Aklı korumak, yarına hazırlanmak...

19/03/2014 Çarşamba
Aklı korumak, yarına hazırlanmak...

Kırım yazmak gerekirdi olağan koşullarda. Ukrayna’nın bilmem kaçıncı turuncu devriminin ABD açısından nasıl bir fiyaskoya dönüştüğünü, Rusya’nın kendi egemenlik bölgesi olarak gördüğü alanda geri adım atmama politikasını sürdürdüğünü, bunun bölge halkları açısından anlamını...

Ancak burnumuzu memleketten dışarıya çıkaramıyoruz ki!

Bitti, siyaseten öldü dedik, gömen yok. Çıldıracak dedik, bir dediğimizi iki etmedi, tam tozuttu, ilgilenen yok. Bir saattir haber okuyorum, “normal” haber yok. Birbirimize sürekli “bu gerçek” mi diye sora sora gazete çıkarıyor, siyaset yapıyoruz.

Haziran evlatlarının cenazeleri, doğumgünleri... Üzülmek ile gurur duymak arasında gidip geliyoruz. Bu halkla birlikte büyüyecek belli ki bu çocuklar.

Her gün yeni bir şey öğreniyoruz haklarında... Ne güzel.

Ötekiler de her gün yeni bir şey yapıyorlar kendilerini hatırlatmak için. Ağızlarını her açtıklarında kirleniyor ortalık, bir an kendinle baş başa kalamıyorsun, ille çıkıveriyorlar karşına. Toplu mekanlarda “değiştirseniz kardeşim şu kanalı” tepkisi işe yaramıyor, değiştiriyorsun değiştiriyorsun aynı kin dolu ses. Sonunda o tuhaf müzik kanalları için “bu iyi iyi” demeye başlıyor insanlar. Serdar Ortaç’a razıyız yani...

“Kemal Bey, her gün yazacak konu nereden buluyorsunuz” sorusuna, “konu çok, yazmazsam çatlarım” yanıtı verirdim, bugün her durumda çatlayacak duruma geldim.

Diktatör delirdi, devlet dağıldı, siyaset zıvanadan çıktı.

Böyle durumlarda birinin sakin olması gerektiğinden olsa gerek, toplum şaşırtıcı derecede makul. Sinmiş değil, tersine her geçen gün içindeki halkı çoğaltıyor, güçlendiriyor ama kontrolü elden bırakmıyor.

Peki ya “öncü siyaset”? Sol?

Giderek daha fazla “bir şey yapmalı” sesi duyuluyor. Bir buluş, belki bu kez bizim adımıza bir altın vuruş, mükemmel bir formül beklentisi var.

Bir yanı iyi...

Bir yanı ise Haziran deformasyonu. “Ramak kalmıştı” değerlendirmesinin “tren kaçıyor”a dönüşmesi.

Bu psikoloji, tempo artırmaya, cesur siyasete kanalize olmaz, kestirmeciliğe ve hesapsızlığa yol açarsa her şeyin berbat olmasına neden olabilir.

Haziran’ın enerjisinin bir bölümü “ne olursa olsun da şu adam gitsin” kaygısı üzerinden son derece ince bir operasyona, adını da koyalım, bir sermaye operasyonuna bağlanmış durumda. Bu bağın tek bir hamleyle koparılması imkansız.

Ancak, bu enerji henüz kontrol altına alınmış, biçim verilmiş olmaktan uzak. Amerikancı, piyasacı bir tasarım, sırf laik olduğu için Haziran’ı tümden boğar mı, çok kuşkulu.

Bunu engellemenin yolu ses çıkarmamak, bu yeni tasarımı kabulleniyormuş gibi yapmak değil elbette. Uyarmak, enerjinin mümkün olduğunca geniş bir kısmını özgürleştirmek gerekiyor.

Ve her şeye rağmen Haziran’ın erken bölünmesine izin vermemeli. En azından iletişim kanalları, yeri geldiğinde ortak hareket etme yeteneği mutlaka korunmalı.

Erdoğansız bir Türkiye siyasetine hazır olmalı sol. Erdoğanlı Türkiye konusunda uyarmak ve harekete geçmek için ne yaptıysak daha fazlasını yapmak ve bir süreliğine “altın vuruş” sevdasından, cin fikirlerden vazgeçmek durumundayız.

Seçimlerden mevzi ile çıkmak ilk hedef olmalı sol için. Hep söylediğimiz gibi, anlık devrimci reflekslerin güçlendirilmesi de önemli. Sonrası ise, öngörülerimiz doğruysa, “Erdoğansız AKP rejimi”ne soluk aldırmamak durumundayız. Bu rejim solda görünen bazı aktörleri içerse bile...

Sol “çılgın proje” beklentisine girerse, Erdoğan sonrasındaki uğursuz tasarıma gereksiz bir zaman hediye etmiş olur.

“Dereyi görmeden paçayı sıvamayalım, diktatör hâlâ başta” mı?

Halkımız, gençlerimiz yapılması gerekeni yapıyor. Sonrasına ilişkin uyarıları “hele bir gitsin”le karşılayanlar ise bilerek ya da bilmeyerek toplumu yeni iktidara hazırlıyor.

Yarın diktatör mezarından “beni hayırla anın, bu halkı ben yordum, rahat etmeniz için” diye seslenirse şaşırmayın!

Haklı olur.