Kredi Tehlikesi Büyürken - Ergun Çağlayan
“Toparlanma” devam ediyor. Dünyanın hemen her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de, 2009 yılının ikinci çeyreğinde açıklanan büyüme rakamları, stok artışının sonuçlarını yansıtıyordu. Ekonomik aktörlerdeki erken iyimserleşme, kriz paniği nedeniyle sürdürülemeyecek kadar düşük seviyeye gerileyen stokların tamamlanmasını sağlamıştı. Buna özel tüketimde vergi teşviklerinin otomotiv ve dayanıklı tüketim malları sektörüne yaptığı etki eklenmişti.
‘Bu veri, yılın kalanı için ne ifade ediyor?’ sorusunun yanıtı koca bir ‘hiç.’ Ama moraller iyi! Çünkü yılın son çeyreğinde ve gelecek yılın ilk çeyreğinde bir yıl öncesine denk gelecek büyük gerilemenin “baz etkisi” yüzünden yıllık büyüme oranı pozitif rakamlara ulaşacak ve hükümet bunun havasını atacak.
Sonra 2010 yılının kasveti gelip oturacak. Ekonomik verilere bakıldığında 2010 yılının en karanlık yıllardan biri olacağı, 2009 yılında kayıt dışı kaynaklardan yaşanan sermaye akışı devam etse bile kurtaramayacağı anlaşılıyor. İşsizlik ve durgunluk kâbusunu “kriz”den saymayan şımarık iktisatçılar için bile.
Geldiğimiz noktada batık krediler ve bunların artış hızı gerçeğinden çok düşük gösteriliyor. Eski zamanların geri gelmeyeceği anlaşıldıkça, topun ağzındaki çoğu şirket belki de fitili ateşlemeyi tercih edecek. Kapasite kullanım oranında herhangi bir kıpırdanma olmadığı için yatırım eğilimi, yani kredi talebi yok. Varsa yoksa tüketici kredileri. Bunlarda ise “batığı çok ama kârı da çok” denilen dönemin sınırına geliyoruz.
Kredi kartlarından çok bahsettik. Biraz da tüketici kredilerinin diğer bir bölmesi olan konut kredilerinden bahsedelim. BDDK tarafından yayınlanan rapora göre taksitlerini ödeyemediği konut kredisinden dolayı takibe alınan müşteri sayısı, 2008 yılı Mart’ından bu yılın Haziran’ına kadarki 15 aylık dönemde tam üçe katlanarak 15 bine ulaşmış. Batığın oranı, bankacılık standartlarına göre hâlâ makul sayılıyor ama artış hızı hiç de öyle değil. İşsizliğin daha da artacağı düşünüldüğünde satışa çıkacak ikinci el konut sayısında patlama olacak demektir.
Üstelik bu, sorunun üç boyutundan yalnızca birincisi. İkincisi müteahhitlerin elindeki inşaatı bitmiş boş konut stokunun dayanılmaz düzeye gelmiş olması (yanlış hatırlamıyorsam Emlakçılar Odası bu senenin sonu için tahmini 400 bin rakamından bahsetti) ve bu yüzden müteahhitlerin kullandıkları ticari kredilerin batma ihtimalinin yükselmesi. Üçüncüsü ise birçok ülkenin aksine Türkiye’de sanayi-ticaret kredilerinde teminat olarak gayrımenkul ipoteği kullanmanın çok yaygın olması. Ticari kredilerin gayrımenkul ipotekleri, krediler patladıkça piyasaya sürülüp fiyatları olmadık seviyelere getirebilir.
Israrlı ekonomik durgunluk koşullarında bunun için bir psikolojik eşiğin aşılması yeterli olur. Bu durumda giderek inşaat maliyetinin altına bile düşen fiyatlara satılmaya çalışılan büyük bir konut stoku varken inşaat sektörünün toptan göçüşü ihtimal dışı değildir. Bir de teminat olarak kullanılan gayrımenkullerin değer düşüklüğü sonucu ticari ve diğer gayrımenkul ipotekli kredilerin geri çağrılmaya başladığını düşünün. Buyrun size Türkiye’nin “kendi krizi.”
Tüm dünyada krizin bu noktasına kadar hakim olan “parayı basar bankaları kâr ettirir sistemi kurtarırız” yaklaşımı, acil müdahale aracı olarak belki işe yaradı ama bir “ekonomik politika” olarak başarısızlığa mahkûm. Her şeyden önce para basmakla tıkanan pazarı açamıyorsunuz çünkü yatırımları, yani sermaye malları talebini harekete geçiremiyorsunuz. Tüketim mallarında yarattığınız talep etkisi ise saman alevi gibi sönüyor.
Dahası bastığınız paranın (yarattığınız parasal genişlemenin, sarsılan bütçe dengelerinin) etkisi, krizin iniş safhasında değil çıkış safhasında devreye giriyor ve tam krizden çıkıyorum derken başka birine gömülüyorsunuz. Gelecek yıllarda para çöküşü, altın fiyatlarının ve enflasyonun fırlaması gibi olgular görülmesi ihtimali arttı.
Bizde de durum böyle. Bütçe açığındaki patlama şaşırtıcı değil. Yılın ilk sekiz ayında, neredeyse dokuz katına çıkan bu açığın arkasındaki neden, gelirlerin yüzde 4,4 azalırken giderlerin yüzde 20,7 oranında artması. Bu uzatmalara herkes dünden razı: Bankalar kredi veremedikleri için devlet borçlanma kâğıtlarına yatıyorlar, AKP ise “durgunluğa çare bulduğu” havasına kapılıyor. Kaynağı belirsiz yoğun dış kaynak girişine ve artan bütçe açığına-borçlanmaya rağmen değirmen bu kadar dönüyor.
Ekonominin yeterince toparlanamaması ve kaydedilen toparlanmanın da bir seferlik olduğundan şüphe duyulması gereken faktörlerden oluşması, kaygıyı artırıyor. Kentlerdeki genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 28’i geçmişken, ekonomi yönetimi, yaz mevsimi nedeniyle yaşanan tarım-turizm dalgalanmasını işsizlik artışının sona ermesi olarak yansıtmaya çalışıyor. Haziran 2009 döneminde çalışma çağındaki nüfus geçen yılın aynı dönemine göre 875 bin kişi artarken tarım dışı istihdam 417 bin kişi azalmış durumda. Ne yazık ki hem mevsimsel, hem de krizin seyrindeki yeni safhayla birlikte altı ay sonra çok daha kötü bir tablo ile karşılaşacağız.