Gezi, Ukrayna, Venezuela: Nasıl Bakmalı?

23/02/2014 Pazar
Gezi, Ukrayna, Venezuela: Nasıl Bakmalı?

Gezi direnişi, yüz binlerce insanın ilk kez sokağı ve dolayısıyla devlet şiddetini deneyimlediği, bu yüzden de sokak ve şiddet üzerinden politize olduğu bir hadiseydi.

Siyasetle bu şekilde tanışmanın kuşkusuz bir takım sonuçları oldu. Bizi bu yazı bağlamında ilgilendiren sonuç ise şuydu: Dünyanın herhangi bir yerinde, sokakta polisle çatışan insanlar görüldüğünde, meselenin içeriğine vakıf olunmasa bile, o insanlara dair bir duygudaşlık geliştirmek, onların derdiyle hemhal olmak.

Kitleler açısından bakıldığında, böylesi bir duygudaşlık ve hemhal olma hissi elbette ki kötü değildir. Aksine, kitlelerin öfkesini diri tutar, Haziran günlerini hatırlamasına vesile olur ve hiç şüphesiz “bir gün yeniden” denmesi için de bir motivasyon kaynağı oluşturur.

Kitlelerden Ukrayna jeopolitiğini ya da Venezuela’daki sınıf mücadelesini bilmeleri ve ona göre bir siyasal pozisyon belirlemeleri beklenemez, önemli olan az önce de söylediğim üzere bu olaylara bakarak kendi öfkelerini diri tutmaları ve motivasyonlarını devam ettirmeleridir. Ancak mesele siyasi özneler ve onların aydınları, kalem erbapları, yazarları, çizerleri olduğunda iş değişir orada başka bir tartışmayı, son derece politik bir tartışmayı yürütmek ve tavizsiz, çok net bir tavır almak gerekir.

Meydan fetişizmi
Türkiye solunun bir bölümünde, bir meydan fetişizmi ve bir sokak güzellemesi, “sivil toplumculuğun” yükselişine paralel bir şekilde, 80’lerden itibaren mevcut olmuştur. Burada kastettiğim fetişizm ve güzelleme, sokağa önem verme, pratiği öne çıkarma, kitlelerle buluşma değildir kastım, dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleşen bir kitle ayaklanmasına bakıp orada anında “devrimci durum” görmek ve meseleyi hem tarihselliğinden hem de sınıfsal bağlamından koparıp ona övgüler düzmeye başlamaktır.

Türkiye’yi ve dünyayı, sınıf mücadelesi ve emperyalizm temelli değil de, devlet-toplum ikiliği üzerinden okumak ve buradan hareketle, sokaktaki her kalabalığı “ceberut devlet”e karşı “sivil direniş” olarak kodlayıp, öznesinin ve hedefinin ne olduğuna bakmaksızın kutsamak, onda “özgürleştirici bir potansiyel” keşfetmek ve ne idüğü belirsiz bir devrim düşü görmek, sözünü ettiğim fetişizmin temelini oluşturur.

Meydan fetişizmiyle malul bu bakış açısı, örneğin reel sosyalizmin çözülüşünü ve Berlin Duvarı’nın yıkılışını hem insanlık hem de sosyalizm adına “hayırlı” görmüş ve selamlamıştır. Aynı bakış açısı, dünyanın farklı yerlerindeki emperyalist askeri operasyonları, barış, insan hakları ve demokrasi adına alkışlamış, “hümaniter emperyalizm”e çanak tutmuştur. Ve aynı bakış açısı, Arap Baharı’nda Tahrir’deki milyonlarla Libya’daki “muhalifler”i aynı kefeye koymuş, “Suriye devrimine enternasyonal tugay göndermek” fikrini ortaya atacak ya da “katil Rusya Suriye’den defol” diye eylem yapacak kadar akıl sağlığını yitirmiştir.

Bu bakış açısının taşıyıcılarının, yani kafalarında liberalizm adlı huniyle dolaşanların yeni duraklarının Ukrayna ve Venezuela olması hiç de şaşırtıcı değildir. Kitlelerde Haziran’da ortaya çıkan ve yukarıda sözünü ettiğim duygudaşlık halinden güç alarak ve onu açık bir şekilde manipüle ederek, Ukrayna ve Venezuela’da yaşananlara bakıp “sokağın özgürleştirici potansiyeli”nden söz etmek ve yaşananın bir devrim olduğunu söylemek, sol kılığına girmiş liberalizmin son numarasıdır. Yapılmak istenen ise her iki ülkedeki muhalif zihniyeti, yani ABD-AB çizgisine eklemlenmiş ve “liberal demokrasi” söylemini dillendiren zihniyeti, Gezi sonrası Türkiye için bir rol model olarak göstermek, Gezi’nin içini bu söylemle boşaltmaktır.

Peki ama Ukrayna ve Venezuela’da ne olmaktadır? Meselenin bizi ilgilendiren boyutu nedir? Bu noktada bu soruları yanıtlamaya çalışalım.

Ukrayna ve Venezuela: Vekâlet savaşının yeni cepheleri
Ukrayna, uzun yıllardır Avrasya coğrafyasının jeopolitik merkez noktalarından biri olagelmiştir ve Soğuk Savaş sonrası dünyadaki egemenlik mücadelesinin aldığı biçim olan Atlantik-Avrasya mücadelesinde de bu önemini korumaya devam etmektedir. Çok basitçe ifade etmek gerekirse, Batı emperyalizminin Avrasya’daki varlığı ve Rusya’nın gücünün enterne edilmesi için Ukrayna düşürülmesi gereken bir kaledir. Tam da bu nedenle Ukrayna kalesi bir renkli devrim aracılığıyla düşürülmüş, ancak sonrasında halk batıcı olmayan ve Rusya yanlısı güçleri tekrar iktidara getirmiştir.

Şimdi yaşanan süreci ise söz konusu renkli devrimin ikinci aşaması olarak görebiliriz ancak bir farkla: renkli devrimlerin ikinci aşamasında dünya siyasetine yeni bir hadise daha eklenmiştir ve bu yeni hadisenin adı “vekâlet savaşları”dır. Atlantik-Avrasya mücadelesinde, yani “yeni Soğuk Savaş”ta da tıpkı eskisinde olduğu gibi taraflar birbirleriyle sıcak çatışmaya girmekten kaçınmaktadırlar ancak emperyalizm vekâlet verdiği gruplardan kendi çıkarları doğrultusunda savaşmalarını talep etmektedir. Dün Libya’da ve bugün Suriye’de yaşanan tam da budur. Şimdi ise Ukrayna’da ve Venezuela’da vekâlet savaşının yeni cephelerinin açılmış olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Ukrayna’da sokağı elinde tutan ve halkın iktidara duyduğu haklı öfkeyi manipüle eden güçler açıkça milliyetçi-faşist bir karakter taşımaktadır. Yanı sıra muhalefetin en örgütlü kesimini oluşturan bu güçler, Avrupa Birliği ile, yani Merkel Almanya’sı ile doğrudan bir bağlantı içerisindedirler ve açık bir şekilde ABD’nin ve AB’nin Almanya merkezli dış politikasının jeopolitik çıkarları doğrultusunda hareket etmektedirler. Dahası, yolsuzluklar nedeniyle içeride bulunan renkli devrimin önemli isimlerinden Timoşenko’nun salınmasının hemen ardından yaptığı konuşmada “Ukrayna’daki özgürlük hareketi tüm eski Sovyet coğrafyasına yayılacak” demesi vekâlet savaşının bütün bir Avrasya’ya yayılacağını göstermektedir.

Ukrayna’da muhalefetin bu niteliğinden söz etmek ne halkın haklı taleplerini görmezden gelmek ne de Yanukoviç’in ya da Rusya’nın yanında durmak anlamına gelir ama şunu da mutlaka not etmek gerekir: Batı emperyalizmi ile Rusya ve Çin arasındaki egemenlik mücadelesinde taraflar eşit pozisyonda değildir. Yani bugün itibariyle dünya kapitalist sisteminin hegemon gücü ABD ve AB bloğudur. Dolayısıyla mücadelenin taraflarını aynı kefeye koyan ve çubuğu net bir şekilde Batı emperyalizmine bükmeyen bütün analizler sol açısından hatalı olacaktır. Bunun da ötesinde, tıpkı Suriye’nin bugün yaptığı gibi, bölgede emperyalizmin oyunlarını bozan ve ABD hegemonyasını sarsıp zayıflatan güçlerin varlığı, neresinden bakılırsa bakılsın, ilerici güçler açısından olumludur. Dolayısıyla yeni Soğuk Savaş’ta taraflara eşit mesafede durarak dünya kapitalist sisteminin hegemonik gücünü hedef tahtasına yerleştirmemek, radikalizm kılığına bürünmüş apolitizmden başka bir şey değildir.

Venezuela’ya gelince ise, ABD’nin Chavez’in karizmatik liderliğinin son derece belirleyici olduğu devrimi yenilgiye uğratmak için Chavez’in ölümünü bir fırsat olarak gördüğü ve Maduro’yu devirmeye çalışacağı zaten öngörülebilir bir durumdu. Sahiden de öyle oldu ve Maduro iktidarı daha birinci yılını doldurmadan karşı-devrimci operasyon için düğmeye basıldı. Hükümetin fiyat kontrolleri getiren bir yasal düzenleme yapmasının ardından, Chavezci hükümetin yoksullar yararına izlediği iktisadi politikaların “mağduru” orta sınıflar sokaklara döküldüler ve Maduro iktidarını devirmek için harekete geçtiler. Nasıl ki Ukrayna’da “muhalifler” ABD ve Almanya ile görüşmüşse, Venezuela’da da aynısı olmuş ve eylemciler muhalefetle ABD’nin görüşmeleri neticesinde eylem kararı almışlardı.

Aslında Venezuela da tıpkı Ukrayna’nın Avrasya açısından kilit önemde olması gibi, ABD’nin arka bahçesi olarak gördüğü Latin Amerika açısından aynı önemi taşımaktaydı. Chavezci devrim hem sahip olduğu geniş petrol kaynaklarını izlediği “milli” politikalar açısından bir avantaja çevirmiş, hem de yoksullara yönelik sosyal politikaları finanse etmenin merkezine yerleştirmişti. Üstelik Venezuela, dış politika açısından bakıldığında hem Latin Amerika’daki diğer sol iktidarlar açısından maddi/manevi bir dayanak teşkil ediyor, hem de Atlantik eksenine karşı Suriye, İran, Çin, Rusya gibi ülkelerle işbirliğini geliştiriyordu. Dolayısıyla Venezuela’daki sürecin de aslında bir başlangıç olduğunu, Maduro iktidarını çok daha zor günlerin beklediğini söylememiz yanlış olmayacaktır.

Emperyalizm olmadan olmaz
Gezi’de, bizzat kendisi emperyalizmin ürünü olan bir iktidarın “anti-emperyalist” bir söylemi dillendirip direnişi sürekli dış mihraklara, faiz lobisine, ABD’ye, Almanya’ya, İsrail’e bağlamaya çalışması ve “milli iradeye karşı bir darbe girişimi var” argümanını kullanması, gayet haklı olarak bu söylemin karikatürize edilmesine yol açtı. Ancak Ukrayna ve Venezuela’da yaşananlar, bu karikatürleştirmeye dair son derece ironik bir durumun ortaya çıkmasını da beraberinde getirdi. Ukrayna’da ve Venezuela’da emperyalizme işaret etmek de, yaşananların bir darbe girişimi olduğunu söylemek de “bakın iktidarın Gezi’de söylediğinin aynısını şimdi siz söylüyorsunuz, ne farkınız kaldı onlardan” şeklinde bir tepkiyle karşılandı.

Bu tepkilerin, yazının başında söz ettiğim ilk kez Gezi’yle birlikte politize olmuş kitleler tarafından iyi niyetle dile getirildiğinde anlaşılır bir yanı olduğu kuşku götürmez. Ancak söz konusu olan, Türkiye’yi ve dünyayı liberal bir perspektifle “devlet-toplum” ikiliği üzerinden okuyanların, analizlerine hiçbir şekilde emperyalizmi katmayıp, Gezi’nin “rantını” yemeye çalışmaları olduğunda, bunun hiçbir şekilde kabul edilmemesi gerektiği açıktır. Bu noktada sola düşenin iktidarın “anti-emperyalizmi”nin sözdeliğini ve sahteliğini ifşa ederken, gerek Türkiye’de gerekse dünyada yaşananları, dünya kapitalist sistemini ve emperyalizmi denkleme dâhil ederek okumakta ve bu okumayı kitlelerle buluşturmakta ısrar etmek olduğu açıktır.