Geçmişle geleceği düşlemek

28/12/2015 Pazartesi
Geçmişle geleceği düşlemek

AKP iktidarını salt bir siyasi partinin iktidarı olarak okumak doğru ve gerçekçi değildir. Zira, AKP iktidarının politikası üç açıdan ele alınmalıdır. Birincisi, komünizmin gerilediği dünyada kapitalist küresel hegemonya yaşanması; ikincisi, küresel ekonomik hegemonyaya ters düşen Cumhuriyet hareketinin politik bağımsızlık anlayışı can çekişmesi; üçüncüsü ise, kapitalizm derin krizini aşma çabalarıyla var gücü ve ekonomik-görüntülü araçlarıyla çevreye saldırmasıdır. Türkiye’de hakim kılınan muhafazakarlık anlayışı, “gerici-dindar ve kindar” toplumsal yapıyı işaret etmektedir. Böyle bir perdeleme altında halka yansıtılan “Ortadoğu’nun oyun kurucu lideri” görüntüsü, aslında ekonomik hegemonun Ortadoğu emellerini gerçekleştirici kahyası mesabesinde politik işleve sahiptir. Son politik-askeri olaylar iç siyasete farklı yansıtılan ve algılanamayan küresel hegemon gerçekliğinin çok net kanıtlarıdır.

Kapitalist hegemonun günümüzdeki siyasal temsilcisi olan ABD’de halkları tedirgin eden değişimler yaşanmaktadır. ABD’li iktisatçı Krugman’ın bu konudaki açıklamalarını, bizi de yılın son günlerinde düşünmeye sevk ediyor olabilir düşüncesiyle, değerli okuyucularla paylaşmak istedim.

Bush yönetiminin ABD’de var olan düzeni değiştirmek peşinde olduğunu ileri süren Krugman, bunun ayrıntılarını çarpıcı örneklerle sergiliyor. Krugman’a göre, Bush iktidarının gerçekleştirdiği bu devrimin korkutucu boyutları birçok Amerikalı tarafından henüz fark edilmiş değil. Yazar, neden çok kimsenin bu gerçekleri görmemesinin sebebini Henry Kissinger’in 1947 tarihli doktora tezinde buluyor. Ben de Krugman’ı okurken hem Krugman’ın günümüz Amerika’sına ait gözlemlerinin, hem de Kissinger’in 19. Yüzyıl diplomasisi üzerine tahlilinden aktarıldıklarının, Türkiye’de son yıllarda olup bitenlere de ışık tuttuğunu hayretle gördüm. Krugman’ın kitabından seçtiğim bazı pasajların çevirisini, ABD yerine parantez içinde Türkiye yazarak ve başka hiçbir değişiklik yapmadan veriyorum.

“(Türkiye’de) pek çok kimse iç siyasette ne büyük bir değişimin yaşandığının farkında değil. (2002 ve 2015) seçimlerinde seçmenlerin çoğu ülkenin büyük bir riskle karşı karşıya olduğunu sanmıyordu; (AKP’nin ilk dönem icraatını) gören birçok (aydın bozuntusu), bu yönetimin radikal muhafazakar tutumunun geçici bir manevra (hatta, demokrasiye yöneliş olduğunu) olduğu, tabanını güçlendirdikten sonra bu iktidarın siyasi yelpazenin ortasına kayacağı düşüncesinde ısrar ediyorlardı. Ve şimdi bile genel halk kitlelerinin, iktidardaki önde gelen politikacıların ne kadar radikal gündemleri olduğundan pek haberleri yok. Ne oluyor? Neden çok kimse gerçekleri görmekte bu kadar gecikiyor? Durumu tıpatıp açıklayan Henry Kissinger’in 19. Yüzyıl diplomasisi hakkındaki eski bir kitabı elime geçti. Açık olarak görüyorum ki, (Türkiye’de) yönetimi, parlamentoyu, yargıyı ve medyanın büyük bölümünü ele geçirmiş olan sağcı harekete Kissinger’in tanımladığı anlamda (karşı-) devrimci güç, yani liderlerinin bugünkü siyasal düzenin meşruiyetini kabul etmedikleri bir hareket olarak bakılması gerekir. Yani bu hareket, siyasi liderlerinin mevcut düzenin meşruiyetini kabul etmedikleri bir harekettir. Devrim saldırısı karşısında kalan yerleşik düzenin şaşkın tepkileri konusunda Kissinger’in anlattıkları, (Türkiye’deki) sağ yönetimin radikal uygulamaları karşısında (Türk) siyaset ve medya kurumlarının tutumunu da tasvir ediyor. Kissinger kitabında diyor ki, değişmez gibi görünen istikrarlı bir dönemde rehavete kapılmış olan bu kurumlar, (karşı) devrim güçlerinin var olan düzeni parçalamak istediğine dair iddiaları havsalalarına sığdıramazlar. Böyle olunca statükonun koruyucuları, devrimci gücün protestolarına sadece taktik hareketler olarak bakarlar: Sanki bunlar var olan meşruiyeti kabul ediyor da, söylemlerini pazarlık güçlerini artırmak için abartıyorlarmış gibi; sanki bunlar münferit anlaşmazlıkların sınırlı tavizlerle çözümlenebilecek belirtileriymiş gibi! Tehlikeyi zamanında haber verenlere alarmist olarak bakılırken duruma uyulmasını salık verenler dengeli ve aklı başında kimseler olarak sayılır...Oysa inançlarını cesaretle uygulamak, kendi ilkelerini kesin sonuçlarına götürmeği istemek ve bunda ısrar etmek (karşı) devrimci gücün temel niteliğidir. Kissinger, sağ devrim tehlikesi karşısında halkı aydınlatma görevi olan gazetecilerin ve düşünen vatandaşların nelere dikkat etmeleri konusunda bazı uyarılarda da bulunuyor: 1.Politik önerilerin, bu önerilerde belirtilen amaçlara ulaşmak için getirildiğini varsaymayınız. (Bu pasaj, Anayasa referandumunda ‘yetmez ama evet’ oyu veren aymazlara ithaf edilir!) (Karşı) devrimci bir güçle karşı karşıya kaldığınız zaman o gücün ne istediğini bildiğini, bu amaca ulaşmak için her türlü iddiayı kullanabileceğini aklınızdan çıkarmayınız. 2. Asıl amaçları keşfetmek için biraz araştırma yapınız. Bir politik öneriyi geçirmeye çalışan kimselerin daha önce neler dediklerine bakmak yeter. 3. Normal siyaset kurallarının geçerli olacağını sanmayınız. 4. (Karşı) devrimci gücün eleştirilere saldırı ile karşılık vermesini bekleyiniz. Kissinger’e göre, (karşı) devrimci gücün belirgin niteliği kendini tehdit altında görmesi değildir. Asıl niteliği, hiçbir şeyin ona güven vermemesidir. Sadece mutlak güven, yani hasmını nötralize etmek, ona istediği güveni sağlar. 5. (Karşı) devrimci gücün amaçlarına sınır tanıdığını sanmayınız.”

Türkiye’de AKP’nin kaldırmak ya da sulandırmak istediği düzen Cumhuriyet ile kurulan Avrupa anlamındaki laik toplum düzenidir. AKP’nin geçmişte yaptıklarına Krugman’ın gözlükleri ile baktığımız zaman pek çok karar, yasa ve eylemlerinin büyük bir karşı devrim hareketinin parçaları olduğunu görmemek mümkün değildir. YÖK yasası, Meslek Liseleri ve Üniversite Giriş Sınavları konusu, Kuran Kursları yönetmeliği, TÜBİTAK yasası, Bankalar Denetleme Kurulu ve Kamu Bankaları konusu, Orman yasası, Kamu Yönetimi yasası, Belediyeler konusu, İhale yasası, Vergi affı yasası, Milli Güvenlik Kurulu konusu, vs..  Bütün bunlarda söylenen gerekçelerle asıl amaçların farklı olduğu, sahnede olan politikacıların geçmiş tutumları araştırıldığı zaman temel inanç ve amaçlarının şimdi söylediklerinden başka olduğu kolaylıkla anlaşılır. Aynı zamanda iktidarı eleştiren kurumların ve şahısların sindirilmesinin de sistemli bir şekilde yapıldığı görülebilir. Nitekim, artık her karşı-devrim adımının arkasından daha cüretkar adımları bekler haldeyiz. Bu yöndeki en tehlikeli saldırı, AKP’nin dini serbestlik paravanı arkasında Cumhuriyet’in laik eğitim düzenine karşı takındığı tavırda görülmektedir. Gençlere biçilen eğitim modelinin felsefî yaklaşımla bir ilgisi olmadığı gibi, bu yöntemde halklarımız gerçek bilimden ve aydınlanmadan uzaklaştırılmaktadır. Şimdilik Türkiye’nin Batı ile bağımlı ve ılıman bir Müslüman ülke olması, Batı stratejisine uygun düşmektedir. Fakat olaylar geliştikçe giderek din adına dinciliğin ve kindarlığın öne çıktığı bir Türkiye’nin Batı camiası içindeki yeri farklı olacak ve bu durum dış siyasette de önemli çelişkiler doğuracaktır.

Ünlü bir sosyologun ortaya koyduğu gibi, “imam öğretmenin önüne geçmiştir”. Belki de bundan daha doğru olanı, anlık menfaatleri ya da korkuları veya aymazlıkları ile ortaya çıkan aydın bozuntularının samimi halkın önüne geçmiş olmasıdır!  

Yine de bir umutla, Mutlu Yıllar!      

 

ÖNCEKİ YAZILARI

Ülkemiz bölündü 05/06/2017 Pazartesi
Timsah 29/05/2017 Pazartesi
OHAL ve özgürlük 22/05/2017 Pazartesi
Kapitalizmin finansal saldırısı 15/05/2017 Pazartesi
Üç fidan ve fidanlar 08/05/2017 Pazartesi
1 Mayıs kimin yararına 01/05/2017 Pazartesi
Denge tehlikesi 24/04/2017 Pazartesi
Yetersizliğin çaresizliği 03/04/2017 Pazartesi