Bir kez daha meşruiyet

25/06/2015 Perşembe
Bir kez daha meşruiyet

Başkansız yapamayız; daha yedisinde sınıfa başkan seçer, sonrasında ölünceye kadar onlarla yaşarız. Akla gelebilecek her yere şef, müdür, amir kondurur, birbirimizi onurlandırırız. Aileye bile reis yakıştıran bir toplumuz, Meclis'i başkansız bırakmayız.

Henüz dördüncü aday çıkmadı meydana ama açıklanan kısmı yeterli olmalı. Deniz Baykal, Ekmeleddin İhsanoğlu, Dengir Mir Fırat. Başkanı böyle olan Meclis'in hâlini tahmin etmek zor olmasa gerek. İmam cemaat ilişkisi işte... 

Almayalım, kalsın.

Başka isimler olsaydı fark eder miydi? Şöyle ederdi, insanların gereksiz yere anlam yükleyeceği, umutlanacağı, meşru göreceği bir yer haline gelirdi.

Meclis.

Başkanını aşılmış, aşınmış, aşırmış kişilerden seçiyorsa bir kurum, onu aşmak için bir gerekçeniz daha var demektir.

Lobicilikle olmaz, sadece "örgütlü toplum" diyerek olmaz, dışarıdan baskı yaparak olmaz, önemsizleştirerek olmaz.

Bunların hepsi "Meclis dışı muhalefet" ifadesine sığar, sonuçta iktidar ve gerçek güç oradadır, sizse yancı pozisyondasınızdır.

Meclis'i aşmak, ancak karşıtlık ilişkisi ile mümkündür. 

Bugün Meclis'te ortaya çıkan iradenin sömürü düzenini sürdürme iradesi olduğu gerçeğini o düzeni beğenmeyen vekillerin varlığı değiştirmiyor. Varlarsa, o düzeni değiştirme kavgasını bulundukları noktadan sürdürürler. O iradeye boyun eğmezler.

Meclis, başka birçok kurum gibi, sermaye sınıfının egemenliğini temsil ediyor ve de güçlendiriyor.  Arkasında "seçim" gibi önemli bir meşruiyet kaynağı var. Evet, seçimler sömürü düzeninin meşruiyet yenileme aracıdır. Çünkü, ne kadar güçlü olursa olsun, hangi sandık başarısının ardından kurulursa kurulsun, bir burjuva hükümeti illa ki meşruiyet yitirir. Örnek olsun, Erdoğan ve arkadaşları neredeyse hepten sıfırlamıştı, daha irilerden Obama ise epeycene... 

Oysa onlar da sandıktan çıkmıştı.

İşin gerçeği, sömürü düzeninden kurtulma mücadelesi, onun meşruiyet kaybını değerlendirme, yön verme mücadelesidir.

Bu mücadele, düzenin meşruiyet kaynaklarının karşısına başka meşruiyet kaynakları çıkarmadan başarıya ulaşamaz. Başarıyı bırakın, yola dahi çıkamazsınız.

AKP'de cisimleşen sermaye iktidarı, meşruiyetini sandıktan ve dinden aldı. "Sandıktan yalnızca AKP çıkmaz" diyerek, "AKP gerçek dinle bağdaşmaz" diyerek o iktidarı sorgulayamazsınız. Sandık tek ya da belirleyici meşruiyet kaynağı olamaz insanlık için; din ise hiçbir biçimde siyasal otoriteye güç vermemeli.

Daha açık konuşalım. Bu iki meşruiyet kaynağına teslim olarak devrimci olamazsınız.

Peki nasıl olacak?

Tarihsel haklılığı, meşruiyeti apaçık ortada duran eşitlikçi, adil, özgür bir toplum sandıkta pek itibar görmüyor, kutsal güçlerin inayetiyle hükmedemiyor diye "gerçekçi" çözümler peşine mi düşeceğiz?

Durum o kadar umutsuz değil.

Hatta umutsuz olan bizzat düzenin kendisi.

Başkanını Baykal, İhsanoğlu, Fırat'tan seçmek isteyen bir Meclis'ten çıkacak hükümeti bir düşünün hele...

Dakika bir, gol bir... Meşruiyet kaybı hızlı olacak. Bu kayıp otomatikman emekçi sınıfların, devrim fikrinin hanesine yazmıyor elbette. Ama her durumda, tükenmiş bir düzenin itibarsızlaşması kaçınılmaz siyaset kurumuna inandırıcılık katmaktan vazgeçerek başlamalı.

Sayılara ve kutsallıklara fazla takılmamalı.

Sınıf mücadelesi sürüyor. O sayıları ve kutsallıkları veri alan, sömürü düzenini meşru görendir. Sınıfsız-sömürüsüz bir düzenin meşruiyeti tarihsel açıdan sorgulanamaz; verili bir anda toplumsal karşılığı çok sınırlı olsa bile...

"Cepheden mücadele, açık karşıtlıklar işe yaramıyor, içeriden çözmeli" diyenler, tarihsel haklılığımızın güncel bir siyasal güce dönüşmesinde bizim en büyük kozumuzun sistemin itibar, inandırıcılık sorunu olduğunu unutuyor. Bir şeyleri eksik hatta yanlış yaptığımız belli ama en büyük ve telafisi olmayan yanlış, kendimizi Baykalların, İhsanoğullarının, Fıratların tamamen karşısına koyamamak olacaktır.

Onların temsil ettiği düzenin; patron örgütlerinin, şeflerin, reislerin...