Tekelci Devlet Kapitalizmi

22/09/2008 Pazartesi
Tekelci Devlet Kapitalizmi

Öğrendiğim kadarıyla, bir hissenin gerçek değeri ile piyasada işlem gören değeri arasındaki orana kaldıraç oranı deniyor. Bu kavram, aslında, adamların sürekli olarak mali sektör ve reel sektör diye tanımladıkları ayrımın bir ölçüsü oluyor. Aradaki açı, yani spekülasyon ne kadar büyükse, kaldıraç oranı da o kadar yükseliyor.

Sorunların özünde, para sermayenin ekonomi üzerindeki tahakkümü yer alıyor. Lenin daha 1916 yılında Emperyalizm adlı yapıtında bu olguyu şöyle ifade etmişti: "Kapitalizmin özelliği, genel olarak, sermaye sahipliğini, bu sermayenin sanayide uygulanışından, para sermayeyi, sınai ve üretken sermayeden, yalnızca para sermayeden elde ettiği gelirle yaşayan rantiyeyi, sanayiciden ... ayırmasıdır. Bu ayrılma, geniş ölçülere ulaştığı zaman, mali sermayenin egemenliği ya da emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşama çizgisine gelir." (s. 66)

Mali sermayenin, kendisinden kopsa ve bu kopukluk zaman zaman çok ileri düzeylere ulaşsa da, nesnel bir zemini vardır ve o da reel sektör denilen yapıdır. Bu ilişki para sermayenin doğasında bulunan hız faktörü nedeniyle mali sermaye girişimlerinin karlılık oranının spekülatif biçimde yükseltilmesine olanak tanır. "Mali sermayenin başlıca işlemlerinden biri olan menkul kıymetler ihracının sağladığı olağanüstü karlılık, mali oligarşinin güçlenmesinde çok önemli bir rol oynar." (s.62)

Bu karlılık, işlemlerin bilgisayarlar üzerinden gerçekleştirilmeye başlandığı şu son 10-20 yıl içinde çılgın bir boyut kazandı. Türev enstrümanlar denilen yeni menkul kıymet türleri paranın hareket hızına hız kattığı gibi mali sermayenin karlılığını da katladı. ABD'de kredi mekanizması üzerinden konut sektörünün patlamasıyla birlikte, bu sektördeki şirketlerin çıkardığı kağıtları satın alan yatırım fonları, bu yatırım fonlarını sigortalayan sigorta şirketleri, vb ileri derecede yüksek karlar elde ettiler. "Sanayinin atılım dönemlerinde, mali sermayenin karları son derece büyük olmaktadır." (s. 62) Bir tür yükseklik sarhoşluğudur bu.

Ancak her şeyin olduğu gibi bu spekülasyonun da bir nesnelliği vardır. O nesnellik eninde sonunda kendisini hatırlatır ve spekülasyondan, yani sürecin mali boyutundan öcünü alır. Yükseklere çıkan bir balonun basınç farkına bağlı olarak patlaması gibi, spekülasyon mali piyasalar balonu da patlar. Kaldıraç oranı mutlaka indirilir. Nesnellik üretimdir. Şimdilerde ABD'de bu öç alma süreci yaşanıyor. Konut sektörü için verilen kredilerin geri dönüşünde ortaya çıkan aksaklık, hem bu sektöre yatırım yapan gerçek şirketleri hem de bu sektör üzerinden türevlenen mali piyasaları yerle bir etmeye başladı. "Çöküntü dönemlerinde ise, küçük ve iğreti işletmeler mahvolur." (s. 62)

Bu, aslında, Schumpeter'in bir zamanlar "kapitalizmin yaratıcı yıkıcılığı" diye tanımladığı ve Marksizm'in de genişleme-kriz-genişleme tipik döngüsü olarak kodladığı gelişmedir. İşler iyi giderken vereceksiniz gazı, götüreceksiniz malı, işlerin kötüleşmeye yüz tutmaya başladığını hissettiğinizde spekülasyonunuzu gerçekleştirip, çıkacaksınız mali piyasadan ve geçeceksiniz reel sektöre. Bu arada işi zamanında kıvıramayanlar, yeterli enformasyona sahip olmadığı için kıvırma olanağı olmayanlar, halk sınıflarına verdikleri kredileri kesinlikle tahsil edemeyecekleri açığa çıkanlar ve bunlarla bağlantılı olan türevler de batacaklar. Batacaklar ki, zamanında reel tarafa sıçrayanlar ya da reel tarafla bağlantılarını koparmamış olanlar, batanların reel mallarına gerçekten sahip olabilsinler.

Kapitalizm krizleriyle yaşam bulur. Tekelleşme krizlerden beslenir: "Çöküntü dönemlerinde ... küçük ve iğreti işletmeler mahvolur, büyük bankalar çok aşağı fiyatlarla bunları satın alır, ya da 'yeniden kurulmaları", 'yeniden örgütlenmeleri' gibi kazançlı tasarılarla bunların sermayelerine 'katılıp' holdingler yaratırlar." (s. 62)

Son iki haftadır tanık olduklarımızın ayrıntılarını yeniden sıralamaya gerek yok, yaşanan tamamen budur.

Birkaç somut farklılıkla: Şimdi spekülasyonun boyutu çok daha büyüktür, mali sermayenin dünya ölçeğindeki entegrasyon derecesi çok yüksektir, artık bu ortamın dışında neredeyse tek bir ülke, tek bir sermaye grubu kalmamıştır. Çöküntünün ortaya çıkaracağı göçük çok daha büyük, kalkan toz bulutu çok daha yoğun olacak ve bu herkesin ayağını kaydırıp, akciğerlerini etkileyecektir. Üstelik bu yıl ABD'de seçim yılıdır. Öte yandan, halk sınıflarının artan enflasyon, yükseltilen vergiler, zamlar karşısında, dünyanın değişik yerlerinde ortaya koyacağı tepkinin belirsizliğinden de ürkülüyor olabilir.

Devletin, Amerikan FED'inin, Amerikan hazine bakanının bu işlere bu kadar bulaşmasının ve "elinizde işe yaramayan ne kadar kağıt varsa, bir kuruş bile etmeseler, hepsini alacağız" güvencesi vermelerinin nedeni bunlardır. Yapılmaya çalışılan şey, tekelleşme sürecini düzenlemek, ekonomideki ciddi çöküşü zamana yaymaktır.

Yoksa devletin bu işlere bulaşmasının nedeni birilerinin ima ettiği gibi kapitalizmin kendini inkar etmesi, kapitalistlerin devlet müdahalesinin öneminin ayırdına varmaları, ABD devletinin kendi koyduğu kuraları ihlal etmesi, vb değildir. "Kapitalist toplumdaki devlet tekeli, aslında, şu ya da bu sanayi alanındaki iflas sınırına gelmiş milyonerlerin gelirlerini artırmak ve güvence altına almak için kullanılan bir araçtan başka bir şey ifade etmemektedir." (s. 44)

Oyun sürüyor. Kapitalizm kendi iç dinamikleri itibariyle, sermaye sınıfı açısından gerçekten de yaratıcı bir yıkıcılığa sahiptir. Onu frenleyecek tek güç bu çalkalanmalardan etkilenen işçi sınıfının siyasal müdahalesidir.