AKP mi CHP mi daha solda?

11/06/2010 Cuma
AKP mi CHP mi daha solda?

Bu ülkede solun, kendi ilkeleriyle, bağımsız program ve örgütlenmesiyle hızla güçlenmesi gerektiğini sürekli vurguluyoruz. Biliyorum, bazen bıktırıyor. "Güçlenin sizi tutan mı var"dan, "bu ülke sizin güçlenmenizi mi bekleyecek"e varan tepkiler alıyoruz. Ve çoğunlukla dostça…

Sadece kendi içinden bakan bir siyasi hareket henüz toplumsallaşmanın çok uzağındadır. Bu aşamada yalnızca kendine ait referanslar önemlidir ilkeler, hedefler, değerler. Oysa "e yapın bakalım"lı, "o kadar zamanımız yok"lu değerlendirmeler bu darlığın aşılma sancısıdır, hatta aşılma belirtisidir ve birçok açıdan yararlıdır.

Dolayısıyla, bir noktadan sonra, gelişmelere ilişkin tutumunuzu "Marksizmin gereği"yle açıklamakla yetinemez, o tutumu güncel siyasal karşıtlıklar ve toplumsal dinamikler içine yerleştirme ihtiyacı hissedersiniz.

En iyisi, herhangi bir tutum ya da konumlanışı rasyonalize ederken ilkelerle aktüel bağlamın birbirini beslemesi, tutarsızlıkla malul olmamasıdır.

Sol, güç ve zamana işaret eden çevresel ya da toplumsal baskıyı önemsemeden, bu baskıyı bir enerjiye dönüştürmeden kendi ilkelerini koruyamaz, tarihsel misyonunu yerine getiremez. Bu baskının ilkeselliği deforme eden, bir süre sonra önemsizleştiren bir erozyona yol açıp açmayacağı, sizin o ilkelerle kurduğunuz ilişkinin sağlığına bağlıdır, bir yerden sonra insanları çok da fazla ilgilendirmez.

Bu dediklerimizi, biri hükümet diğeri muhalefet iki düzen partisine ilişkin fazlasıyla güncel tartışmaların prizmasından geçirebiliriz.

Adalet ve Kalkınma Partisi'ne ilişkin solun konumlanışı hem bu partinin 7-8 yıllık iktidar pratiğini, hem de genel olarak burjuva partilerine ilişkin teorik doğrular ve bu doğruların İslamcı köklere sahip bir gelenekteki özgün biçimlenişini veri almak durumundaydı. Solun, gerçek solun, bu partiye karşı açıktan ve süreklileşmiş bir tavır alması bir "başarı" ya da marifet gibi görülemez. İşin doğası budur ve bu partiye dönük iyimserlik ya da açık-örtülü destekçilik sol adına ancak "skandal" üretebilir.

Ancak AKP'nin iktidar pratiği son haftalarda olduğu gibi bize çok da tutarlı veriler sunmuyorsa ne olacak?

İşte İsrail, işte İran başlıkları! Bunları yalnızca güncel bağlamda ele alırsanız, hükümetin İsrail'e karşı söylemine de, BM'de İran'a dönük yaptırımlara karşı durmasına da "sol" itiraz edemez. Somut adım bekleyebilirsiniz, İsrail'le ilişkilerde radikal bir kopuş talep edebilirsiniz, hükümetin riyakarlığından, küçük hesaplarından, bu işin son tahlilde İsrail'in işine gelebileceğinden dem vurabilirsiniz ama bir yerden sonra, Erdoğan'ın siyonist katillere şimdiye kadar hiçbir burjuva politikacısının cesaret etmediği bir dilden konuşmasını sorgulayamazsınız.

İran konusunda da, AKP hükümeti, Güvenlik Konseyi'ndeki oylamadaki "hayır"la doğrusunu yapmıştır, iyi yapmıştır.

Tamamen daraltılmış bir zaman dilimi veri alınırsa, Erdoğan ve arkadaşlarının Filistin halkı için, İran'a dönük kuşatmanın hafifletilmesi için şimdiye kadar solun yaptıklarından çok daha fazlasını ya da etkilisini yapabildiği de söylenebilir.

Buna karşı solun yalnızca kendi ilkelerine ya da AKP'ye ilişkin "genel" doğrulara yaslanması havlu atmaktan başka bir anlam taşımaz. "Şimdiye kadar yiğidi öldürdük, artık biraz da hakkını verelim" türünden bir duygusallığaysa siyaset dünyasında yer yok. Kaldı ki, AKP için, bu ülkeyi karartma konusunda 12 Eylül faşizmi kadar etkili olan bu hükümet için, en küçük bir duygusallık olmaz!

O halde, sol İsrail konusunda da, İran konusunda da, AKP'yi açığa çıkarmanın yolunu, "yanlışlık AKP'dedir" ezberinin, "bu parti piyasacıdır" gerçeğinin, "kendi yoksullarına terör estiriyor, dışarıda mazlum babası" argümanının, "önce Kürt sorununu çözsün" dayatmasının ötesinde, doğrudan bu iki konuda "güncel" politika üreterek de bulmalıdır.

Bunu bazen iyi yapıyor, bazen tıkanıyoruz. Ancak mutlaka devam etmeliyiz.

Çünkü solun sesi çıkmadığında, hükümet ile muhalefet baş başa kaldığında toplumsal çürüme ve yıkım derhal kendini gösteriyor. Türkiye'nin emekçilerini çürütücü, yıkıcı müdahalelerden koruyamayan solun bir şansı olmaz.

Somut mu konuşayım. Peki…

Gazze'ye insani yardım gemilerine İsrail'in kanlı müdahalesinin ardından Erdoğan'ın Netanyahu hükümetine "öldürmeyin" mesajı kendisine Tevrat'ı tanık gösteriyordu. Araya CHP'nin yeni genel başkanı girdi, AKP'lilere "size ne oluyor, bizim muhatabımız İsrail" dedirtmeyi göze alarak "Tevrat'ta çalmayacaksın emrinin olduğu"nu hatırlattı. Bekledim, CHP'den bir tepki gelecek mi diye… Pek memnun gözüküyorlardı, artık Erdoğan'ın lafını ağzına tıkabilen bir liderleri vardı. Geldiğinden beri dini referanslarla konuşmaya özen gösterip, her fırsatta "kutsal kitap"tan söz eden bir lideri özledilerse, AKP'ye neden bu kadar düşman kesilmiş, neden Anayasa'nın laiklik ilkesinin delinmesinden dehşete düşmüşlerdi? Bana "halkın dili" denmesin, "inananlarla barışma" filan hiç denmesin! Siyasete Tevrat'ın dilini, kutsal kitapların dilini taşımak suçtur. Tarihsel açıdan suçtur, bugünkü burjuva düzenlemelerle bile suçtur. Sol etkisiz kalınca, bunlar böyle karşılıklı, rahat rahat suç işlerler.

Somut konuşmaya devam edelim. AKP hükümetinin son haftalardaki dış politika pratiğine dönük "batıdan kopuyoruz", "uluslararası topluma sırt çeviriyoruz", "Ortadoğu ülkesi oluyoruz", "tecrit ediliyoruz" tepkilerin neredeyse tamamı burjuva siyasetinin "sol"undan besleniyor. Liberallerin AKP CHP'den daha solcu önermesine biz CHP aşkımızdan değil, iktidardaki gerici parti allanıp pullanmasın ve de solculuk ayağa düşmesin diye şiddetle itiraz etmiştik. Ancak Türkiye'nin bütün dinamiklerini tetikleyen gelişmeler olurken, AKP karşıtlığımız gözlerimizi, öteki burjuva partinin eliyle bu karşıtlığın toplumsal bacağına "beyaz Türk" Amerikancılığının empoze edilmesine seyirci kalacak kadar kamaştırmadı.

"Önce AKP'den kurtulalım", bundan on beş gün önceki masumiyetini derhal yitiriverdi, farkında değil misiniz?

Burası Türkiye… Yalnız ülke denir, güzel ülke denir, garip bulunur…

Ama her durumda "zor"dur.

Zorluk derecesi aynı zamanda güzelliğin ölçüsüdür.

Başarırsanız…