Diktatör ve kadınlar

25/11/2014 Salı
Diktatör ve kadınlar

Adamın kafasında mutlak iş bölümü var. Bazı işleri kadınlar yapamaz, yapmamalı. Buna gerçekten inanıyor, rol yapmıyor. Bağnaz, gerici, cahil, zorba.

Lakin, kapitalizm kadını üretim sürecine çekmiş, “bazı işler” kalıbı altüst olmuş. Şimdi gözü dönmüş bir piyasacı diktatörün, bağnaz da olsa bu süreci tersine çevirmesinin bir mantığı, bir ekonomi-politiği var mı?

Olmaz olur mu!

Piyasa güçlerinin ucuz işgücü kaynaklarını daraltıcı bu saçmalığın hesabını sormasını, ilk fırsatta sırtından bu kamburu fırlatıp atmasını beklemeyin. Kapitalizm, kadın ve çocuk işgücünü fabrikalara doldururken, iliklerine kadar sömüreceği yeni bir kaynak bulmanın ihtirasıyla hareket etmişti.

Özgür, eşitliğe yönelen, hakkını alan bir kadın yaratmak akıllarının ucundan bile geçmiyordu.

Sonra olanlar oldu, mezar kazıcısı sınıf mücadele etmeyi öğrendi, iş saatleri, iş koşulları, ücretler konusunda ilerleme sağlandı. Ha bir de not edelim, emperyalizm çağına girilirken en güçlü kapitalistler, işçi sınıfının hak arayışını birden fazla nedenle sineye çekti, hatta bundan yararlanmayı bildi.

Üstüne Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği geldi, kadın ve genel olarak emekçi halk eşi benzeri olmayan kazanımlar elde etti; kapitalizm kendine ayar vermek durumunda kaldı.

Şimdi ellerine fırsat geçtiğini düşünüyor ve hak diyebileceğimiz ne varsa ona saldırıyorlar. İş saatleri uzadı, elde edilen kazanımlar birbir geri alınıyor. Kapitalist için kadın işçinin maliyeti yüksek. Ne öyle hamilelik, doğum izni, kreş talebi, emzirme hakkı filan! Üstüne adet görmekteler düzenli. Olacak şey mi!

Bizim diktatörün “kadın hiç erkekle eşit olabilir mi” çıkışı ile kadınlara “şu vakte kadar çocuk doğurmayacağım, doğurursam tazminatsız işten çıkarılmayı kabulleneceğim” kağıdı imzalatan patron arasında özde bir fark var mıdır? Kadının yumurtalıklarına müdahale edecek ölçüde gözü dönmüş bir kâr hırsına “çağdaş” sıfatı yakıştırılabilir mi?

Burada kadının yerini ev, işini de çocuk üretimi olarak sabitleyen diktatörümüzün sermaye sınıfının genel çıkarlarına tamamen ters düşüp düşmediği sorgulanmalıdır. Öncelikle, bunların kadın işgücünü topyekun eve hapsetmek gibi bir niyeti olmadığını hatırlatmamız gerekiyor. “Sadece erkeklerin yapacağı işler” diye bir kodlama varsa, “sadece kadınların yapacağı işler” de vardır elbet. En bildik örnekten gidelim, kadın hastalara kadın hekim, kadın hasta bakıcı lazım sonuçta. Burada temel ilke, kadın ile erkeğin ayrıştırılmasıdır.

Yalnızca bağnazlık mı?

İşçi sınıfının bölünmesi, birliğinin bozulması tek başına ideolojik mekanizmalara bırakılamaz ki. Hemşerilik ilişkisinin devreye sokulması, ücret dengesizlikleri, üretim mekanlarının izolasyonu ve benzeri bir sürü yöntemle işçi sınıfı parçalamak isteyenler için kadın-erkek ayrımı ciddi bir olanak. Hem zihinlerde hem de pratikte!

Devamla, kadınla erkeğin aynı işlerde çalışamayacağı fikrinin yaygınlaşıp kabul görmesi, kadın emeğini ucuzlatmanın en pratik yolu. Bunları diktatörümüz keşfetmedi. Dile getiriyor, cahilliğinden hiç sıkılmaksızın. Zaten önemi burada.

Kapitalizm, makineyi dağıtmadığı ve öfke patlaması yaratmadığı sürece tam da bu türden diktatörlere ihtiyaç duyuyor.

Öfke patlaması?

Burada da dinsel bağnazlığın ekonomi-politiği devreye giriyor.

Diktatör öz itibariyle kadına, “sen insan soyunu devam ettirmek gibi kutsal bir görev üstlenmişsin, bununla yetin, diğer konularda itaat et” demekte.

İtaat…

Toplumun yarısını ve nihayetinde işgücünün küçümsenmeyecek bir kesimini, tonla para gerektiren polis şiddetinden, muhbir işçi illetinden, abuk-subuk televizyon dizisinden çok daha zahmetsiz bir biçimde itaate yöneltiyor. 

Evinde otur, çalışan kocana sıcak çorba pişirip işgücü maliyetlerini düşür, bol bol doğurup ücretleri aşağıya çek ve sesini çıkarma. Çalışıyorsan aynı vakurla hareket et, başını da aklını da ört, bir kadın gibi davran; işçi gibi değil! 

Milli Görüş’ün, sonra da AKP’nin kadını propaganda çalışmalarında etkili bir biçimde kullanması, herkesin dikkatini çekmiş ama her zamanki gibi yanlış çıkarsamalar yapılmıştı. Kimileri bunu kadınların siyasete katılımı olarak görmüş, kimileri de kaçınılmaz modernleşmenin ilk etabı.

Ne oldu?

Dinsel bağnazlık, kadını önemser elbette. Ona bir yer verir. Kendince…

Bütün o ev toplantıları, ablalar, şunlar bunlar, kadının özgürleşmesini sağlamadı, tutsaklığını pekiştirdi.

Adam ne demişti, kendine el hareketi yapan İzmirli kadın için, hatırlayın! 

“Sen bir bayansın ya, kadınsın ya, sen o kol hareketini nasıl yaparsın? Yani bunu bir erkek yapsa aklım erer de, ki o dahi yapamaz, bir bayanın onu yapmasını anlamıyorum.”

Demek ki, neymiş?

Diktatörü ve onun temsil ettiği gerici sınıfı tepeleyecek birleşik kuvvette kadının yeri bir başkaymış.

Çünkü kadını özellikle aşağılıyor, öfke yaratıyor, hakareti ve hareketi hak ediyor. Ve çünkü mücadele eden kadın karşısında zavallılaşıyor, çaresizleşiyor, hatta paniğe kapılıyor; aşil topuğu bir bakıma.

Bu nedenle, sen konuşmaya devam et bay diktatör. Başka konularda korkarım bu bağnazlık meşrulaşıyor diye ama bu ülkede kadın emekçinin sana boyun eğeceğine zerre inanmam; durma sakın, konuşmaya devam!