Başbuğ Ne Dedi ?

29/06/2009 Pazartesi
Başbuğ Ne Dedi ?

Geçen hafta, belgenin gerçek çıkmaması durumunda "ne yapacağımızı görürsünüz" demişti.

Bu hafta, belgenin gerçek olmadığını kanıtladıklarında "biz darbeci değiliz, darbecileri de barındırmayız" dedi.

Söyledikleri hiç kimseyi memnun etmedi. Taraf'çılar bir hakemin daha inceleme yapmasını istiyorlar. CHP'ciler ve Başbuğ'un basın toplantısında "şimdi ne yapacaksınız ?" diye soru soran gazeteciler ise daha sert bir tutum beklentisi içindeler.

Sonuç olarak Başbuğ'un dediği, Türkiye'deki büyük Amerikancı-İslamcı operasyona karşı, laiklik düzleminde bile, ordunun bir şey yapmayacağıdır. Ordu, istenilen, planlanan noktadadır. Başbuğ bunu dedi.

Demek ki, belge, yani bu son kontrgerilla yapıtı, ordunun demokrasiye bağlılığının açıklanması için üretilmiştir. Demokrasi: Amerikancılık, piyasacılık, gericilik.

* * *

Türkiye'de yeni bir dönem yaşanıyor ve bunu asker de onaylıyor, destekliyor.

Türkiye'nin egemen resmi kurumları ve burjuvazi, bizim Amerikancı olarak kodladığımız bu proje konusunda mutabakat içindedirler. Süreç bütün aktörlerin yeniden yapılandırıldığı bir süreçtir. Projeye bağımlılık onaylandıktan sonra yaşanan gerilimler, vb ayrıntıdır.

Bu saptama Amerikancılığın yeni bir politika olduğunu düşündüğümüz anlamında yorumlanmamalıdır. Evet, en azından Demokrat Parti iktidarından beri durum böyledir. O zamandan beri Türkiye Amerika'nın bölgedeki aracısı durumundadır.

Ancak AKP iktidarı dönemine kadar, içeride halkçı, dışa dönük olarak ise "yurtta sulh, cihanda sulh"çu bir çizginin hakim olduğunu da kabul etmek gerekir. İşte farklılık bu noktalardadır.

Artık halkçılık çağın iktisadi retoriğini anlamamak ve kaynakları verimsiz kullanmak "sulhçuluk" ise Türkiye'yi dünya liginde yukarılara tırmanma şansından, dolayısıyla zenginleşmekten mahrum bırakmak olarak algılanmaktadır.

Şimdi, içeride tam boy sermayecilik, piyasacılık ve rekabet dışarıda ise ABD'nin özel olarak bıraktığı boşlukları küresel ve yerli sermaye odaklarının çıkarlarını taşıyan hamlelerle saldırganca doldurmaya çalışan (ve tabi ki dışarıdan yönetilen) yayılmacılık esas politikadır.

İslam ise, emekçi sınıfların içeride birikecek sınıfsal tepkilerini köreltecek ve İslamcı-Türkçü bir sentezle Türkiye'nin dış hedeflerinin ideolojik taşıyıcısı yapacak zemin anlamında gereklidir.

Ordunun laik duyarlılıkları uzun süredir bu projenin önünde bir engel oluşturuyordu, Ergenekon ve son "belge" operasyonuyla böyle bir engelin bulunmadığı ortaya çıkmaktadır.

* * *

Bu noktada, AKP dışında kalan iki önemli siyaset kanalının, büyük yanılgılarına gelebiliriz: Cumhuriyetçi kesim ile Kürt hareketinin. Her ikisi de siyasetlerini AKP ile ordu arasında büyük siyasal farklılıklar ve gerilimler olduğu varsayımı üzerine kurmaktalar. Bu bakımdan son Cemil Bayık röportajı Kürt hareketinin saptamaları için özellikle dikkat çekicidir.

Farklılık saptamasından devamla, Cumhuriyetçi kesim ordunun bir biçimde laikliğe ve cumhuriyetin bağımsızlıkçı çizgisine sahip çıkacağını beklemekte Kürt hareketi ise orduyu AKP'nin gerçekleştirmeyi planladığı barış açılımının önünü kesen güç olarak görmektedir.

"Belge" operasyonuna karşı Başbuğ'un takındığı savunmacı tutum bu kesimlere bir şeyler öğretir mi, bilinmez. Ancak, varsayımlarının (en azından artık) tümüyle hatalı olduğu ortadadır. Çünkü AKP ile ordu arasındaki ilişkiyi tanımlayan esas kavram, aralarında laiklik konusunda halen kimi farklılıklar bulunsa bile, stratejik ortaklıktır.

Bunu anlayamamak bu iki hareket açısından ağır tahripkar etkiler yaratıyor. Bir kere Cumhuriyetçiler ordudan bir şeyler beklerken cumhuriyetleri elden gidiyor. Öte yandan, Kürt hareketi AKP'den barış beklerken içeride ve dışarıda operasyon üzerine operasyon yiyor.

Hatanın Türkiye'de emekten yana, aydınlanmacı, bağımsızlıkçı, kamucu, eşitlikçi bir değişim açısından taşıdığı önem ise şudur: Eğer denklem sivil/asker çatışması olarak kurulursa ve gerçeklik bu iki büyük siyasal kanalın üzerine oturdukları toplumsal-sınıfsal yapılar tarafından da böyle algılanmaya devam edilirse, Kürt ve Türk emekçi sınıfların birbirlerinden uzaklaşmasının süreceği kesindir.

Oysa, değişimin zeminindeki esas toplumsal güç Türk ve Kürt, yani bu topraklardaki bütün emekçi sınıflardır.