Emek meseleleri...

12/11/2013 Salı
Emek meseleleri...

Türkiye’nin gündeminde gericilik var. Türkiye’nin gündeminde ABD emperyalizmi var. Türkiye’nin gündeminde baskı ve zorbalık var.

Bütün bunlarla, Türkiye’de hüküm süren burjuva diktatörlüğü arasındaki bağ bizim açımızdan açık. Ayrıca bu gündemlere “sınıf perspektifi” ile yaklaşılması gerektiğini söylüyor ve bu doğrultuda elimizden geleni yapıyoruz.

İşçi sınıfı adına siyaset üretmek denildiğinde, “ekonomik” meseleler dışında (bir de Kürt meselesi elbette) kalan başlıkların önemsiz olduğunu, geçiştirilebileceğini, hatta tercihan baskılanması gerektiğini söyleyenlerden değiliz.

Bununla birlikte, emek-sermaye çelişkisinin kendini dolayımsız bir biçimde gösterdiği, iki karşıt sınıfın artı-değer sömürüsünün en kritik evresinde doğrudan karşı karşıya kaldığı bir başka düzlem daha mevcut. Kuşkusuz, siyaset ve ideolojik düzlemi ile ekonomik düzlem arasında Çin Seddi yok, hatta sanıldığından çok daha yakın birbirine bu düzlemler ancak kabul edelim ki, sözgelimi, kıdem tazminatından kurtulmaya dönük çabalarla öğrenci evlerine ilişkin düzenlemeler toplumsal algıya da siyaset alanına da aynı kanallardan girmiyor.

Peki ne yapacağız?

Nasılsa gericilik, özgürlükler alanına yapılan müdahaleler, bağımlılık gibi başlıkların arkasında kapı gibi sınıfsal çelişkiler yatıyor, bu nedenle işçi sınıfını ekonomik alanda sıkıştıran saldırılara ilgi çekmek için kafa patlatmayalım demek, intihar.

Benzer bir biçimde “iş-ekmek” alanının bugüne kadarki tarzla ele alınması da intihar olacaktır.

Sonuç alınamaz.

Daha önce de yazdım, Türkiye’de sendikalar başta olmak üzere, “emek gündemi”ne ilişkin yaklaşım baştan aşağıya çağdışı. O kadar çağdışı ki, bu yaklaşımlara dışarıdan bakan biri, “işçi sınıfı mı kaldı, bütün bunlar hikaye” saçmalığına prim bile verebilir.

Bugün yapılması gereken, Türkiye işçi sınıfını 30-40 yıl öncesine hapseden siyaset kültüründen mutlak kopuştur. Mutlak sözcüğünün özellikle altını çiziyorum. Ufak tefek ayarlamalarla filan telafi edilemeyecek kadar büyük bir zaman yitirildi.

Türkiye’de sosyalizm mücadelesi ayağa kalkacaksa, Türkiye işçi sınıfı ayağa kalkacaksa, sınıfın iç dengelerindeki, yapısındaki muazzam değişim, teorik tartışmalara sıkıştırılmadan veri alınmalı ve hızlı adım atılmalıdır.

Bugünkü kentli ve eğitilmiş işçiler arasındaki yaygın seküler ve yurtsever eğilim ile gelecek kaygısı, onlarla kapitalist sistem arasındaki mesafeyi koruyor. Ancak “sınıf bilinci” için daha fazlası gerekiyor. Daha fazlasını işçi sınıfına dair eski verilere dayanarak hayata geçirmeye kalkıldığında hayal kırıklığı kaçınılmaz hale gelecek, düzenle kentli işçi sınıfı arasındaki mesafenin kapandığı görülecek.

Sendikalarda ve sol ve de genel olarak toplumsal algıda yerleşik olan “işçi sınıfı” tahayyülünün de etkisiyle kendini işçi gibi hissetmeyen eğitilmiş emekçi toplam, bizim yaratıcı yaklaşımımızı bekliyor, bunu unutmayalım…

“İşçi olduklarını bile kabul etmiyorlar” yakınması artık bir kenara konmalı. Bizim insanları yerleştirmeye çalıştığımız “sınıf” gerçek değil ki!

İşçi sınıfını ayağa kaldırmak için gerçek bir “sınıf” profili siyaset sahnesinde kendini hissettirmeli. O zaman bazı şeylerin ne kadar hızlı değiştiğini hep birlikte göreceğiz.