Savaşın ideolojisi

09/10/2012 Salı
Savaşın ideolojisi

Tarihin ironisi mi, liberalizmin sefaleti mi demeli, daha düne kadar memleketin en ateşli askeri vesayet karşıtları, en kararlı darbelere karşı yetmiş milyon adımcıları ve en militan sivilleri olanlar, Türkiye toplumunu Suriye ile savaşa ikna edebilmek için omuzlarında apolet, üzerlerinde üniforma bulunan “hazır ol”a geçmiş yazılar yazıyorlar şimdilerde.

Yıldıray Oğur’un 7 Ekim tarihli Taraf gazetesinde yayınlanan “Miss Turkey: Savaşa Hayır” isimli yazısı bu tür üniformalı yazıların en iyi örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor. Ulusalcılık eleştirisinden hümanizm sosuna bulanmış NATO’culuğa, Esad’ın Aleviliğinden “Suriye’de çocuklar ölüyor” temalı vicdan sömürücülüğüne, Oğur’un yazı boyunca kullandığı argümanlar tek tek üzerinde durulmayı ve bir söküme uğratılmayı, deşifre edilmeyi hak ediyor. Bu, “ideolojik olan nedir” ve “ideoloji nasıl çalışır” sorularına somut bir örnek üzerinden yanıt vermek olarak da görülebilir, öyle okunabilir.

Halkını bombalayan devlet
Yazının ilk paragrafıyla başlayalım, uzun ama meseleyi anlamak açısından önemli cümleler var burada. Şöyle diyor Oğur:

“Eğer bir gün Türkiye Cumhuriyeti, İstanbul’un, Rize’nin Diyarbakır’ın mahallelerini jetlerle vurmaya başlarsa, her Cuma namazından sonra toplanan protestocu sivil kalabalıkların üzerine polis/ asker tanklarla, toplarla, sniper’larla ateş açarsa, Ankara Kalesi’ne yerleştirilen toplar Ulus’u bombalarsa, İzmir Kadifekale denizden savaş gemileriyle top ateşine tutulursa, yüz binlerce insan Yunanistan’a, Bulgaristan’a kaçmak zorunda kalırsa, her gün yüzün üzerinde insanın ölümünün artık haber değeri bile kalmazsa lütfen dünya ‘bu onların iç işidir’ demesin, milli egemenliğimizi, milli gururumuzu falan hiç düşünmesin, tuzu kurular savaşa hayır diye sloganlar atmasın ve meşruiyetini yitirmiş Türkiye Cumhuriyeti devletine daha büyük katliamlar yapmadan derhal haddi bildirilsin.”

Halkın ayaklandığı ve devletin bu ayaklanma karşısında halkı bombaladığı bir durum tahayyül ediyor Oğur ve ekliyor: “Böyle bir durumda ben dış müdahaleyi destekleyeceğim.” İlk bakışta bir liberal açısından gayet tutarlı, mantıklı görünüyor bu, oysa hiç de öyle değil. Nedeni ise basit, Oğur’un bahsettiği ölçekteki bir halk ayaklanması, Türkiye’deki mevcut sisteme bir tehdit olma niteliği taşıyacaktır, bu ise aynı zamanda Türkiye’nin dünya kapitalist sisteminden kopma ihtimalinin artışı anlamına gelecektir. Böyle bir durumda başta ABD olmak üzere, Batılı devletlerin sistem karşıtı halk ayaklanmasının yanında yer alıp ayaklanmayı bastırmaya çalışan devlete müdahale edeceğinden bahsetmek sahtekârlık değilse naifliktir. Böylesi bir halk ayaklanması bastırılırken ilk başta ayağa kalkıp alkışlayacak olanlar büyük ihtimalle Oğur ve onun zihniyetindekiler olacaktır.

Bugün hem Pentagon’da hem NATO’da “isyan bastırma teknikleri” öncelikli mesele halini almıştır ve dünya sistemindeki statükoyu bozacak isyanların nasıl bastırılacağı emperyalizmin esas gündem maddelerinden biridir. Dolayısıyla ABD ve Batı, Türkiye’de ancak bir “renkli devrim” girişimi olur ve devlet bunu bastırmaya kalkışırsa müdahale etmeyi düşünebilir ancak buna gerek yoktur, çünkü AKP’nin iktidara gelişi zaten Türkiye’nin renkli devriminin ta kendisidir. Demek ki “devlet bir gün halkı bombalarsa uluslararası müdahale isterim” demek tam anlamıyla ideolojik bir tutumdur, çünkü gerçekliğin üzerini örtmektedir.

Suriye’de çocuklar ölüyor, ayrıca kimin yanında duruyorsunuz farkında mısınız?
Devam edelim. Oğur yukarıda sözünü ettiğimiz paragrafın ardından, “o tutmazsa belki bu tutar” diye düşünmüş olacak ki “öldürülen çocuklar” argümanını devreye sokar. Buna göre, Suriye’de “katil Esed”in öldürdüğü çocuklar karşısında suskun kalanlar, elbette ki Akçakale’ye düşen top mermisinin öldürdüğü çocuklar konusunda da seslerini çıkarmamışlar, ama meclisten çıkan tezkereye karşı ayağa kalkmışlardır.

Dünyanın çeşitli coğrafyalarında ABD işgalleri, ambargoları ya da IMF politikaları neticesinde ölen yüz binlerce çocuğu görmezden gelip Suriye’deki rejimi “çocuk katili” ilan etmek… İşte ideolojik olan tam da budur. Liberalizm sistematik insan ölümlerinin, açlığın, yoksulluğun ve savaşların arkasındaki maddi ilişkilerin üzerini gayet gayretkeş bir şekilde örtmeye çalışırken, bizden bu ölümlerin ancak sistemin silahlı güçlerinin müdahalesiyle engellenebileceğine inanmamızı ister. Emperyalizm tüm dünyaya silah satmaya devam edecektir ama bu silahlar istediği gibi kullanılmadığında, çocuk ölümlerini bahane ederek, daha yeni silahlarla o silahları kullananları yok edecektir. Üstelik Suriye örneğinde bütün çocuk ölümlerini rejimin hanesine yazmak da tam bir sahtekârlık örneğidir Özgür Suriye Ordusu militanlarının yaptığı katliamlara dair videoları izlemek dahi yeterlidir bunu anlamak için.

“Suriye’de çocuklar ölüyor”un hemen arkasından bu sefer de “siz kimle yan yana durduğunuzun farkında mısınız” argümanı gelir. Osman Pamukoğlu da, Yılmaz Özdil de, Ertuğrul Özkök de, Sedat Ergin de savaşa karşıdır demek ki savaş karşıtı olmak sicillerinin pek de parlak olmadığını bildiğimiz insanlarla yan yana durmak anlamına gelecektir. Siyasal tercihleri ve eylemleri birileriyle yan yana durmaya indirgeyen, bu tercihleri ve eylemleri gerçekleştiren aktörlerin kendi ilkeleri, öncelikleri ve gündemleri olduğunu bilinçli bir şekilde göz ardı eden bir yaklaşımdır bu. Ayrıca karşı çıkılan şeyi önemsizleştirmek, bakışı karşı çıkılandan kimlerin karşı çıktığına yöneltmeye çalışmak da söz konusudur burada yani ideoloji işlemeye devam etmektedir. Oysa basitçe şunu söyleyebiliriz ki Ertuğrul Özkök’ün kötü sicili, savaşın kötü olduğu ve bizim savaşa karşı çıkışımız ise Özkök’le yan yana durmadığımız gerçeğini değiştirmez.

Savaş karşıtlığının dört nedeni
Oğur’a göre savaş karşıtlığının temel nedenlerinden biri AKP karşıtlığıdır. “Çağdaş karısıyla alevi Esad”, “sakallı, çarşaflı dinciler”le mücadele etmektedir, Türkiye’deki savaş karşıtları da –çoğu ulusalcı ve AKP karşıtı olduğundan- bu mücadelede Esad’ı desteklemektedir. Peki madem böyledir de neden % 52 ile AKP’yi iktidara getirmiş olan Türkiye halkının % 80’i Suriye ile savaşmayı istememektedir? Onlar da mı “alevi Esad’ı ve modern görünümlü karısı”nı savunmaktadırlar? Oğur’un mantıksal kurgusu bu sorularla çökmektedir ama daha “sinsice” bir durum söz konusudur burada. Bu söylem, Esad’ın “dindarlığın gereklerini yerine getirmeyen karısı”na ve Alevi oluşuna alttan altta yaptığı vurguyla, Sünni-muhafazakâr-mütedeyyin kitleler nezdinde Esad’ı şeytani bir figür haline getirmeye çalışır, böylelikle bu kitlelerin savaşa ikna edilmesi amaçlanır. İdeoloji burada da iş başındadır.

Savaş karşıtlığının ikinci nedeninin “yurtta sulh cihanda sulh” sinizmi olduğunu söyler Oğur. Buna göre “savaşa hayır” diyenler konformistlerdir ve “Nişantaşı Starbucks’ta oturup tweet atmaktadırlar.” Bu sefer de sınıfsal bir söylem devreye sokulmuştur: Suriye’de insanlar ölürken Beyaz Türkler klavye başında barış çağrıları yapmaktadırlar. Peki “Beyaz Türkler”in kendi çıkarları adına savaşa karşı olmaları savaşın yanlış olduğu gerçeğini engeller mi? Hadi bunu da geçelim, Oğur bu sinizmden kendisini kurtarabilmiş midir ve bir savaş çıktığında cephede yoksullar ölürken kendisi hangi Starbucks’ta oturacaktır acaba?

Üçüncü argüman daha sofistikedir. “Savaşa hayır” demekle solcularla liberaller ve İslamcıların bir bölümü “ulus-devlet” paradigmasından hala kopamadıklarını göstermişlerdir. Yani yeterince “global” düşünememişlerdir. “Küresel” olanın kendisinin otomatikman “iyi” ve “insani” olduğuna neden ikna olmamız gerekmektedir peki? Bunun bir yanıtı yoktur. Oğur, küreselleşmeci söylemi dillendirmekte ve “ulusal olanın aşıldığını ve tarih öncesinde kaldığını” iddia etmektedir, oysa buna ilişkin nesnel tek bir kanıt sunabilecek durumda değildir yaptığı, küreselleşme ideolojisini yeniden üretmekten ibarettir.

Oğur dördüncü argümanla müdahaleci olmayan liberallere saldırır. Bunlar “Esad dış müdahale olmaksızın gitmeli” şeklindeki “steril” tavırlarıyla Suriye’deki ölümlerin sorumlularından biri haline gelmektedirler. Bu argüman sunulurken araya hemen Bosna’daki, Kosova’daki, Libya’daki ölümler sokuşturulur. Tüm bu ülkelerdeki iç savaşlar kimler marifetiyle çıkarılmıştır, hangi silahlar kullanılmıştır, buralarda ölen insanlar hangi jeopolitik emellere kurban edilmiştir, dış müdahaleler neticesinde ölen insan sayısı kaçtır, bunların bir önemi yoktur NATO müdahalesine karşı çıkanlar, bu ölümlerin esas sorumlusudurlar Oğur’a göre.

Hz. Ali adaleti ve karısını döven komşuya ses çıkarmayanlar
Yazının sonlara doğru, belki vuruculuğu artsın diye, belki de Alevilere de göz kırpmak amacıyla, Hz. Ali’den bir anekdot aktarılır. Hz. Ali savaş meydanında yüzüne tüküren bir düşmanını o an öldürürse bunu nefsi için yapacağını düşünür ve öldürmekten vazgeçer. Oğur, “keşke biz de Hz. Ali gibi Akçakale’ye bir bomba düştüğü için değil, Suriye halkını kurtarmak için, Fransa’nın Libya’da yaptığı gibi öncülük üstlenebilseydik” diye hayıflanır. ABD’nin Fransa’yı sahneye sürüşü, “vekâleten savaş” kavramı, Libya petrolleri üzerinde oynanan oyunlar, Sarkozy’nin emperyal ihtirasları vs. ortada yoktur. Oğur, Sarkozy’den bir Hz.Ali çıkarmaya çalışır, Fransa ve Sarkozy, Libya’yı “insaniyet namına” bombalamışlardır.

Yazı en son “karısını döven kocaya ses çıkarmayan komşu” benzetmesine başvurularak tamamlanır, belli ki vicdanlar bu sefer de kadına yönelik şiddet argümanıyla vurulacaktır. Suriye isimli kadına kimse yardıma gitmemekte, hiç olmazsa zile basıp kaçmayı düşünen hükümetimizin ise bunu bile yapması engellenmeye çalışılmaktadır. BAAS rejimi, Müslüman Kardeşler, Özgür Suriye Ordusu, El Kaide, iktidar mücadeleleri vs. bir kalemde silinip gitmiştir. Esad rejimi bir kadını döver gibi kendi halkını dövmekte ve dünya bunu seyretmektedir. Tıpkı diğer argümanlar gibi bu da hakikatin üzerini bir tül misali örtmektedir ve ideoloji burada da bütün çıplaklığıyla karşımızda durmaktadır.

Her lafa ideolojilerin öldüğü iddiasıyla başlayanların en ideolojik siyasi analizleri yapıyor oluşu bir tesadüf olabilir mi acaba? Genç ve sivil olmakla övünenlerin birer mücahit haline gelişi ne kadar tesadüfse bu da o kadar tesadüftür.