Bizi kim kurtarsın?

14/03/2014 Cuma
Bizi kim kurtarsın?

Türkiye’de 12 yıldır bir deprem yaşanıyor. Bütün kurumları çöktü. Ne yasama, ne yargı, ne yürütme kaldı. Ara ara kimi yerlerden yaşam belirtileri duyuyoruz ama bu gidişle yakında onların sesleri de kesilir. Ülkenin varını yoğunu, pazarını sermayenin hizmetine sunmayı şiar edinmiş halkına savaş açmış bir iktidar yönetiyor ülkeyi.

Yasamadan başlayalım. Aldığı yüzde 50 oranıyla Meclis’in yüzde 60’ını eline geçirmiş olmanın verdiği güçle, istedikleri her şeyi bir torbaya doldurup “yasa” diye önümüze koyuyorlar. Hangi yasaların çıkarılacağı, ne tür kurallar getirileceği kararlarının Başbakan ve müsteşarı ile özel kalem müdürlerinin odalarında alındığı, formalitenin tamamlanması için Meclis’e getirildiği ortaya çıktı. Kendi çıkardıkları yasalara bile uymama özgürlüklerini kullanıyorlar. Hangilerine ve ne durumlarda uyulacağına Başbakan ve yakın çevresi karar veriyor. Ortalığa saçılan telefon konuşmalarına bakılırsa yakın çevre tanımına Başbakan oğlu da giriyor.

Yargı daha iyi durumda değil. 12 Eylül cuntacıları bile yargıç ve savcılarla bu denli uğraşmamış, sıkıyönetim mahkemeleriyle yetinmişlerdi. Yargıç ve savcıları emirleri altındaki birer bürokrata dönüştürdüler. Başbakan’ın istediği kararları vermeyenler sürülüyor. Yüksek yargı kuruluşlarının başkanlarını da yakın çevresiyle “istişare ederek” Başbakan’ın seçtiğini öğrendik. İstedikleri kararı vermeyen yüksek mahkemeleri “çok çirkin davrandı” diye eleştiriyorlar. “orada bizim adamlarımız yok muydu” diye aralarında dertleşiyorlar, çözümler arıyorlar.

Yürütme organı bütün üyelerinin eşit siyasal sorumluluk taşıdığı bir Bakanlar Kurulu olma özelliğini çoktan yitirdi. “Yürütme” denilince, akıllara argo anlamı geliyor.

İdare, yasalara değil Başbakan’ın isteklerine uyarak görev yapıyor. Kamu çalışanının adını “kıçı kırık” koymuşlar.

Okullarda bilim değil hurafe öğretiliyor. Bilim ve Teknoloji bakanı “Allah’ın emirlerine uyarız” diyor. Laiklik AKP’nin sözlüğünde yok. Bir bilim adamı sınava başörtüsü ile girmeye çalışan bir kadın öğrenci hakkında tutanak tuttuğu için ceza aldı: “Hanımın moralini bozmuş”. Dilovası’ndaki kirliliğin boyutlarını araştıran ve sonucunu kamuoyu ile paylaşan Onur Hamzaoğlu yargının elinden zor alındı. Üniversiteler suskun. Öğretim elemanları gölgesinden korkar oldu.

Devlet ile iktidar yandaşlarının mülkiyetlerinin sınırlarının iyice belirsizleştiği anlaşılıyor. Ülkenin hepsini kendilerinin sanıyorlar.

Siyaset ve bürokrasideki kadroların düzeysizliği içimizi acıtıyor. Yalanlar diz boyu. Aralarındaki konuşmaları bütün Türkiye ibretle dinliyor. Berlusconi “ben küçük kızları severim” dediğinde, “ne utanmaz adam” demiştik. Bizimkiler geri mi kalacak? İçlerinde millete tecavüz etme planları yapanlar olduğunu bile gördük. Bir eski bakan ise Berkin’in cenaze törenine katılanları ölü sevicilikle suçlayabildi. İnsan utanıyor.

Basındaki olayları açıklamak için “müdahale” sözcüğü yetmiyor. Yandaş medya patronları bile azarlanmaktan kurtulamıyorlar.

* * *

Birileri gelir de bu gidişi düzeltebilir mi sizce? Kimler olabilir? Cemaat, AKP ile kavgalı. TÜSİAD da rahatsızlığını dile getiriyor. Berkin için açıklama bile yaptılar. Belki onlar demokrasi ve laiklik için bir şeyler yapar belki “milli burjuvazi” yağmaya dur der ordunun içindeki namuslu subaylar da omuz verirse kadro tamamlanır ve “kuva-i milliye” ruhu heyecanıyla Cumhuriyet dirilir. Öyle mi?

Bu ülkede gerçekten de birçok insan böyle düşünüyor.

Cemaat denen oluşum AKP’nin eski de olsa yol arkadaşı değil mi? TÜSİAD, halkı uyutmanın en ucuz yönteminin piyasalaştırılmış din olduğunu bilmiyor mu? Neden demokrasi için, neden laiklik için çalışsın? AKP’yi, “halkı çok sıkıştırma” diye uyarıyorlar. Öfkeli halkın evlerine gönderilmesinin maliyeti düşündürüyor onları. Ayrıca çıkarları uluslararası dev tekellerle ortaklaştığı için ulusal vurguları da yok. Milli burjuvazinin kim olduğunu bilen var mı? KOBİ’ler mi? Emek sömürüsü en yoğun biçimiyle orada yaşanıyor. Dünya ölçeğinde bir tek dev tekeli bile olmayan ülkede milli burjuvaziden nasıl söz edilebilir? Ordu içindeki namuslu subaylardan da söz etmeyin. Dürüst bürokrat her kurumda var. 12 Martları, 12 Eylülleri unutup, kurum olarak orduyu nasıl kurtarıcılar arasında sayabiliriz?

Aklınıza “bu gidişe dur diyecek” başka kimse gelmiyorsa eğer, Haziran İsyanı’nı düşünün, Berkin’in cenaze törenini düşünün.