Açlık grevi: Yaşama eyleminin en tutkulu dilimi

05/11/2012 Pazartesi
Açlık grevi: Yaşama eyleminin en tutkulu dilimi

Açlık grevleri bir kez daha “can yakacağa” benziyor. Hafızalarımızdaki izleri halen çok taze olan 1996 ve 2000 grevleri gibi.

Bu kez Kürt mahkumlar, cezaevi koşulları nedeniyle değil, acil siyasi talepleri için açlık grevindeler.

Bunu kendilerince haklı bir amaç için yapıyorlar. Bir siyasi hedefleri var. Tümü KCK tutukluları. Tamamen siyasi gerekçelerle ve düzmece iddialarla çok uzun süredir içerideler. Olağan koşullarda siyaset yapma hakları ellerinden alınmamış olsaydı böyle bir işe herhalde girişmezlerdi.

Bu hakkı şimdi böyle kullanıyorlar. Siyasi mücadelenin bu şekilde yapılmayacağını söylemek bize düşmez. Haklılıklarına saygı duymak gerekir.

Ana dilde eğitim gibi en temel haklarını savunuyorlar. Eylemlerinin başarıya ulaşma şansını değerlendirmiş olmalılar. Bizim diyebileceğimiz tek şey Türk ve Kürt halklarının arasında belirginleşen uçurumu daraltacak işlerin yapılması mecburiyetini dile getirmek olabilir.

Yaptıklarımız, yapılanlar halk sınıflarının ortak iradesini oluşturmada ne derecede işe yarıyor?

* * *

Bir insanın açlık grevi başlatabilmesi için, gerekçesine sonuna kadar inanıyor olması gerekir. Başka türlüsü mümkün değil. Anlamamak, yok saymak insanlıktan çıkmış olmak anlamına gelir.

Mahkumların açlık grevlerini örgütün baskısıyla açıklamak klasik bir devlet geleneğidir. Artık hiçbir inandırıcılığı kalmamış olsa da şimdi yine aynı yola başvuruyorlar. Birkaç kişilik koğuşlarda örgütün hangi baskısı insanları ölmeye yatırabilir. Ve bu insanlar zaten dışarıda da yaşamları pahasına siyaset yapmaya çalışmıyorlar mıydı?

Yüzlerce insan ancak büyük amaçları için buna ikna olabilir. İnançsız, iradesiz bireylerin yaşam hakkı için ölüm yolunda ilerlemeleri olanaksızdır.

* * *

Açlık grevinin gerekçeleri son derece meşru:

İnsanların anadillerini istedikleri gibi kullanmalarını kim engelleyebilir?

Devlet Öcalan ile neden görüşüyor? Onu bir hareketin ve o hareketin temsil ettiği halkın önderi olduğunu kabul ettiği için değil mi? O halde Kürt siyasetçilerin Öcalan’ı önder olarak kabul etmeleri neden cezai işlem konusu oluyor?

Kim olursa olsun her mahkumun insan haklarının gereği olan muameleyi görme hakkı yok mu? Ceza olsun diye mahkum ettiniz, yetmedi bir adaya attınız, o da yetmedi tecrit ettiniz. Tecride karşı çıkmak ve her mahkumun insanca yaşaması gerektiğini savunmak insan hakkına saygının gereği değil mi?

* * *

Anlaşılan yakın vadede müdahale başlayacak. Grevciler zorla beslenecekler. Emre uymayan hekimler tehdit edilecek, soruşturulacak.

AKP, başka şansı olmadığı için müdahale edecek. Talepler için görüşme yaptığında bile kendisini ödün vermiş pozisyonuna düşüreceğini düşündüğü için müdahale edecek.

AKP, milliyetçi Türk tarafının “gebersinler” duygusunu iyi okuduğu için müdahale edecek.

Hiç kimse Kürt hareketini ve Kürt siyasetçilerini yenemez. Ancak, artan milliyetçilikte, yapılanların payının da dikkate alınması gerekir.

* * *

Müdahaleyi açlık grevinin psikiyatrik bir hastalık ve mahkumların sağlığının devlete emanet olduğu argümanlarıyla gerekçelendiriyorlar.

Onlara göre intihar eden birisi nasıl ki ölüme bırakılmıyor, kendisi istemese bile tedavi ediliyorsa, açlık grevcisi de aynı şekilde ele alınmalıdır. Oysa intihar eden yaşamdan umudunu kestiği için yaşamına son vermeye çalışıyor. Açlık grevinde ise durum tamamen farklı: Eylemci, tam tersine, amaçları için ölmeye yatıyor, bedeniyle siyaset üretiyor.

Açlık grevi siyasi bir eylemdir, intihar ve/ya da intihara götüren hastalık değil. İntihar tükenmenin sonucudur, açlık grevi tutkulu bir eylem.

Mahkumların devlete emanet olduğu gerekçesi ile müdahaleyi savunmak ise tam bir iki yüzlülüktür. Mahkumun bütün insani gereksinimlerini karşılamak devletin işidir. Bu konudaki uluslararası sözleşmelerden birisi Birleşmiş Milletler Tıp Etiği İlkeleridir (1982) ve bizim devletin bu bakımdan notu epey kötüdür. Açlık grevinde tıbbi görevlerin neler olduğu ise Dünya Hekimler Birliği’nin Malta Bildirgesi’nde (1991) tanımlanmıştır.

Kesin sonuç şudur: Açlık grevcisine kendi iradesi dışında herhangi bir müdahalede bulunmak yasaktır, hekimlik meslek etiği ilkelerinin dışındadır, burada devletin müdahale etme yetkisi yoktur.

* * *

Malta Bildirgesi, açlık grevcisiyle hekim arasındaki ilişkiyi tanımlar. Grevcinin bilincinin açık olduğu dönem için grevcinin isteği dışında herhangi bir müdahalede bulunulmasını kesinlikle yasaklar.

Grevcinin bilincinin kapalı olduğu durumda ise, grevcinin, bilincinin kapanması halinde kendisiyle ilgili yapılması gerekenlere ilişkin yazılı beyanını da dikkate alarak, ne yapılması gerektiği konusundaki karar hakkını hekime bırakır. Grevci bilincinin kapanması durumunda damar yoluyla ya da ağızdan sondayla beslenebileceği yönünde yazılı bir belge bırakmışsa zaten sorun yoktur. Ancak grevcinin kararı bilincinin kapanması durumunda da beslenmemesi yönünde ise hekim grevciyi besleyip beslememek konusunda tamamen kendi vicdanıyla baş başadır.

Çok açık: Ortada devlet yok, Başbakan-Sağlık Bakanı-Adalet Bakanı yok, savcı yok, polis yok, gardiyan yok. Kararı verecek devlet değil.

Devlet erkanının konuyla ilgili söyledikleri her söz insani değil, siyasidir. Mahkumların kendi bedenleriyle ilgili nihai karar haklarını bile tanımak istemiyorlar. Yetmiyor, hekimlik mesleğini, hekimleri, ilerici kamuoyunu baskı altına alıyorlar.

* * *

Bizde devlet ilginç özellikler sergiliyor. Bir dediği bir dediğini tutmayabiliyor. Özellikle kösteklemeye başladığında bu genetik özelliği kendisini yeniden açığa vuruyor.

1996 ve 2000 açlık grevlerinde siyasi otoritenin tutumunda da bunu görmüştük.

1996 yılında devlet, “madem ki ölmek istiyorlar o halde bırakın ölsünler” demişti. Bu yaklaşımla grevcilere tuz, şeker ve B vitamini verilmesini de engellemişti. Tıbbi desteğin verilmesi gerektiğini ısrarla dile getiren ve aksi durumda ortaya çıkacak kalıcı ve yıkıcı sonuçlara (olay ölümle sonuçlanmasa bile Korsakof sendromu) dikkat çeken TTB ve insan hakları çevreleri “terör” örgütüne destek vermekle suçlanmışlardı.

2000 yılında ise tersi oldu. Devlet, eylemleri bir an önce bitirmek için hekimleri grevcileri zorla beslemek konusunda baskı altına aldı. Malta Bildirgesi’ne dikkat çekerek zorla beslemeye karşı çıkan ve yalnızca tuz, şeker, vitamin desteği öneren (ki grevcinin bunları da reddetme hakkı vardır) TTB ve insan hakları çevreleri yine “terör” örgütüne destek olmakla suçlandılar.

Devlet işine nasıl geliyorsa onu yapıyordu: Sanki göreviydi, yaşamsal desteği de keserek öldürmek ya da zorla beslenmeyi reddettikleri için gazla, silahla boğarak, yakarak katletmek.

Siyasi otoritenin katlanamadığı şey, kendisine tehdit olarak gördüğü siyasi düşünceler ve eylemlerdi.

Bu paranoya cezaevi dışından başlar ve içeride de sürer. Artık kim tutukludur bilinmez: Paranoya mı, içeridekiler mi?