Almanya’da ne oluyor?

30/09/2017 Cumartesi
Almanya’da ne oluyor?

Almanya’da geçen hafta yapılan seçimlerde, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk kez faşist bir parti Parlamento’ya girdi. Almanya için Alternatif partisi (AfD) seçimlerde %13 civarında oy alarak 80 civarında milletvekiliyle temsil edilecek. İşsizliğin ve yoksulluğun daha yüksek olduğu Almanya’nın doğusunda ise oy oranlarının  %20’yi bulduğu görülüyor.

Şu iki temel doğru olayı anlamaya başlamak için gerekli:

Birincisi faşizm her zaman işçi sınıfına karşıdır.

İkincisi, emperyalizm döneminde burjuvazi düzen partilerini bir İsviçre çakısı gibi kullanır, bazen sosyal demokratları açar, bazen merkez sağı, bazen her ikisi de yarım açık olur, bazen liberalleri, bazen de kapalı durumda tuttuğu faşist partiyi açığa çıkarır.

Çakının durumu burjuvazinin gereksinimlerine göre sürekli değişir, oysa çakının tümü de, görülen iş de burjuvaziye aittir.

Bu doğrular hata yapmayı engeller ama Almanya’da ne olduğunu anlamak için yeterli değil. Burjuvazinin faşist partiye neden yol verdiğini anlamak gerekiyor.

Bir kere Almanya’da faşizmi hak edecek bir işçi sınıfı siyasallaşmasından bahsetmek imkansız. O zaman nedeni başka yerde aramak gerekiyor.

Çok hızlı bir şekilde tarihe göz atalım:

Almanya Birinci Dünya Savaşı’nı ağır koşullarla kaybettiğinde burjuvazisi intikam hırsıyla doluydu. Ancak başında başka bir bela vardı. Ekim Devrimi sonrası işçi sınıfı ayaklanmış Almanya’da iktidarını arıyordu. İşçi, asker konseyleri, ikili iktidarlar, kanlı çatışmalar 1923’e kadar sürdü. Burjuvazi iktidarını korumuştu, ama tekrar işçi sınıfıyla siyasi olarak yüzleşmekten kurtulmak ve intikamcı/yayılmacı politikasına dönmek için faşizmi tercih etti.

Ve şunu hemen fark ettiler, eğer Sovyetler Birliği’ni ortadan kaldırmak üzere silahlanır ve hazırlanırlarsa emperyalizm dünyasında bütün kapılar görülmez bir el tarafından açılıyordu.

Yahudi düşmanlığı, ırkçı politikalar ve her türlü Nazi sapıklığı bir dolgu maddesiydi sadece, bir ulusu tepeden tırnağa silahlandırmaya ve havaya sokmaya yaradı.

Kızılordu önünde nasıl bozguna uğradıklarını biliyorsunuz. 1945’te yenilgi sonrası Almanya Kızılordu ve ABD-İngiliz kuvvetlerinin işgali altında geçici olarak paylaşıldı. Güya yapılan anlaşmada faşizmin destekçisi Alman tekelleri dağıtılacak ve devlet aygıtı Nazilerden temizlenecekti. ABD emperyalizmi çoktan Sovyet düşmanlığına başlamıştı ve kendi bölgesinde bugün hala Almanya’da iktidarda olan tekelleri korurken, Nazileri her aşamada istihdam ettiler.

Almanya sosyalizme karşı bir kale olarak ABD tarafından tahkim edildi. Anti-komünist ama sosyal devletçi, hızla sanayileşen ve demokrasi oyunu oynanan bir ülke haline geldi.

O zamandan beri ABD emperyalizminin hegemonyası altında bir emperyalist ülke olarak varlık gösterdi. Avrupa Birliği Alman-Fransız tekellerinin olduğu kadar bir ABD projesiydi. Pazar olanakları genişledi, ucuz emek gücünden yararlandılar, sermaye AB sınırları içinde özgürleşirken, İspanya, Yunanistan gibi zayıf halka adayları düzen içinde tutulabildi.

Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ve Batı Almanya’nın doğuyu yutmasıyla yeni görevler çıktı. Eski sosyalist ülkelerde kapitalizmin restorasyonu için kolları sıvadılar.

Artık sosyal demokrasiye ve işçi haklarına gerek kalmamıştı, Hartz Yasaları ile Alman işçi sınıfı bir çok hakkını kaybetti.

Buraya kadar çoğumuzun zaten bildiği hikaye Alman burjuvazisinin sinsi ve kirli yüzünü ve faşizmi daha önce niye kullandıklarını anlatıyor, ama bugün?

Şimdi görülen, 2008 iktisadi krizinden sonra Alman burjuvazisinin yeni yönelimlerini ve belki iç çelişkilerini gösteriyor bize.

Korkunç olabilirler ama aptal değiller, 2008’in daha ağır koşullarda tekrarlanacağını biliyorlar. ABD emperyalizminin bir çöküşe girdiğini de görüyorlar. Almanya önceki dönemin safralarından kurtulup gerekiyorsa bir emperyalist devlet olarak başının çaresine bakmalı diye düşünüyorlar.

Bu; avro yükünden kurtulmayı, Almanya’nın hızla askerileşmesini ve işçi sınıfının haklarının daha fazla elinden alınmasını gerektiriyor. AfD’nin yükselişi bu politikanın kendini açığa vurması olarak gözüküyor.

Zaten önce burjuvazinin içinde örgütlenmişler, sonra emekçilere dönük popülist politikaları geliştirmişler. Yabancı kökenli emekçi düşmanlığı yine bir dolgu maddesi olarak kullanılıyor.

1989’dan sonra ilk kez Parlamento seçimlerine giren ve 11 bin civarında oy alan Alman Komünist Partisi ise işçi sınıfının bağımsız hattını savunan taraflara sahip.

Birinci Dünya Savaşı öncesi burjuvazi tarafından teslim alınan ve milyonlarca üyesi olan işçi sınıfının kitle partisine göre bu çok daha fazla umut veriyor.