On Maddede İslamcı Siyaset (ya da Laikliğin Güncelliği)

27/03/2015 Cuma
On Maddede İslamcı Siyaset (ya da Laikliğin Güncelliği)

Son iki yazımda, Türkiye’de kendini solda tanımlayan kesimlerin din ile olan ilişkisinin iki uç arasında savrulduğunu ileri sürmüştüm. Bu iki uca denk düşecek biçimde, yazılardan birincisi “gerçek İslam” yarışına girmeyi, ikincisi ise “yeni ateizm” üzerinden siyaset yapmayı eleştiriyordu.

Bu yazının amacı ise, bu iki kutup arasında yer alan laiklik siyasetinin neden merkezi mücadele başlıklarından biri olduğunu ortaya koymaya çalışmak.

Kısaca söylemek gerekirse, laikliğin bugün sol siyaset için güncelliğinin en önemli sebebi, Türkiye’de tarihsel olarak neoliberalizmin derinleşme, yaygınlaşma ve meşrulaşma sürecinin İslamlaştırma siyaseti üzerinden vücut bulmuş olmasıdır. Bu durum 1980’lerden beri giderek yoğunlaşan bir seyir izlemektedir.

AKP yıllarındaki İslamlaştırma gündemi ise, Türkiye’de sağ siyaset yapmanın “şanından” olan “dini siyasete alet etmek” hedefini çoktan aşmış; ülkemizde piyasa temelli dönüşüme ve jeopolitik hırslara ivme katan en başat toplumsal, ideolojik ve kurumsal “yerel değerlerden” olagelmiştir.

İslamlaştırmanın neden bugün düzenin yapıtaşını oluşturduğunu (dolayısıyla toplumsal muhalefet yapabilmek için neden laikliğe ihtiyacımız olduğunu) on maddede açıklamaya çalışabiliriz:

1) Emek-sermaye çelişkisinin yumuşatılması: İş kazalarının kader-fıtrata bağlanması, İstanbul Müftülüğü’nün “tedbirde aşırılık Allah’a güveni sarsar” açıklaması, Soma’ya gönderilen irşat ekiplerinin “isyan etmeyin, cennete gidemezsiniz” telkininde bulunması buna yalnızca birkaç örnek.

2) Sınıf yerine tarikat temelli örgütlenme: İlk maddeye paralel olarak, patronla işçinin aynı gemide olduğu fikrinin tarikat örgütlenmeleri ile pekiştirilmesi; eşitsizliklerin bu yolla meşrulaştırılması. Dolayısıyla sınıf bazlı örgütlenme ve mücadele biçiminin zayıflatılması.

3) Hak mücadelesi yerine lütuf-biat kültürü: Belediyelerle ortak çalışan İslami yardımlaşma ağlarının, iktidara destek ve dinî itaat koşuluyla halkı sadakaya muhtaç kılması. Sosyal refahın kamusal değil, din üzerinden ve “himayecilik” ilişkileri ile kurumsallaşması. Hak talebi ve örgütlülük üzerinden ilerleyen temel vatandaşlık pratiklerinin bu yolla geriletilmesi.

4) Eğitim ve diğer pedagojik müdahaleler: İlk üç maddede sayılan “pasifleştirme” etkilerinin gelecek nesillere aktarımı için, MEB Şurası’nın deyişiyle “anaokulundan başlayarak farklı bir hayat tarzını” yerleştirmek. Bunun yanında, Diyanet’in bakanlıklarla yaptığı anlaşmalar sayesinde dinselleşmenin aile, sağlık, adalet gibi gündelik yaşamın diğer alanlarına taşması, çeşitli hizmetlerde belirgin hale gelmesi.

5) Kadının kamusal alandan dışlanması: Ucuz emek kaynağı olarak sömürülmesinin yanında, kadının dinle gerekçelendirilen bir “annelik” güzellemesi üzerinden tanımlanması; toplumsal iş gücünün yeniden üretimine yarayan ev işlerine ve doğurganlığa hapsedilmesi. Bu dar çerçevenin dışına çıkan/çıkma potansiyeli olan kadınlara uygulanan şiddetin meşru ve hatta gerekli görülmesi.

6) Mekânsal tahakküm ve rant: Kentsel mekânın piyasacı, dinsel, otoriter ve polisiye kaygılar ile dönüştürülerek toplumsallığın ve örgütlü mücadelenin kırılmaya çalışılması. Bunu yaparken “alkollü”, “kızlı-erkekli” toplumsal alanların ve laik-tarihsel sembollerin budanmasına öncelik verilmesi; aynı zamanda dev yatırım ve rant fırsatlarının yaratılması. Doğanın metalaşmasına “Allah’ın nimeti” argümanıyla destek çıkma.

7) İktidarın ve liderinin kutsallaştırılması: “AKP Allah’ın bir lütfudur”, “AKP Allah’ın yardımıyla iktidara geldi”, “Başbakan’a dokunmak ibadettir”, “Allah’ın vasıflarını toplayan lider”, “İkinci peygamber” gibi çıkışlar ile siyaset ve toplum üstü bir kudrete talip olma. “Karizmatik” liderliğin sıradanlaşmasını dinî kutsama ile engellemeye çalışma.

8) Bir yönetim stratejisi olarak dinsel kutuplaşma: Cuma hutbelerinde “yeni Türkiye’nin önünü kimse kesemeyecek” denme noktasına gelecek şekilde, Sünni kodlara aykırılık üzerinden tanımlanan bir “vatan hainliği”, “içimizdeki düşmanlar” destanından beslenme. Bunun üzerinden ilerleyen komplo teorilerinin faşizan yönetim stratejisi olarak sıradanlaşması.

9) Dinin adli baskı aracı haline getirilmesi: Bir önceki maddenin tamamlayıcısı olarak, “dini değerleri aşağılama” (TCK 216/3) suçlamasının her türlü toplumsal muhalefeti sindirmek için etkin biçimde işlevselleştirilmesi. Bunun tam aksine, diğer mezheplere ya da inançlara/inançsızlığa açıkça küfredilmesinin resmi ağızlarca destek görmesi.

10) Saldırgan dış politika kılıfı: Ortadoğu’da izlenen yayılmacı siyasetin Sünni İslam üzerinden aklanması (Suriye’ye müdahale, IŞİD’e destek, vb.) Belirli bir dinin temsilciliğini üstlenerek emperyalist siyasetin bölgede arabuluculuğunu yapmak. Türbe olayında görüldüğü üzere şovenist açılımların ideolojik koordinatlarının da din üzerinden kurgulanması. Bununla bağlantılı olarak Osmanlıcı efsanenin içeride kutsallık ihtiyacına malzeme üretmesi.

Bu ve benzeri örnekler, İslamlaştırma siyasetinin AKP iktidarı için “gündem değiştirmeye” yarayan ikincil bir başlık değil, neoliberal piyasa mekanizmalarına ve bölgesel siyasete payanda olduğu ölçüde toplumsal formasyonun en merkezi girdilerinden olduğunu gösteriyor.

Dolayısıyla bugün laikliği mücadele başlıkları arasında kabul etmeden piyasacılığa, otoriterleşmeye, iç/dış savaş çığırtkanlığına ya da benzeri toplumsal yıkımlara karşı anlamlı ve tutarlı bir duruş sergilemek mümkün değildir.

Zira atılmaya çalışılan her özgürlükçü, kamucu, eşitlikçi, aydınlanmacı adım; bu on maddede özetlenen süreçlerin en az bir tanesini ister istemez karşısında bulacaktır.