Bir genel yayın yönetmeni ne işe yarar?

08/11/2013 Cuma
Bir genel yayın yönetmeni ne işe yarar?

Çıkış hazırlıklarımız sürerken, bazı yazarlarımıza “TKP’nin gazetesi, ne işin var ki soL’da” diye fısıldanmış, hatta “orada değil, şurada yaz” denmişti. Kimse oralı olmadı.

Tersi de yaşandı, soL’a katkı koyan bazı isimler için bize “ne arıyor soL’da” sorusu yöneltildi. Titizliklerinin sağlığımızı düşündüklerinden olmadığı kısa sürede ortaya çıktı, bir baktık ki “ne arıyor” diye sorduklarını el üstünde tutmaya, hatta soL’dan koparmaya çalışıyorlar!

Oysa soL çıkarken, TKP bağını gizlemeden, “parti gazetesi olmayacağız” demişti, sözünde durdu. Öyle ki, deneyimli bir gazeteci dostumuz geçenlerde “bu kadarını beklemiyordum” vurgusuyla soL’un üzerine “parti” gölgesi düşmemesini çok önemsediğini söyleme ihtiyacı hissetti.

TKP bağını nasıl ve neden gizleyeceğiz ki? İnsanları, okuru aptal yerine koymak olurdu bu. “Parti yöneticisi yayın yönetmeni mi olur” itirazı geldi, oysa bize göre “bağımsız” genel yayın yönetmeni daha büyük sorun yaratırdı, gerilim çıkar, bir de üstüne etrafı gönüllü ve de atanmış komiserler sarardı.

Genel hatlarıyla ilkelerimizi, yayın çizgimizi ilan edip yola çıktık. Katkıcılar, özellikle köşe yazısı hazırlayacak isimler belirlenirken, siyasi aidiyet üzerinde durmadığımız gibi, soL’un arkasındaki siyasi iradeye “boyun eğme”ye yatkınlık da gözetilmedi. Tersine, soL’un etkili olabilmesi, genel çizgiyle rezonansa girebilen “aykırı” katkılara da bağlıydı.

Burada karşılıklı etkileşim, güven ve dostluk esastı. Birlikte yola çıktığımız ya da sonradan soL ailesine katılanların neyi nasıl yazacaklarına müdahale edemezdik. Ettirirler miydi, bu da ayrı mesele!

Peki sonuç?

Geride kalan bir yılı aşkın sürede, birkaç kez, evet yalnızca birkaç kez, şu ya da bu ifadenin değiştirilmesi talebinde bulunduğumuz oldu. Ancak bunu ne ben Genel Yayın Yönetmeni olarak ne de gazeteden başka bir arkadaşımız taşıdığı sıfatla yaptı. Devreye soktuğumuz dostluk hukukumuzdu.

Aradan geçen sürede, soL’da yazanların önemli bir bölümüyle kişisel olarak böyle bir hukuk geliştirebildiğimi söyleyebilirim. “Bu ifadeyi değiştirsek”i bırakalım, “nereden çıktı şimdi bu yazı” diyebileceğim dostlarım var. Onlar da bana aynı şeyi yapabilir, hatta “amma saçmalamışsın” diye çıkışabilirler.

Ama kimse sansürcübaşı gibi davranamaz.

Türkiye ve Türkiye solu zor bir dönemden geçiyor, herkes hassas ve gergin. Özenli olmak gerekiyor, evet. Ancak böyle bir ortamda bile karşılıklı anlayış ve güvenle yola çıktığımız kişilere benim kişisel eğilimlerimi ya da bağlı bulunduğum siyasi hareketin standartlarını dayatmaya kalkmamdan saçma bir davranış olamaz.

İçinde katılmadığım ifadeler geçen yüzlerce yazı yayınlanmıştır şu ana kadar soL’da ve bu son derece doğal. Eminim benim yazdıklarıma da söyleniyor, hatta öfkeleniyordur kimi yazarlarımız.

Okur ise buna bakmaz! İçlerinde zamanında ya da başka platformlarda kendi virgülüne dokunulduğunda ortalığı birbirine katan, “bu resmen sansür, siz sansürcüsünüz” diye olmadık tepkiler verenler var. Lakin “gazete okuru” sıfatıyla “şuna yazdırmayın” diye komut vermekte bir sakınca görmüyorlar. Haklarıdır, beklentilerini karşılayan bir gazete isterler.

Kimi tartışmayı, farklı düşüncelerin sürtüşmesini sever, kiminin tahammülü kalmamıştır aykırı sese… Bir başkası gazeteyi namusu saymakta, “elalem ne der” kaygısıyla sütun bekçiliğine 
soyunmaktadır.

Risk almayan, ortalamacılıkta karar kılan, diğerlerine benzeyen bir gazeteden belki tatmin olmayacaktır ama hiç değilse uykusu kaçmayacak, huzur bulacaktır.

Şakası yok, hepsi haklı ve hepsi haksızdır. Gazete bütün bu beklentilerin tamamı ve ötesidir.

Peki bu işlerde bir sınır yok mudur?

Bilmiyorum bu sınırın nasıl belirleneceğini… Gerçekten.

İki gündür, Seyit Rıza ve Topal Osman yüzünden okurla papazı bulduk.

Zaten ve sürekli küfredenler beni ilgilendirmiyor, onları “dost” filan da saymıyorum. soL’un gerçek okurlarının tepkisinden söz ediyorum. soL’da iki yazarın Seyit Rıza ve Topal Osman’la ilgili değerlendirmeleri, farklı hassasiyetleri olan okurlarımızın itirazıyla karşılaştı.

Ben bu durumda ne yapabilirim?

Son tahlilde, gazete “yazarların görüşü gazeteyi bağlamaz”ın ötesidir. Yazar tercihleri, gazetenin iç yapısı, işleyişi gazete yöneticilerinin sorumluluğundadır.

Yine de “müdahale etmeme” ilkesine sadık kalacağım. Büyük değer verdiğim soL katkıcılarının herhangi birine dönük “linç” girişimlerine prim verecek de değilim değiliz. Bu özenin yazarlarımızca da paylaşılacağını ve soL’un üzerine gereksiz gölgelerin düşmesine izin verilmeyeceğini biliyorum. Yapacağım, yapmam gereken, soL ailesinin iç iletişimini güçlendirmek, az önce vurguladığım dostluk hukukunun daha da gelişmesi için çaba harcamak.

Bir de şunu yapabilirim Dersim’de ya da başka diyarlarda geçmişte yaşanan vahşet ve trajedinin, aşiret reislerine, şeyhlere, şıhlara güzelleme yapıldığında ne yazık ki meşrulaştığını söyleyebilirim “birileri gericinin tekini aklıyorsa ben de Topal Osman’ı sahiplenirim” kızgınlığıyla Allah’ın cezası bir katili soL sayfalarına sıkıştırmanın pek de sağlıklı bir aydın tavrı olmadığını açıkça yazabilirim “ant”larla arası zaten hiç hoş olmayan biri olarak Türkiye’de bugün “ant” üzerinden devrimci bir politika geliştirilemeyeceğine, bu tür bir inatlaşmanın milliyetçi önyargıları canlı tutmaktan başka bir sonuç vermeyeceğine ilişkin fikrimi paylaşabilirim.

Gazete yöneticisi olarak değil, yazar Kemal Okuyan olarak!

Dediğim gibi, gazete yöneticisinin işi, gazetenin tercih ettiği yolda devam etmek ve yazar özgürlüğü ile yazar sorumluluğunu birbiriyle çelişir olmaktan çıkarmak. Okur da yardım ederse, ne güzel.