Erdoğan komünist mi oldu?

21/12/2012 Cuma
Erdoğan komünist mi oldu?

Kemal Okuyan'ın “Erdoğan komünist mi oldu?” başlıklı köşe yazısı 21 Aralık 2012 Cuma tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

İki günde bir çarpıcı laf etmeden duramayan bir Başbakanımız var. Sonuna kadar gitmeye çalışmaktan başka şansı olmayan bir iktidarın şefi olarak sağa sola sarıyor, arada kurulu düzenin kutsal kabul ettiği alanlara da girip tozu dumana katıyor.

Boş, ayarsız, temelsiz konuşuyor ama sonuçta o bir muktedir ve söylediklerini ciddiye alıp önlem almak, direnç geliştirmek gerekiyor.
Son numaralarından biri kuvvetler ayrılığı ilkesini sorgulamak oldu. Yüzyıllar boyunca burjuva demokrasilerinin dokunulmazlarından birini masaya yatırmak, “bize ayak bağı oluyor” demek Tayyip Erdoğan’a nasipmiş demek ki!

Hemen söyleyelim, Tayyip Erdoğan “faşist” nitelemesini gerçekten benimsemişe benziyor.

Yargıyı yürütmeye tabi hale getirmek, yasamayı bütünüyle ortadan kaldırmak veya yürütmeyi denetleyemez hale getirmek, faşist diktatörlüklerin karakteristiklerindendir.

Erdoğan, “o kadar oy aldık, hâlâ istediğimizi yapamıyoruz” derken faşizme tercüman olmaktadır.

İşin gerçeği, “kuvvetler ayrılığı” sermaye sınıfının egemen olduğu ülkelerde gerçek bir aldatmacadır. Kapitalist ülkelerde her şeyin üzerindeki kuvvet paradır. Yargı da, yürütme de, yasama da paraya bakar.

Anlaşılıyor ki, padişah hazretlerinin buna bile tahammülü yok. Sonuçta onun dediği olacaksa, bütün bu şamataya, oylamalara, üst mahkemelere, denetime filan ne gerek var! “Hızımızı kesiyor” diyor boyuna.

Daha erken toslamak istiyor duvara zahir.

Kuvvetler ayrılmasın, tek kuvvet olsun! İstediği bu…

Acaba biliyor mu, marksistler de bu “kuvvetler ayrılığı” meselesine oldum olası gıcıktır. Sosyalizmde “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin geçersiz olacağını söyler dururlar.

“Ha faşizm, ha komünizm” değil miydi zaten!

Durun hele, o kadar da değil… Biri karşı-devrimi yani karanlığı, biri devrimi yani aydınlığı temsil ediyor. Erdoğan da devrimci zaten ama “karşı” kategorisine girenlerden…

Başbakan “kuvvetler ayrılığı” ilkesinden kurtulmak istiyor, çünkü “yürütme”yi yani merkezinde kendisini durduğu gerici iç çekirdeği dokunulmaz hale getirmek istiyor. Kuvvetlerin birleşmesinden anladığı, tüm kurumların kendisine tabiyeti.

Marksistlerin kuvvetlerin birliğinden anladığı ise, yürütmenin yasamaya tabi olması, hatta onun içinde durması.

Şöyle…

Hükümet, Meclis tarafından yani yasama tarafından belirlenecek ve denetlenecek, Meclis’e hesap verecek, gerektiğinde Meclis tarafından görevden alınacak. Bir başka deyişle, yasama yürütmeyi kapsayacak.

Meclis de, profesyonellerden değil, halktan kopmayan, işlerine devam eden işçilerden, köylülerden, aydınlardan, sanatçılardan, mühendislerden, avukatlardan, askerlerden, öğrencilerden oluşacak. Meclis’te işsizlerden temsilci olmayacak çünkü ülkede işsiz olmayacak!
Meclis’in altında tabana doğru genişleyerek inen bölgesel, yerel meclisler olacak, böylece Meclis toplumdan soyutlanmış bir yönetici kurum değil, örgütlü bir halkın temsil edildiği bir yönetici organ olarak hizmet görecek.

Kuvvetler halk iradesinde tekleşecek, padişah bozuntusunun şahsında değil.