle Sovyet insanını uzun soluklu bir mücadeleye mümkün olan en vakur bir biçimde hazırlıyordu. Siparişle yazılmıştı evet ama alabildiğine gerçekti.

Bu eser hiç unutulmadı, Putin Rusyası'nın "milliyetçi" retoriğinden nasibini aldı belki ama ona bugün hâlâ hayat veren, 70 yıl öncesinin ruhuydu. 

Kutsal Savaş başlamıştı. Hitlerciler sabırsızca iki büyük kente, Leningrad ve Moskova'ya yöneldi. Sovyet döneminde Lenin'in adını taşıyan eski adıyla Petrograd, şimdilerinin St. Petersburg'u, faşist orduları felakete 10 kilometre kala durdurdu. Kent düşmedi ama asıl felaket başlamıştı. 8 Eylül 1941'den 1944 Ocak ayına kadar, 872 gün süren bir kuşatma yaşadı 1 milyon 400 bin Sovyet yurttaşı. Hitler kenti tamamen yok etmek niyetindeydi. "Kimseyi teslim almayacaksınız"dı ilk direktif. Leningrad'ı ele geçiremeyeceğini anladığındaysa "açlıktan geberecekler, sonra dümdüz edeceğiz" diyordu Hitler. Bir iddiaya göre kentin adını Adolfsburg olarak değiştirmek niyetindeydi.

Oysa bilmiyordu kentin kendisini savunmaya nasıl kararlı olduğunu... Sovyetler Birliği Komünist Partisi, Jdanov'u yollamıştı Leningrad'a. İki ünlü komutan Kliment Varoşilov ve Georgiy Jukov da oradaydı. 

Sonra sanatçılar...

Şostakoviç 7. Senfonisi'ni burada yazmış, beste mikrofilmlerle kuşatma altındaki kentten dışarı çıkarılmış ve kısa süre sonra Londra'da icra edilmişti. Müzik tarihinin en bilinen ve beğenilen senfonilerinden birini ünlü besteci tepesine bombalar yağarken yaratmıştı.

Pek bilinmeyen şarkılar da yazıldı Leningrad savunması sırasında... Şostakoviç'in senfonisi bütün görkemine rağmen, sanat müziği formatındaydı, soyutlama düzeyi çok gelişkindi. Beste insanı derinden etkiliyor, sarsıyor lakin bana göre açlıktan insan eti yemeye başlayan az sayıdaki başıbozuğa rağmen onurunu, mücadele kültürünü ayaklar altına almayıp direnen insanın duygularını bütün çıplaklığıyla vermiyordu.

Yine Lebedev Kumaç'ın sözlerini bu kez Çistyakov besteliyor ve bir deri bir kemik halde kenti savunan Kızıl Ordu askerlerinin oluşturduğu koro söylüyordu: Leningrad İçin!

Sonra bir başka besteci Jak'ın şarkısı geliyordu. Beskozirka, bahriyeli kepi, Leningrad'daki denizcilere  donanmanın devrimci geleneklerini hatırlatan bir şarkıydı. Avrora zırhlısından eski düzene açılan top ateşini, Ekim Devrimi'nin savunulmasını... Şimdi de faşist ordu karşısında Baltık Filosu'nun tarihsel bir görevi vardı... Pavel Çekin, kuşatma altındaki kentten sesleniyordu, insan boyun eğmezdi...

Moskova da boyun eğmedi. Oysa ne kadar umutlanmıştı Hitlerciler, Kremlin Sarayı'nın kulelerini görecek kadar yakına sokulduklarında. "Bu işi bitirdik" diye yazıyordu generaller Berlin'e... Ne onlar ne de bitkin düşen Kızıl Ordu askerleri, Ekim Devrimi'nden sonraki iç savaşta süvari alaylarının komutanı Semyon Budyonniy'nin hazırladığı yüz binlerce kişilik yedek birliklerin doğudan Moskova'ya getirildiğini biliyordu. 

Almanlar 1941 yılı bitmeden başkentten uzaklaştırıldı. Aynı yıl Dunayevskiy tarafından bestelenen Benim Moskovam artık daha büyük bir coşkuyla söyleniyordu. Binlerce kez yorumlandı bu şarkı, hatta 1995'te Moskova kentinin resmi şarkısı olarak ilan etti Sovyet kültürünü yağmalayan Yeltsin iktidarı. Çok söylendi, hatta bir dönem başkentteki bütün konserlerin final parçasıydı neredeyse bir kural gibi, ama hiçbir seslendirme şarkıyı ilk söyleyen Zoya Rojdestvenskaya'ninki kadar etkileyici olmadı.

Moskova düşmeyecekti. Ancak Alman orduları ülkenin derinliklerine kadar inmişti ve zor, çok zor günler bekliyordu Sovyet insanını. Bir büyük edebiyatçı, Konstantin Simonov ise "Bekle Beni" diye yazmıştı cepheye giden milyonlarca Kızıl Ordu askeri adına... Sevgililer beklendi, kardeşler, evlatlar... Dönmedi çoğu ve Jdi Menya ünlü Sovyet şarkısı Katyuşa'nın bestecisi Matvey Blanter'in belki de en iç burkan parçası olarak 1942'den bugüne dillerden hiç düşmedi. 

Savaşın henüz başıydı. Herkes zafere inanıyor ama ardı ardına gelen iç karartıcı haberlerden kaygılanıyordu. Sovyet yönetimi savaş boyunca halktan hiçbir şeyi gizlemedi, her başarısızlık her geri çekilme radyo ve gazetelerden duyuruldu. Ancak bozgunculuğa hiç izin verilmedi. Halk başlarına gelen felaketin büyüklüğünü zaten anlamış ama kabullenmeyeceğini de göstermişti.

Alman faşizminin zalim, yok edici varlığı karşısında Sovyetlerde insan ayakta kalmak için muazzam bir yaratıcı enerji açığa çıkarıyordu. Bu enerjinin duygu yüklü olmaması mümkün müydü?

Dünyanın tanık olduğu en büyük barbarlık karşısında sosyalist ülke insana ait geniş duygu skalasından gelişkin olanların beslenmesi için ülkenin entelektüel birikimini harekete geçirmek zorundaydı. Korku doğaldı ama alt edilmeli, sınırlanmalıydı. Ama cesaret de hezeyandan arındırılmalıydı. Anayurt savaşında en son ihtiyaç duyulan şey aptallıktı. Köyler yakılıyor, kentler ortadan kalkıyor, insanlar yüz binler halinde katlediliyordu. Acı duymamak, üzülmemek mümkün değildi. Ancak sınır hattı "hüzün"de çekildi. Ağıt, yakarma, tevekküle davet, çaresizlik hiç yoktu. En acı veren anlarda dahi, çıkış yolunu aradı Sovyet insanı. Savaş dönemi şarkılarında da böyleydi. Hüzün vardı ama çaresizlik asla...

Ve Sovyetler Birliği, büyük bir kavganın içinde alabildiğine insani bir romantizm geliştiriyordu. Mavi Eşarp, savaşın en zor yılında, 1942'de Petersburgiy tarafından bestelendi. Kızıl Ordu boyun eğmiyordu, insanın yaşama sevinci de...

Hüzün demiştik... Ayrılıklar da hüzünlüdür çoğu kez. Sevdiğinden, evinden, yurdundan... Savaş dönemi boyunca bu tema hiç eksilmedi Sovyet sanatından. Denizciliğin doğasında vardı ayrılık, bana göre tüm Sovyet tarihinin en güçlü ezgileri konusunu denizden, denizcilerden alanlardan çıkmıştı. Bunlar içinde en yaygın bilinenlerden biri, yine 1942'de Jarkovskiy tarafından bestelenen Hoşçakal Kayalık Dağlar'dı. Dönemin önde gelen tenorlarından Vladimir Bunçikov da en bilinen yorumlarından birini seslendiriyordu.  

Deniz ve donanma dendiğinde akla Sivastopol'un gelmemesi mümkün mü? Karadeniz'in bu en önemli limanı, İkinci Dünya Savaşı'nın en sert çatışmalarına konu oldu. Almanlar kenti sardığında askeri açıdan Kızıl Ordu'nun düşmanı püskürtmesi mümkün değildi. Herkes biliyordu ki, Sovyet askerleri kentin mümkün olduğunca geç ele geçirilmesi için savaşacak ve mümkün olduğunca çok faşist öldürmeyi hedefleyecekti. 

Almanlar sonuçta kenti işgal etti ama Sivastopol kentinin boynu hiç bükülmedi; direniş öngörülenin de ötesindeydi. Sivastopol Efsanesi'ni müziğe aktarmak ise Vano Muradeli'ye düşüyordu.

Müzik diline yansımayan ise ilginçtir savaşın asıl dönüm noktası olan Stalingrad Zaferi'ydi. Her santimi kıyasıya bir kavgaya sahne olan kent notalara sığmadı. Belki de müzisyenler başarının büyüklüğünün altında ezilmekten ürktü. Belki de fazla söze, sese gerek kalmamıştı. Her ne ise, Stalingrad zaferi için yazılan şarkılar diğerlerinin yanında sönük kaldı.

Ama Nazi ordularının beli bir kez kırılmıştı. Sovyet birliklerinin batıya doğru karşı saldırısı geliştikçe ezgiler de canlanıyordu.

Önce Sovyet toprakları düşmandan temizlendi sonra sıra geldi başka ülkelerin faşistlerden kurtarılmasına... Bulgar partizanları zaten işini bitirmek üzereydi düşmanın. Kızıl Ordu 1944 Eylülü'nde Sofya'ya girdiğinde halk onları çiçeklerle karşıladı. Besteci Blanter artık hüzün değil neşe saçıyordu. Balkan Yıldızlarının Altında, Kızıl Ordu askerlerinin Bulgaristan'daki türküsüydü. Ve bir yerinde "Bulgaristan güzel ülke ama en güzeli Sovyetler Birliği" deniyordu şarkıda. Milliyetçiliğin kırıntısı yoktu, eve, yurda hasretti anlatılan... 

Artık eve dönüş heyecanı sarmıştı askerleri, doğaldı ülkelerine özlem duymaları... O yıllarda genç bir besteci olan Vasiliy Solovyev Sedoy Uzun Zamandır Evden Uzaktayız'ı bu duygularla yazdı. Vladimir Bunçikov'un ve bir diğer ünlü tenor Vladimir Neçayev'in birlikte seslendirdiği bu ezgi huzur veriyordu çünkü savaşın bitmekte olduğunu müjdelemekteydi; hüzün veriyordu çünkü şimdi yıkımın gerçek boyutlarıyla karşı karşıyaydı cephede yıllarca dövüşen asker.

Bir yandan da zaferin tadını çıkarıyordu Sovyet insanı. Berlin düşmanın merkez üssü olarak kuşkusuz önemli bir simgeydi. Batıya doğru ilerleyen Sovyet tanklarının üzerinde "Berlin'e" yazıyordu. Yollara Berlin'in kaç kilometre ötede olduğunu gösteren tabelalar dikiliyordu. Moraller yerindeydi ama Hitlercilerin inine girmek için yüz binlerce askerin daha toprağa düşmesi gerekti. 

Ne zaman ki Reichtag'ın tepesine kızıl bayrak çekildi işte o zaman rahatladı herkes, şimdi onca acıya rağmen keyiflenme, eğlenme, gülme zamanıydı. Berlin ise birçok şarkının konusu haline gelmişti. Kentin alınmasında özel görev üstlenen Kazak birliklerini anlatan, Kazaklar Berlin'deyi Pokras kardeşler bestelemiş, Şmelev seslendirmişti.

Bir de dönüş yolu vardı. Dunayevskiy, Berlin'den Geliyorum'u yazmıştı sıcağı sıcağına, Kızıl Ordu Korosu uzun süredir vakur, ağır parçalara mahkum kalmıştı şimdi doyasıya söyleyebilirlerdi zafer şarkılarını... 

Şarkılara mizah da bulaşıyordu büyük bir hızla. Gerçi savaşın en zor anlarında dahi kendini hissettiriyordu ama şimdi özgürdü artık. Bunlar içinde bir tanesi, diğerlerinin arasından sıyrıldı ve bugün de sürmekte olan bir üne kavuştu: Mokroussov'un Cephe Şoförünün Şarkısı. 1945 yılı, savaşın zorlukları ve Sovyet askerinin zaman zaman yaşadığı şaşkınlık, acemilik ile dalga geçmek için koşullar olgunlaşmıştı. 

İşin gerçeği Sovyet halkının gergin sinirleri boşalıyordu. 25 milyonun üzerinde insan kaybeden, yıkılan kentleri, sanayi altyapısını yeniden inşa etme görevi ile karşı karşıya kalan bir ülke için doğaldı bu. Şarkılara da yansıyordu bu rahatlama.

Ama sanırım Sovyet insanının İkinci Dünya Savaşı'nda radyodan dinlediği en güzel "ezgi", başından sonuna savaş boyunca günlük bültenleri Moskova radyosundan okuyan Levitan'ın 8 Mayıs 1945'te "Almanya teslim oldu" sözleriydi. Yıllarca bu an beklenmişti.

Ertesi gün finali Stalin yaptı. Sesinin rengi, tonlaması 1941'de Alman saldırısından sonra yaptığı ilk konuşmadakinin neredeyse aynıydı. Büyük zaferi, dünyanın en doğal gelişmesiymişçesine anlatıyordu.

Bir açıdan haklıydı, faşistlerin saldırısı başladığında Hitler gibi bağırıp çağırmamış sakin sakin "düşman yenilecek" demişti; şimdi Sovyet halkı gerekeni yapmıştı sadece...

Faşizm yenilmişti.