Durdurun dünyayı inecek var!

11/01/2017 Çarşamba
Durdurun dünyayı inecek var!

Türkiye’den gitmek isteyenlerin sayısında artış olduğu biliniyor. Olanak bulanların tercih ettiği ülke ABD’ymiş. İyi ama oradan da Kanada’ya göç etmek isteyenler kuyruğa girmiş durumda. Almanya ve Fransa gibi güçlü kapitalist ülkelerde yaşayanlar da alabildiğine mutsuz, huzursuz, sokakta kimse gülmüyor. Asya ve Afrika ülkelerinde açlık, savaş ve katliamlar, işsizlik ve yaygın hastalıklar nedeniyle oradan oraya sürüklenen milyonları düşünün bir de.

İnsan oğlu kitleler halinde acı çekiyor. Şairin dediği gibi, “şu ölümlü, şu yaşanası dünyada” ağır trajedi var ve bunun çok ama çok büyük bölümü habere bile dönüşmüyor. Bangladeş ya da Hindistan’daki gemi söküm alanları örneğin; birkaç yılda bir çekilen yeni bir belgesel, bir medya maymununun zevzekliklerinin binde biri kadar ilgi çekmiyor. Çekmiyor çünkü burada suçu üzerine çekecek bir etnik gerilim, dinsel bağnazlık ya da “doğal” felaket yok, kapitalizmin en insafsız, en barbar yüzü kabak gibi ortada. Günde iki dolara, 15-16 saat, asbest, kurşun ve diğer ağır metallerle boğuşan işçilerin önemli bir bölümü çocuk. Gerçi, orta yaş sayılırlar, çünkü otuzunda yaşama veda ediyorlar!

Sayısız örnek verilebilir, Avrupa’nın “gelişmiş” kısmından bile! İngiltere’ye Doğu Avrupa’dan gelen göçmenlerin yoğun çalıştığı tarım sektöründe işçilerin eline (koğuş olarak kullanılan karavanların kirası düşürüldükten sonra) ortalama 12 saatlik bir çalışmanın karşılığı olarak haftada 4 sterlin veren patronlar var. 

“Köle emeği” kavramını ciddiye alın!

Kölelerin mutsuz olmaya zamanı bile kalmıyor. Asıl henüz “köle” olduğunun farkına varmayanlar, adaletsiz toplumda bir üst basamağa tırmanma ümidi ile avunanlar mutsuz, huzursuz.

İnsanlık 20. yüzyılın ikinci yarısındaki sahtekarlığın etkisinden hâlâ çıkabilmiş değil, sanıyor ki, iyi-yaşanır bir kapitalizm var ve oraya geri dönülecek.

Yalan, öyle bir kapitalizm yok.

20. yüzyılın ikinci yarısındaki sahtekarlığın baş sorumlusu Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’dir.

Nasıl mı?

Sanayileşmenin ilk evrelerinde çalışma koşullarının ne kadar ağır olduğu biliniyor. 19. yüzyılda işçilerin durumu daha da kötüleşti ve örgütlü mücadele kendisini o zaman dayattı. İşçi sınıfı örgütlerinin sahneye çıkışı ile birlikte haftalık çalışma saatleri düşmeye, emekçi sınıfların azıcık soluk alması için bazı düzenlemeler devreye girmeye başladı.

Ancak piyasa güçleri kontrolsüzce saldırıyordu. Yüzyılın sonlarında tekelci kapitalizm, emperyalist düzeye erişmiş, gezegeni paylaşmak ve yağmalamak için büyük güçler arasındaki rekabet derinleşmişti. Gelişmiş dünyanın ezileni işçiler ile gelişmemiş dünyanın yoksul halkları arasındaki ittifak da bu koşullarda ortaya çıktı.

Engels 1895’te, “milyonlarca insanın öleceği bir büyük dünya savaşı”ndan söz ediyordu. Yaklaşık 20 yıl sonra bu “kehanet” doğrulandı ve sermaye egemenliğinin insanlık için ne kadar öldürücü olabileceğini herkes gördü.

1917 Ekim Devrimi, Rus proletaryasının bu öldürücü düzeni geniş bir coğrafyada devrimesi, insanlığın kapitalizme mahkum olmadığını kanıtlamasıdır.

Kapitalizm ise ne denli yıkıcı olduğunu göstermekle meşguldü. 1922’de Mussolini İtalya’da iktidara geldi, medeni dünyanın merkezinde faşizm meydan okuyordu. Aynı dönem bütün kapitalist ülkelerde kapitalist barbarlığa karşı ayağa kalkan emekçilere karşı saldırılar yoğunlaştı. Kapitalizm bir yandan da yeni krizler üretmekle meşguldü. 1929 bunalımı Almanya ve ABD başta olmak üzere başat emperyalist ülkeleri derinden sarstı. Kapitalizmin krize ve “işçi tehdidi”ne verdiği yanıt bir kez daha ve bu kez çok daha zalim bir içerikte Faşizm’di. Almanya, Avusturya, İspanya derken Avrupa’yı karşı devrimci karanlık sarıyor, dünyanın geri kalan bölgelerindeyse işgaller, savaşlar yeni ve büyük felaketin yaklaşmakta olduğunu haber veriyordu.

1939-1945 arasındaki barbarlığın tarifi mümkün değil. 

Ve emin olun, Sovyetler Birliği bu savaşın kazanan tarafında olmasa, savaş sadece emperyalist güçler arası bir savaş olmakla kalsa, insanlık bu barbarlığın boyutlarının farkına varmayacaktı. 

Savaş bitti, Avrupa’nın neredeyse yarısı özgürleşti, Çin’de Devrim oldu, Çinhindi’nde emperyalizme büyük darbe vuruldu.

Kapitalizm ilk kez kontrol altına alındı. Emperyalist ülkeler, yanı başlarında etkisini artıran sosyalist seçenek karşısında daha özenli davranmaya, bir yandan toplumsal adaletsizlikleri sürdürülebilir bir noktaya çekerken diğer yandan uluslararası alanda daha kurallı hareket etmeye başladılar.

İşsizlik, yoksulluk, açlık, bölgesel savaşlar, askeri darbeler kuşkusuz dünyanın gerçekliği olmaya devam ediyordu ama hem alternatif bir düzen ete kemiğe bürünmüştü hem de kapitalizm kendisine çeki düzen verme ihtiyacı duyuyordu.

Neredeyse yarım asır süren bu cicim yılları insanlara sermaye egemenliğinin ne menem bir şey olduğunu unutturmuş, “normali bu” sanılmıştı.

Oysa Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ile birlikte kapitalizm “olağan” hâline geri döndü. İstediği gibi yıkmayı, yayılmayı, yağmalamayı özlemişti büyük tekeller. Kontrolden çıktılar.

Stalin’den sonra Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin yönetimine egemen olan zihniyet de ilerici insanlığa kapitalizmin artık dizginlendiğini, sosyalizmle barışçı bir rekabet içinde yavaş yavaş yok olacağını vaaz ederek bu sahtekarlığa “istemeden” ortak oldu.

Özetle Sovyetler “yaşanılır bir kapitalizm” yanılsamasının temel nedenidir. Bir kapitalistlere dikkatli olmayı öğretmiştir, iki kapitalizmin bir an önce yıkılması gerektiği düşüncesi yerini, “zaman emekçilerden yana” iyimserliğine bırakmıştır.

Yeniden normalleşme umanlara kötü haber. Kapitalizmde ciddi bir delik açılmadıkça sistemin iç dinamiklerinden hayır beklemeyin. Daha kötüsü gelecek. Kapitalizmde ciddi bir delik açılması için emekçi halkın örgütlenmesi ve kapitalizm içi çözümlerin kategorik olarak reddedilmesi zorunlu.

“Ülke zalim bir despottan kurtulamadı, kapitalizmde nasıl delik açılacak” yakınmasının ciddiye alınır tarafı yok. Bu söylenen aynı zamanda kapitalizmin hem yıkıcılığını hem de çaresizliğine işaret eder. Düzen içi çözümlerin temelsizliğine ve sahteliğine vurgu yapıyorduk, şimdi bunun zorlaştığı, hatta imkansız gözükmeye başladığı bir döneme girdik.

Bu sıkışma aynı zamanda insanlığın çıkışıdır.

Bu çıkışa inanmıyorsanız, daha fazla roman okuyun, tarihin sayfalarını daha fazla ziyaret edin.

Boyun Eğme Dergisinde 7 Ocak 2017 tarihinde yayınlanmıştır.