Topraksız kır işçileri hareketi

09/11/2016 Çarşamba
Topraksız kır işçileri hareketi

 

Brezilya’da “Topraksız Kır İşçileri Hareketi” (MST) adlı bir örgütün üyeleri, 1979 yılından beri, Devletin ya da özel kişilerin mülkiyetindeki toprakları işgal edip yerleşik bir yaşam kuruyorlar.

Kendilerine şöyle bir soru sormuşlar: İnsansız bu kadar toprak varken, neden topraksız bu kadar insan var? Bu soruya verilebilecek en tutarlı yanıtın gereğini yerine getiriyorlar.

MST’nin bugün 2,5 milyonun üzerinde üyesi var ve yeni katılan topraksızlarla sayıları giderek artıyor. Üye olabilmek için en az bir işgal eylemine katılmış olmak gerekiyor. İşgal ettikleri toprağın yüzölçümü Belçika’dan daha büyük.

Yaptıkları eyleme “işgal”, üyelerine ise "çapulcu" deniyor ama bunlar doğru değil. Medya öyle bilinmesini istiyor. Onlar 1964 yılında çıkarılmış olan Toprak Yasasının gereğini yerine getirmeye, yani toprak reformunu gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Çünkü Devlet, yasanın gereğini yapmıyor. Yasaya göre toprağın, üretken olmak, çevreye ve insanlara bakmak, gibi toplumsal sorumlulukları var; bu işlevini yerine getiremeyenlerin kamulaştırılması ve işleyenlere bedelsiz verilmesi gerekiyor.

Bizde de bir zamanlar benzer bir Yasa vardı. 1945 tarihinde yürürlüğe giren Çiftçiyi Topraklandırma Yasasında, özel kişilerin mülkiyetindeki 5 bin dönümün üzerindeki topraklar ile işletilmeyen toprakların kamulaştırılarak topraksız çiftçilere verilmesi öngörülüyordu. Bu yasa, ne yazık ki hiç uygulanamadı. Başta, AKP’nin demokrasinin yıldızları arasında saydığı Adnan Menderes olmak üzere Cavit Oral, Emin Sazak, Halit Menteşe gibi Mecliste yer alan büyük toprak sahipleri bu Yasayı boğdular.

Brezilya’da da Devlet, Toprak Yasasını uygulamak istemiyor ama yürürlükten de kaldıramıyor. Çünkü MST hareketi, toplumda genel kabul görmeyi başarabilmiş. Kilise bile destekliyor. Eskiden “topraklarınız cennette sizi bekliyor” derken; şimdi “toprak için bu dünyada da mücadele edin” demeye başlamış.

Kilise topraksızlara, eylemli olarak da destek vermiş; 1980’lerin başında, binlerce topraksız köylünün, 2-3 yıl boyunca jandarma kuşatması altında yaşamak zorunda bırakıldığında Kilise, kuşatmanın kaldırılması amacıyla 6 bin kişinin katıldığı bir ayin düzenlemiş. Eylemin başarıya ulaşmasından sonra daha güçlü mücadele verebilmek için örgütlenme kararı almışlar ve 1984 yılında MST hareketini kurmuşlar.

Kilisenin bu davranışına takılıp müslümanlıkla karşılaştırma yapmayalım; çünkü desteğin, burada açıklanamayacak başka nedenleri var.

Topraksızlar, kapitalizmin mülkiyet kutsalına karşı mücadele verdikleri için işleri çok zor. Aylarca işgal edilecek uygun toprak arıyorlar; bulduklarında hazırlıklara girişiyorlar; barakalar, çadırlar kuracak malzemeler hazırlanıyor; eşyalar derlenip toplanıyor; kamyonetler getiriliyor. Ve bütün bunların gizlilik içinde kotarılması; işgalin ise bir gecede tamamlanması gerekiyor. Toprak sahipleri başlarına gelenleri anladığında karargâhlarını henüz kuramamışlarsa, topraktan sökülüp atılmaları daha kolay oluyor.

Belli bir süre toprak sahibinin silahlı adamlarıyla; polisle; jandarmayla mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Bir tek silahın bile meşruiyetlerine zarar vereceğini bildikleri için asla silah kullanmıyorlar. Haklılıklarına güveniyorlar, mücadelelerini tarım aletleri ve bedenleriyle veriyorlar. Ama ölüyorlar da!

Her şey yolunda giderse birkaç ay içinde devlet, durumu kabullenmek zorunda kalıyor ve toprakların sahibinin MST olduğunu ilan ediyor.

Devlet, işgalleri önlemek için çok uğraşmış. Kolluk güçlerini alabildiğine kullanmış, hatta işgal edilen toprakları özel güvenlik bölgesi ilan etmiş. Olmamış, özendiricilerin cazibesine başvurmuş. Başka yerlerden toprak vermeyi önermiş; satın almaları için uygun kredi koşulları sağlamış. Ama ne yapsa MST’nin örgütlülüğünü kıramamış.

MST’nin, toprağın mülkiyet hakkına sahip olmak gibi bir isteği yok. Üstelik doğal kaynakların bir mal gibi alınıp satılmasına karşı bir mücadele yürütüyor.

İşgal sonrasında sahip olunan topraklar sahiplik belgesi verilerek işgale katılmış olan topraksızlara dağıtılıyor. Bunlar tapu değil; sadece kullanma hakkını belgeliyor. Satılamıyor, hak sahipleri çocuklarından başkasına devredemiyor.

MST, 5 yılda bir kongre düzenliyor. Her kongrenin bir ana teması var. Birinci kongrede; “işleyenler için toprak” denilmiş. 1990 yılındaki ikinci kongrenin ana teması; “ne üreteceğiz, nasıl üreteceğiz” olarak belirlenmiş. Daha sonraki yıllarda “Halk İçin Tarım Reformu”, “Toplumsal Adalet”, “Tarım Reformu ve Toplumsal Adalet” gibi konular seçilmiş.

MST Hareketini konu alan kaynakların hemen hepsinde, endüstriyel tarıma karşı mücadele verdiği; toprağın adil dağılımını ve ekolojik tarımın savunuculuğunu yaptığı; üretimini doğaya zarar vermeyen ve su kaynaklarını tüketmeyen bir model içinde gerçekleştirmeye çalıştığı anlatılıyor. Bu kaynaklardan ayrıca sadece üretimin planlanmasıyla sınırlı bir işlevinin olmadığı, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal ilişkileri dönüştürüp yeni bir insan tipi oluşturmaya çalıştığı vurgulanıyor.

Eğitime çok önem verdikleri anlaşılıyor. Kendi kadrolarını eğitmeyen toplumsal bir örgütlenmenin geleceğinin olmadığının bilincindeler; “kadrolar, gerek içinde yaşadıkları, gerekse de rol aldıkları gerçekliği yorumlayabilmek için bilimsel bilgi edinmelidir” sözleriyle açıkladıkları bir anlayışa sahipler. Bizim Diyanet İşleri Başkanı eğitimin amacı konusunda ne demişti anımsayalım; “bilim bir tek kitabı anlamak içindir. Matematik olmazsa Allah’ın kâinata koyduğu sünnetleri ve kanunları öğrenemezsiniz.”

Eğitim orada da okul öncesinden başlıyor. Eğitim yapılarına kreş ya da anaokulu değil “ciranta” diyorlar. Oyun oynamak anlamına geliyormuş.

Seyyar okulları bile var. Bunun zorunluluktan kaynaklandığını söylüyorlar. Polis baskınlarıyla başka yerlere göz etmek zorunda kalırlarsa okullarını da yanlarında götürdükleri için eğitim aksamıyor.

MST hareketinin bir köşe yazısıyla tanıtılabilmesine olanak yok, çok uzun sürer. Daha geniş bir çerçevede ele alınması gerekiyor. Onların yaşam pratiğinden öğrenecek çok şey var.

Bu konunun çalışılması gerektiğini düşünüyorum. Yeterli sayıda Türkçe kaynak olduğundan kuşkuluyum. Yukarıda yazdıklarımı, Abdullah Aysu’nun Su yayınlarından basılmış “Topraksızlar 25 yaşında”; Metin Yeğin’in İletişim Yayınlarından basılmış “Brezilya’da Topraksız Köylü Hareketi” adlı iki kitap ile internette bulduğum birkaç yazıdan öğrendiğimi söyleyip burada bitireyim.