Liberal-Muhafazakâr İttifak: Yolların Sonu Mu?

18/01/2011 Salı
Liberal-Muhafazakâr İttifak: Yolların Sonu Mu?

Liberal yazarların başbakanın son zamanlardaki üslubu üzerinden yaptıkları eleştiriler ve son olarak Ahmet Altan’a açılan tazminat davası, “liberallerle muhafazakârlar arasındaki ittifakın sonuna mı gelindi” sorusunu gündeme getirdi.

AKP’nin geride kalan sekiz yılı, liberallerle muhafazakârların, Türkiye’nin dünya sistemine daha derin bir şekilde eklemlenmesi ve bunun için yeni bir rejim inşa edilmesi projesinde bir araya gelmeleri, bir ittifak kurmaları anlamını taşıyordu.

Liberaller bu dönüşüm sürecinin ideolojik hegemonyasının sağlanmasında büyük rol oynadılar. Dönüşüm sürecinin söylemsel boyutunda yer alan “vesayet rejiminin sona erdirilmesi”, “statüko ile savaş”, “burjuva devriminin tamamlanması” gibi argümanlar liberal yazarlar aracılığıyla üretildi ve AKP-cemaat medyası aracılığıyla kamuoyuna iletildi.

Bu süreci kabaca iki döneme ayırırsak, ilk dönem olan 2002-2007 yılları arasında, dönüşümün esas itici gücü Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik süreciydi. AKP, AB uyum yasalarını kullanarak devlet içerisindeki kendisine muhalefet edebilecek unsurların gücünü büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Liberaller de bu sürece Türkiye’nin demokratikleşmesi ve evrensel hukuk normlarına uygun bir yönetim yapısına kavuşması gerekçesiyle destek verdiler.

İkinci dönem olan 2007 seçimlerinden 12 Eylül 2010 referandumuna kadar geçen sürede ise AB üyelik süreci değil, Ergenekon süreci dönüşümün ve yeni rejim inşası sürecinin esas gücü haline geldi. Bu süreçte başta ordu olmak üzere devlet içerisindeki dönüşümü engelleyeceği düşünülen unsurlar ve onların sivil toplum alanındaki destekleyicileri tasfiye edildiler. AKP’nin devlet aygıtını ele geçirmesi ve devletleşmesi bu süreçte söz konusu oldu. Liberaller bu sürece de, “derin devletin tasfiyesi”, “statükonun yıkılması”, “vesayet rejiminin yerine demokratik bir rejimin kurulması” gibi argümanları kullanarak destek verdiler, sürecin meşruiyetinin sağlanmasında büyük rol oynadılar.

12 Eylül 2010 referandumu ise bu sürecin taçlandırılmasıydı. Liberaller “yetmez ama evet” diyerek, AKP’nin kurduğu liberal otoriter rejimin anayasal bir statüye kavuşmasında üzerlerine düşen görevi yerine getirdiler.

12 Eylül 2010 referandumdan Haziran 2011 seçimlerine kadar geçecek olan süreyi bir tür geçiş süreci olarak değerlendirmek uygun gibi görünüyor. 12 Eylül 2010’dan sonrası, açık şekilde bir tek parti rejimine, AKP devletine işaret ediyor ve Haziran seçimleri iktidar için halkın buna cevaz verip vermemesi anlamına geliyor. İşte bu yüzden de Haziran ayına kadar geçecek olan altı aylık süre, AKP açısından bir kez daha tek başına ve mümkünse anayasayı değiştirecek bir çoğunlukla yeniden hükümet olma bağlamında büyük önem taşıyor.

Peki bu süreçte ya da sonrasında, liberallerin AKP’den desteklerini çekmek ya da AKP’nin karşısında durmak gibi bir tavır almaları beklenebilir mi?

Bu soruya Erdoğan’a yapılan “dostça uyarılar”a bakarak “evet” yanıtını vermek çok da mümkün görünmüyor.

Çünkü liberallerin Erdoğan’a ait bir üslup sorunu olarak göstermeye çalıştıkları düzenin otoriterleşmesi olgusu, Erdoğan’ı aşan bir boyuta sahip. Çünkü otoriterleşme Erdoğan otoriter bir lider olduğu için gerçekleşmiyor, dünya kapitalizminin bugünkü gereksinimlerine uygun düştüğü için gerçekleşiyor. Devlet, tüm dünyada, neoliberal politikalarla birlikte, sosyal niteliğini yitirdikçe, salt bir güvenlik aygıtına dönüşüyor. Ekonomi, siyasal karar alma süreçlerinin dışına taşınıp teknik bir mesele haline getirildikçe, parlamentolar işlevsizleşiyor ve yürütme güçleniyor. Günümüz kapitalizminde liberalizm kendisini ancak otoriter bir şekilde var edebiliyor.

Aynı şekilde emeğin güvencisizleştirilmesi, sendikasızlaştırılması, taşeronlaşması süreci, toplumsal hayatın muhafazakârlaştırılmasını zorunlu kılıyor. Bireyselleşme ve cemaatleşme el ele gidiyor, rasyonel olanın yerini irrasyonel olan alıyor.

Dikkat edilsin, liberallerin bu dönüşüm sürecinin özüne dair bir itirazları hiçbir zaman olmadı. Özelleştirme süreçlerinin, doğal olarak, hep destekleyicisiydiler. Ekonomi yönetiminin üst kurullara devredilmesinin, yine doğal olarak, hep destekleyicisi oldular. Kuvvetler ayrılığını zayıflatıp yürütmeyi güçlendiren 12 Eylül referandumuna “evet” dediler. Bundan da ötesi, referandum sonrasında, ne başbakana istediği zaman yayın durdurma yetkisi veren, ne de Anayasa Mahkemesi’ni yeni rejimin anayasal koruyucusu haline getirecek olan otoriter niteliği açık düzenlemelere seslerini çıkardılar.

Liberallerin itirazı, dönüşümün giderek daha hoyrat bir karakter kazanmasınaydı esas olarak. İçki yasağı, Ermenistan sınırındaki heykelle ilgili olarak söylenen ucube lafı, “tıksırıncaya kadar içiyorlar” açıklaması ve son olarak Galatasaray’ın yeni stadyumundaki protesto sonrası yapılan açıklamalar, liberal yazarları korkuttu, AKP’nin kontrolünü kaybetmesinden ve dönüşümün yavaşlamasından ya da durmasından korktular. Bu yüzden de AKP’yi dostça uyarmayı tercih ettiler.

Ahmet Altan’ın “romantik isyankâr” tadındaki yazıları ve başbakanın Altan’a tazminat davası açmış olması da yaşananın bir korku olduğu ve uyarıların da bu korkulardan kaynaklandığı gerçeğini değiştirmiyor. Altan, Erdoğan’ı “otoriterleşiyorsun” diye değil, “esas işini yapmıyorsun” diye uyarıyor, uyarısı dönüşümün durması korkusundan kaynaklanıyor. Günümüz Türkiye’sinde, AKP’den başka, liberallerin rüyasındaki Türkiye’yi kurabilecek başka bir güç bulunmuyor çünkü.

Kuşkusuz ki gelinen noktada AKP’nin liberallerin desteğine geride kalan sekiz yılda olduğundan çok daha az ihtiyacı bulunuyor ama yine de AKP liberalleri bir kalemde silip atabilecek durumda değil. En azından seçimlere kadar liberallerle muhafazakârlar arasında yine kimi ihtilaflara şahitlik edebiliriz ancak özellikle seçimlerden sonra, Kürt sorununun çözümü, yeni anayasa yapımı ve başkanlık sistemi tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemde, hem AKP liberallerin desteğine ihtiyaç duyacaktır, hem de liberaller durumdan vazife çıkarıp AKP’ye olan desteklerini devam ettireceklerdir.

Liberal-muhafazakâr ittifak için yolların sonuna gelindiği gibi bir tespit yapmak mümkün görünmüyor, ittifak daha uzunca bir süre varlığını devam ettireceğe benziyor.