Ekmek kalmadı, otomobil verelim mi?

05/09/2012 Çarşamba
Ekmek kalmadı, otomobil verelim mi?

Kapitalizmin, kendi jargonundaki söyleyişle “pazarın doyurulması” gibi bir amaca öncelik verdiğini herkes biliyor. Ama pazar sözcüğünün kapitalizmde başka bir anlam taşıdığını bilen sayısı ne yazık ki çok değil. Çünkü insanların çoğu pazarın, satın alma tercihlerinin özgürce yapılabildiği bir ortam olduğuna inanıyor. Oysa onların düşündükleri pazarlar artık yalnızca mahalle aralarında kaldı. Kapitalizmin tekelci aşamasındaki pazarlarda ne fiyat oluşuyor ne de arz, taleple karşılaşıyor. Nelerin, nerelerde üretileceğine karar veren güçler aynı zamanda hem tüketicisini yaratıyor hem de fiyatını belirliyor.

Sermaye sınıfı pazarını, dünyanın zenginliklerinin paylaştırılması için kuruyor ve yalnızca uluslararası tekeller katılabiliyor. Bizler de kapitalizmin ibadethaneleri olarak adlandırılan AVM’lere gidip herhangi bir tekelin ürününü seçiyoruz. Seçme sözcüğü özgür iradeyi çağrıştırdığı için demokrasinin tecelli ettiği sanılıyor.

Sermaye sınıfı halka ancak bu kadar bir demokrasi sunabiliyor. Böyle bir demokrasi, bir zamanlar Dünya’ya tarım ve hayvan ürünleri satan Türkiye’yi tarım ve hayvancılıkla ilgili gereksinmelerini dış alımla karşılayabilen ülke durumuna getirdi. Anadolu’nun bütün zenginlikleri uluslararası tekellerce, deyim yerindeyse, tam anlamıyla sağılıyor.

Halkına ekmek üretmekten aciz, samanı bile dışalımla karşılayan bir ülkede yaşıyoruz ve bize otomotivde dünya devleri arasında olduğumuz söyleniyor. Ve bütün bunların halkın özgür iradesiyle gerçekleştirildiği söyleniyor. Biyolojik gereksinmelerine öncelik veremeyen bir insanın, özgür iradeye sahip olduğunu söyleyebilmek, ancak kapitalizme özgü bir hafiflik olarak değerlendirilebilir.

Otomotiv sanayine ilişkin olarak verilen sayılara baktığınızda gelişkin olduğunu gösteren verilerle karşılaşıyorsunuz. Sözgelişi otomotiv, toplam sanayi üretiminin %15’inden çoğunu oluşturuyor. Ortadoğu ülkelerine, AB ve hatta ABD’ye bile otomobil satıyoruz. Ülkede üretilen otomobillerin %70’den çoğu dışarıya satılıyor ve otomotiv, dışsatım içinde %16 paya sahip. Sanayi Genel Müdürlüğü 2010/3 Otomotiv Sektörü Raporu adlı belgede 2009 yılında 8,98 Milyar ABD doları dış alıma karşılık 12,26 Milyar ABD doları dış satım yapıldığı belirtiliyor. Dış ticaret her alanda açık veriyorken, otomotivde 3,3 milyar $ dış ticaret fazlasından söz ediliyor. Raporda ayrıca yola devam edileceği müjdesi de veriliyor: 2015 yılında Dünya’da ilk 10, AB’de ise ilk 3 üretici arasına girmek hedeflenmiş.

Ana akım medyanın pek sevdiği nutukları, siyasi parti liderlerinin atışmalarını dinlemekle yetiniyorsak eğer, otomotiv sektörünün gelişkinliği ve gelecek hedeflerinin bizleri mutlu etmemesi olanaksız. Hatta Başbakan’ın yerli otomobil vaadinden heyecan bile duyabiliriz.

Otomotiv sektörünün gelişkinliğinin gerçek nedenlerini araştırdığınızda ise halkın özgür iradesinin bir izine rastlayamıyorsunuz. Yine tekellerin yaşam güdülerinin belirleyici olduğunu görüyorsunuz.

Kamu kurumlarınca üretilmiş plan, program, rapor gibi belgelerin incelenmesi ufuk açıcı bir eylem. Böylelikle gündelik hamasi nutukların cazibesinden kurtulabiliyor, değişimin yönünü görebiliyorsunuz. Bu raporlar aynı zamanda uluslar arası tekellere verilen mesajlar anlamına geldiği için göreli de olsa “samimiyet” sezilebiliyor. Ama yine de okurken ihtiyat elden bırakılmamalı, kapitalizmin terminolojisine dikkat edilmelidir.

Sözgelişi Başbakanın “bugün otomotivde Dünyanın önde gelen ihracatçı ülkeleri arasında yer alıyoruz” sözlerini Rapordaki şu yazılanları okumadan dinlemişsek dış satımın aslında kimin dışsatımı olduğunu göremiyoruz: “Sektör, 1990’lı yıllarda ihracata yönelik rekabetçi bir nitelik kazanmış ve 1990’lı yılların sonlarına doğru Türkiye’de dünyanın önde gelen otomotiv firmalarının Türk ortaklarla kurdukları tesislerle birlikte önemli bir konum elde ederek bunlardan bazıları ortak oldukları yabancı otomotiv firmalarının ihracat üssü haline gelmiştir.”

AKP iktidarının bırakın şehirlerarasını, şehirleri bile otoyollar, bölünmüş yollarla parçalarken, İstanbul’un iki yakasını bir araya getirmek için üçüncü köprü yapma sevdasının nedenini, Rapordaki şu yazılanları okumuşsak daha açık görebiliyoruz: “ülkemiz otomotiv pazarı doymamış bir pazardır. (… ) Ailelerin yüzde 75’inin hâlâ bir araç sahibi olmadığı tahmin edilmekte ve bu nedenle uzun vadede büyüme potansiyeli hâlâ güçlü kalmaya devam etmektedir.”

Şu yazılanları okumazsak yerli olarak adlandırılan sektörün “yerliliği”nin aslında ne anlama geldiği anlaşılamıyor: “Ülkemiz hali hazırda küresel otomotiv markalarının üretim üssü durumundadır. Küresel markalar üretim planlarını yaparken ülkelerin yatırım teşvikleri, işçilik, lojistik maliyetler ve pazara yakınlık gibi özelliklerini göz önünde bulundurmaktadır. Ülkemizin doymamış pazar olması, Ortadoğu ülkelerine yakın olması ve yetkin işgücüne sahip olması vb. sebeplerden dolayı ülkemiz küresel markalarca tercih edilmiştir.”

Çalışma barışı teriminin Kapitalizmin jargonunda ne anlama geldiğini aslında biliyoruz. Ama kendi yazdıklarından okumak bir başka oluyor: “İşgücü maliyeti, yatırımcılar açısından büyük önem taşıyan bir kriterdir ve yeni yatırımların hangi ülkeye yapılacağı konusunda belirleyici rol oynamaktadır. (….) Türkiye'deki işgücü maliyeti, Batı Avrupa ülkelerine göre daha düşük olmakla birlikte Doğu Avrupa ülkeleri, Rusya, Hindistan ve Çin'e göre rekabetçi değildir.

Sanayinin rekabet gücünün devamı ve özellikle rakip ülkelere göre önemli bir üstünlük sağlayan işgücünün korunması, işçi-işveren ilişkilerinin sağlıklı bir ortamda korunmasına bağlıdır. Çalışma barışının tarafların ortak çabaları ile sürdürülmesi, sanayinin üretim ve ihracatının devamının sağlanması ve yeni yatırımların Türkiye'ye çekilebilmesi açısından büyük önem arz etmektedir.

Sanayi ve Ticaret Bakanlığı döneminde yayımlanan “Türkiye Otomotiv Sektörü Strateji Belgesi ve Eylem Planı 2011-2015” adlı metinde de yukarıda sözünü ettiklerimin başka sözlerle yinelendiği görülüyor.

Bu Rapordan yalnızca bir alıntı yapacağım. Bu alıntı gerçek bir durumu anlatıyorsa eğer (gerçek olduğunu gözlüyoruz), Başbakanın yerli otomobil üretilmesi sevdası ülkeyi çok daha kötü koşullara itecek ya da öyle bir niyeti yok, politikada gündem değiştirmek için ortaya attı.

“Otomotiv sanayiinde yaşanan çetin rekabet sonucunda azalan kâr marjları, kapasite fazlalığı, artan AR-GE harcamaları ve yeni teknoloji kullanımına yönelik yüksek yatırım gerekliliği nedeniyle şirketler arasında birleşme yoluyla güç birlikteliklerinde artış görülmektedir.

Otomotiv sanayiindeki firma sayısı giderek azalmaktadır. Daha önceki yıllarda 60 dolayında bulunan üretici firma sayısı, özellikle son 10 yıl içinde birleşme veya satın alma yolu ile 20 dolayına inmiştir. Halen firmalar arasında devir veya satın alma yolu ile birleşme süreci devam etmektedir.”

Son olarak Başbakanlığa bağlı Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansınca yayımlanan Türkiye Otomotiv Sektörü adlı Ağustos 2010 tarihinde yayımlanmış Rapordan kısaca söz etmek istiyorum.

Biliyorsunuz bu ajans Türkiye’nin yabancı yatırımlara pazarlanması sürecinde önemli işlevler görüyor. Ülkede ücretlerin düşük, çalışma saatlerinin Avrupa ortalamasının üzerinde olduğu, çok az sağlık izni kullanıldığı, kârların özgürce transfer edilebildiği gibi bilgiler her sektöre ilişkin raporda özellikle vurgulanıyor. Bu Rapordaki küçük bir ayrıntıya değinmekle yetineceğim. SWOT analizinin tehditler bölümünde, yabancı yatırımcıların ülkeye gelmesinin önünde kendi sendikalarının engel oluşturduğu belirtiliyor: “AB ülkelerindeki güçlü sendikaların üretimin bu ülkelerden Türkiye’ye kaymasına karşı direnç göstermeleri” alıntıladığım sözlerin, fırsatlardan yararlanabilmeleri için sendikalarını bertaraf etmeleri gerektiğinin öğütlendiği biçiminde yorumlanması çok doğal.

Son olarak şunları söylemek istiyorum: Özellikle AB (15) ülkeleri ile ABD çevre sorunu yaratan teknolojilerini ülke topraklarında istemiyor. İşçi ücretlerinin düşük, hedefledikleri pazarlara yakın, bürokratik engellerle karşılaşmayacakları ülkelere yatırım yapıyorlar. Yatırımlarını kaydırdıkları ülkelerde yerlilik algısı oluşturdukları için ürünleri tercih nedeni de oluyor. Yatırımcıların kamuoyuna verdikleri bilgilerle Ülkeye ne katkı sağladıklarının belirlenebilmesine ise olanak yok. Daha açık söyleyişle ürküttükleri kurbağaya değip değmediğini bile bilemiyoruz.

Otomotiv sektörü üretilmesi sırasında büyük miktarlarda elektriğe, ürünlerin kullanılması sırasında ise petrole gereksinme duyuyor. Ülke topraklarının yabancı yatırımcılara üretim ve ihracat üssü olarak kullandırılması daha çok enerji kullanılmasına yol açıyor. AKP’nin HES üzerinde bu denli ısrarlı olmasının biraz da bu gözle değerlendirilmesi, enerji konusunda değerlendirmeler yapılırken bu öğenin de dikkate alınması gerekiyor.

Ekmek kalmadı otomobil verelim mi derken bunları anlatmak istemiştim.