Cumhuriyet Travması!

24/06/2008 Salı
Cumhuriyet Travması!

AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Fırat boşa konuşmaz. İyi düşünülmüş denemeler yapar, sınırları ince hesaplanmış provokasyonlara imza atar. AKP'nin psikolojik savaş ustasıdır, gündem yaratmak, eğilim belirlemek, nabız ölçmek onun işidir.

İşini iyi yapmaktadır. Bu nedenle son dönemde Türkiye'ye yön verme operasyonlarının basındaki amiral gemisi haline gelen New York Times'a verdiği demecin, AKP'lilerin yurt dışında başlarına sıkça gelen türden bir "kaza" olduğunu hiç düşünmemek gerek. Fırat bilerek, lafını tartarak ama ölçüsüz konuşur.

AKP'nin "tabu yıkıcısı" Dengir Mir'dir. Cumhuriyet'in kazanımlarının gözden çıkarılmasına, bir kısım solcu dahil, toplumun küçümsenmeyecek bir kesiminde "onay" verildiği bir dönemde cumhuriyetin meşruiyetini sorgulayıcı sözler sarf etmesi, basiretsizlikle açıklanamaz. Hele, kapatma davasında karar kapıdayken...

Bunların misyonu budur, sürekli yeni mevziler elde etmektedirler ve dün vurguladığım gibi, karşılarına Türkiye'nin karanlık yüzü TSK darbelerini alarak oldukça akıllı bir tercih yapmışlardır.

Cumhuriyet travmasına gelince...

Fırat haklıdır. Her devrimci dönüşümde olduğu gibi, Türkiye'de burjuva devrim sürecinde toplumsal bir sarsıntı yaşanmıştır. Buna travma demek açık bir tercihtir, devrimler bazı toplumsal dinamiklerin önünü açar, bazılarını devre dışı bırakır ya da baskı altında tutar. İdeolojik olarak Türkiye burjuva devriminin muhafazakar kalıplar açısından bir "travma" etkisi yarattığı kısmen doğrudur. Bununla birlikte Dengi Mir abartmamalıdır, AKP'nin ekabir tayfasının ve de yüklü destekçilerinin ekonomik gücü hesaba katıldığında, hiç de travma geçirmedikleri ya da bunu kısa sürede atlattıkları hemen belli olmaktadır!

Ancak onları palazlandıran kapitalizmdir, kapitalizmin sürekli ürettiği gericiliktir. Kapitalizm elinde, hemen başından itibaren kadükleşen cumhuriyet değerleri, onlar için bir ayak bağıdır.

Solda anlaşılmayan budur!

Gerici ideolojiler deposu Türkiye'nin iç gerilimleri ile emperyalizmin bölgesel açılımlarının örtüşmesinden Türkiye Cumhuriyeti'ni tasfiye operasyonunun çıktığını anlamayanların gerekçesi çok. Bir bölümü açıkça ihanet içinde, bu operasyondaki yerlerini pekiştirme uğraşında. Bir bölümü tasfiyeye umut bağlamış, sanıyor ki sermaye egemenliği gidiyor... Diğer bir kısım solculuğu "otorite düşmanlığı" sanıyor, Türkiye burjuva devriminde de despotizmden başka bir şey görmüyor. Ve nihayet "cumhuriyetin kazanımlarına sahip çıkmak kapitalist devlete sahip çıkmaktır" diye noktayı koyuyor.

Güzel... "Kapitalist devlet! Yıkılacak elbet!" Böyle derdi slogan "oligarşik" ekiyle... Yıkılacak da, bugün olanlar nedir? 1920'lerden beri sabit kalan bir "kurum" mu var, yoksa patronlarımız, uluslararası sermayenin de cesaretlendirmesiyle devleti başka bir koordinatta yeniden yapılandırma sürecine mi girdiler? AKP, burjuvaziye güven vermemesine karşın, sürecin alternatifi bir türlü yaratılamayan motor gücüdür, yeniden yapılandırmanın gereksindiği toplumsal kuvveti patron sınıfının yine pek güvenmediği gerici ideolojilerden almaktadır.

"Türkiye İran değil ki" saçmalığının yaygınlaşmasının nedeni, kapitalizmin yönelimleri ile ideolojik dinamikler arasındaki etkileşimin mantığını kavrama güçlüğü çekilmesidir. "Kapitalist sınıf aşırı dincileşmeye izin vermez" yaklaşımı, burjuvaziye demokratlık ve hatta ilericilik yakıştıran aptallığın bir yansıması olmanın yanı sıra, onda mutlak akıl gören bir zihniyetin de ürünüdür. Oysa Türkiye'de emperyalizmin ve yerli burjuvaların gereksindiği tarihsel dönüşümler, gerici ideolojilerin rüzgarı olmaksızın asla hayata geçemez. Bu da onların açmazıdır, eğer çok tasalanıyorlarsa...

Bu nedenle Türkiye'de cumhuriyetin kazanımları gerçekten tehlikededir ve sanıldığı gibi bu yalnızca "laiklik" başlığıyla ilgili değildir.

Peki nedir tehikede olan ve bizi kaygılandıran? Başka yerlerde değindiklerimi de katarak kısaca özetliyorum:

AKP ile onun sağdaki ve soldaki destekçileri bağımsızlık fikrinin modasının geçtiğine, yurtseverliğin gericilik olduğu düşüncesine toplumsal meşruiyet kazandırmak istemektedirler. Türkiye'de burjuva cumhuriyeti kuruluşunda, zorunlu nedenlerle, hiç de öyle olmadığı halde "bağımsızlık" olgusunu bir ilke haline getirdi, yurtseverlik bir erdem olarak sunuldu. Tasfiye edilmek istenen budur.

AKP ve bir bütün olarak islamcı kesimler toplumdaki eşitsizlikleri meşrulaştırmaya, doğal göstermeye çalışmaktadır. Cumhuriyetin kuruluşunda "sınıfsız, imtiyazsız kitleyiz" deniyordu. Bu yalandı, çarpıtmaydı ama korktukları bir gerçeği gizlemekti amaçları. Şimdi ise bu gerçeği gizlemeye gereksinimleri yok, onu onaylatmak istiyorlar. Tasfiye edilmek istenen "sınıfsal eşitsizliklerin, sınıfsal tahakkümün kötü bir şey olduğu"na ilişkin toplumsal algıdan geriye kalanlardır.

Kamu çıkarları kavramından kurtulmak istiyorlar. Bu dönemin mottosu bireysel özgürlüklerdir. Cumhuriyet kurulurken, bir retorik düzeyinde de olsa kamu çıkarlarına işaret edilmiş, bu bir alışkanlık olarak resmi belgelere geçmiş ve sermaye sınıfı 12 Eylül'le birlikte ayaklar altına aldığı kamu çıkarlarını bir kavram olarak da yok etmek için girişimlerde bulunmuştur. Sivil anayasa dedikleri biraz da budur. Tasfiye edilmek istenen kamusal alandır, kamusal yaşamdır ve kamu çıkarlarıdır.

Egemenlik kavramının da defterini dürmek amacındalar. Çünkü bütün çabalarına rağmen, şu ya da bu nedenle "küreselleşme" olgusuna direnç yaratıyor, hız kesiyor. Emekçi kesimlerde emperyalizme karşı giderek artan soğukluğun arkasında egemenlik fikrinin gündelik yaşama tercüme edilmesi yatıyor, "her şeyi bize dikte ediyorlar" yakınması köyden kente, kentten kasabaya geniş bir alıcı buluyor. Ulusal egemenliğin iyi bir şey olduğu cumhuriyet kurulurken söylenmişti, bunun hayat bulmaması bir yana... Ama ortada bir gerçek var: Ulusal egemenlik fikri hâlâ meşru. İşte bunu da tasfiye etmek istiyorlar.

Dengi Mir Mehmet Fırat'ın derdi bunlardır. Travma diye işaret ettiği bugün emperyalizmin ayağına dolanan değerlerdir. Bizim derdimiz de bu uğursuz operasyonu durduracak biricik güç olan Türkiye'nin emekçi kitlelerini harekete geçirmektir. Tasfiyenin engellenmesi ile sosyalist devrim bir ve aynı sürecin iç içe geçmiş iki dinamiğidir ve Türkiye işçi sınıfı biri adına diğerinden asla vazgeçemez.

[email protected]