Emperyalizm çağında solculuk

27/11/2014 Perşembe
Emperyalizm çağında solculuk

Özgürlük, barış, demokrasi, bağımsızlık…

İnsanlığın her zaman özlemi olmuş, geniş yığınları peşinden sürüklemiş kavga konusu kavramlar. Böyle olduğu için, aynı zamanda üzerine kavga verilen, kazanılmaya çalışılan, içlerini öyle ya da böyle doldurmak için derin hesaplaşmaların yaşandığı toplumsal değerler bunlar.

Geride bıraktığımız yüzyılın ilk çeyreğinde dünyamızın emperyalizm ve sosyalist devrimler çağına girdiği söylenmişti haklı olarak. Emperyalizm, kapitalizmin son aşaması ve onun karşısına dikilen sosyalizm gerçeği! Asıl saflaşma bu iki kutup arasında gerçekleşecekti.

Özgürlük, barış, demokrasi, bağımsızlık gibi kavramların emperyalizmle ne gibi işi olabilirdi ki? Tekellerin, finans kapitalin düzeni özgürlüklerin celladı değil miydi? Birbirleriyle rekabet ederken en güçlü emperyalist devletler dünyayı akıl dışı bir savaşa sürüklememişler miydi? İşlerine gelmeyen her tür “demokratik” kazanım ve kurumu bir gecede ilga eden yine aynı kapitalist sınıf olmamış mıydı? Ve birbirinin üzerine gaddarca çullanırken rakip emperyalist ittifaklar, halkları sömürgeleştirmek, köleleştirmek, bağımsızlık idealini ayaklar altına almak için her yolu denemiyorlar mıydı?

O halde gün gibi açıktı; özgürlük, barış, demokrasi, bağımsızlık ve benzer ülküler, sosyalizmin tekelindeydi.

Ama öyle olmadı. Hiçbir zaman.

Emperyalist barbarlığın en acımasız dönemlerinde bile, adı geçen kavramlar üzerinde hak iddia etti mülk sahibi sınıflar. Görüldü ki, bu kavramların her biri, farklı sınıfsal içeriklere sahip olabiliyor. 

Sebep? Sanıldığı gibi yalnızca sermaye sınıfının uyanıklığından, bu kavramların milyonlarda yarattığı pozitif algıdan yararlanma isteğinden değil.

Bu kavramların her birisiyle burjuvazinin geçmişten, burjuva devrimlerinden kalan organik ilişkisi vardı, bu ilişki işçi sınıfı ağırlığını hissettirdikçe zayıfladı ama büsbütün ortadan kalkmadı. Dahası, kapitalizm, eşitsiz gelişirken ve kendi içinde bir emperyalist hiyerarşi yaratırken, bütün bu kavramları söz konusu hiyerarşiye uygun birer regülasyon aracı olarak kullanabildi.

Sonuç şudur: Özgürlüğü, barışı, demokrasiyi, bağımsızlığı savunduğunuzda otomatik olarak sosyalizm cephesinde saf tutmuş olmuyorsunuz. Daha fenası, bu savunu sizi pekala sermaye cephesine yerleştirebiliyor!

Birinci Dünya Savaşı’nda böyleydi. Emperyalist merkezler, peşlerinden sürükledikleri yoksullara özgürlük vadederken, bir başka emperyalistin zorbalığına işaret edecek kadar yüzsüzleşmişti. Savaşın bitiminde insanlık tarihinin en adaletsiz anlaşmalarından biri, Versay, barışın zaferi olarak sunulmuştu. 1917 Ekim Devrimi’nin açtığı sosyalizm yolunun engellenmesi için Almanya başta olmak üzere, batılı ülkelerde 1920’lerde alınan karşı-devrimci tedbirler hep demokrasinin savunulması içindi. Emperyalist Almanya, Fransa, İngiltere savaşa bahane olarak, tutsak ulusların bağımsızlığından dem vurmaktaydı!

Şimdi bir farkı yok.

Özgürlük, barış, demokrasi, bağımsızlıktan hareket edince otomatik olarak devrim ve sosyalizm cephesine ulaşmıyorsunuz. En samimi özgürlükçüler devrimcilerdir; barışı en çok arzulayan komünistlerdir; en hakiki demokrat solculardır türünden kestirimelerin gerçek hayatta karşılığı bulunmuyor. Bugünün Birinci Dünya Savaşı ya da hemen öncesini andıran atmosferinde sınıf karşıtlığı bir kenara konduğunda nerelere sürükleneceğinizi tahmin bile edemezsiniz. Yaşıyor, görüyoruz.

Geçenlerde Caleb Maupin imzalı bir yazıya rastladım. Bütün bu kavramlara Amerikancı bir içerik yükleyerek Esad’ı diktatör ilan eden, İran’a “demokrasi” getirmeye çalışan, Ukrayna’da faşistlerle işbirliği yapan “sol”u yerden yere vuruyordu. Haklıydı. Hem de ne biçim!

Önerdiği ise, küçük hilelerle tekelci dünyanın alternatifi olarak gösterdiği bir ittifakın, Rusya-Çin ekseninin desteklenmesiydi. Çünkü diyordu, çağımızın gerçeği budur ve de toplumsal mücadeleler gerçek kuvvetler etrafında sürdürülür!

Birinci Dünya Savaşı sırasında da bu söylenmişti. Tam da bu! İnanılmaz bir külliyat var, isteyen okur. Şu ya da bu emperyalist kampla birlikte hareket etmenin son derece cazip gerekçeleri üzerine atılmadık nutuk, yazılmamış makale bırakmamışlar. 

İyi ki, aradan çıkan bir özgün hareket oyunu bozdu, emperyalist sistemin eksenini gerçekten dağıttı. Asıl kavganın emek ile sermaye arasında olduğu Ekim Devrimi’nin zorlamasıyla görüldü.

Bunları bugün söylemek, çağın gerçeklerine göz kapatmak, uluslararası alanda tırmanmakta olan gerilimde “eşit mesafe” hastalığına kapılmak, ABD emperyalizmine, NATO’ya karşı mücadeleyi ihmal etmek anlamına gelmiyor.

Uyanık ve devrimci olmak, ABD’ye kafa tutan Putin’in on milyonlarca Rus emekçinin sırtında tepinmesine yardım etmemek, Afrika’da ucuz işgücü ve hammadde kaynaklarına yerleşen Çin sermayesinin “dost” olmadığını bilmek ve sürüklendiğimiz kaosta bağımsız sınıf tavrı almanın zorunluluğunu kavramak, yeterlidir.