Büyük projenin küçük taşeronları ya da birilerinin Suud-i Türkiye hayali

05/09/2012 Çarşamba
Büyük projenin küçük taşeronları ya da birilerinin Suud-i Türkiye hayali

Amerikan emperyalizminin "Büyük" Ortadoğu Projesi'ni hayata geçirmek için bölgede çok sayıda taşeron gerekiyordu. Proje aslında öylesine büyüktü ki, ne projenin sahibinin ne de tek bir taşeronun başarabileceği bir iş değildi. Üstelik bu proje, büyüklüğü nedeniyle başka emperyalist güçlerin de ilgisini çekiyor, her ilgilenen de projeden kendisine bir pay çıkarmanın yoluna bakıyordu. Dolayısıyla, çoğu aklı başında insanın gördüğü gibi, bölgede çok sayıda küçük taşeron türetildi. Kimisi birlikte çalışacak, kimisi birbirine hasım olacak, böylece birbirlerini dengeleyerek, bir diğerinin aşırı büyümesini ve haddini aşmasını engelleyecek küçük taşeronlar.

Doğal olarak cemaat, siyasal parti vb. çeşitli örgütlenme biçimleriyle kendisini gösteren bu taşeron oluşumlar için liderlere de gereksinim vardı ve bunlar da hızla yaratılmak zorundaydı. Projenin asıl mimarlarının sözünden çıkmayacak liderler, her boydan yöneticiler!.. Bunlar da, bir dizi üstü örtülü yada açıktan politik desteğin yanısıra, kimi kaynaklardan pompalanan büyük paralarla ve o sayede satın alınan medyanın cilasıyla karizmaları parlatılarak sahneye sürüldüler. Daha öncelerden bilinen az sayıda politikacı, cemaat lideri ya da aşiret reisleri de hem iktidar vaadiyle, hem de somut parasal çıkarlar sağlayarak satın alındı. Irak'a birinci emperyalist silahlı saldırı öncesinde türeyen sözüm ona muhaliflerden başlayarak, çok çabuk kışa dönüşen Arap (son)baharının ardından durup dururken ortaya dökülen "lider"lere dek, son otuz yıldır, kendi ülkem de içinde olmak üzere, bu büyük projenin kapsadığı tüm ülkelerde gözlemleyebildigim bundan ibaret.

Ne var ki, her yerde “büyük” projelerin “küçük” taşeronlarla hayata geçirilmesi mümkün olmuyor. Küçükler ne denli büyük destek görürlerse görsünler, bir gün kendi boyutlarına uygun dar sınırlarına tosluyorlar. Orada patinaj yapmaya başlıyorlar. Türkiye'de de bu döneme yaklaşıyoruz. Birinci Irak saldırısı öncesi, ABD'nin bir yanda dinler arası çatışkıları ve Hristiyan aleminde islam düşmanlığını körüklerken, diğer yanda, değişik ülkelerde oldugu gibi Türkiye'de de altına kriko yerleştirdiği din simsarlığı, ona bağlı oluşumlar ve başlarına yerleştirilmiş çakma liderlerin sınırları görünmeye başladı.

Bu büyük projenin pazarlama sunumlarına göre, bir islam ülkesi olarak Türkiye'de demokrasi hızla ilerletilecek ve böylece tüm İslam alemine bir örnek oluşturacaktı. Batı Avrupa ülkeleri de vakit kaybetmeksizin bu koroya katıldı ve hep birlikte, AKP'ye ve başına getirilen liderlerine alkış tutmaya başladılar. Olukla akıtılan paralar, bir anda her şeyin ekonomi ile açıklanması ve tabii cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir vurgun ve talan dönemine girdi ülkemiz. Ne var ki, bu amaçla görev alan küçük taşeronların ne dünya görüşü ne de siyasal deneyleri buna uygun değildi. Demokrasiyi ilerletecek olanlar, önce kendi siyasal oluşumlarından başlayarak lider sultasına, hötsötcülüğe yöneldiler. İktidarlarını sağlamlaşırdıklarını sandıkları ölçüde bakış açıları daraldı. Bir yanda cüzdanlar şişerken, diğer yanda cila dökülmeye, altında saklı asıl malzeme ortaya çıkmaya başladı. Oyunda rol verilenlerin ezberi bozuluyor, herkes aslına rücu ediyor.

Şu ana dek gelen sonuç ortada: Sürekli asık suratla, çatık kaşlarla dolaşan, çevresine tehditler yağdıran, herkesi azarlayan, aslında politikacı değil, her an zorbalığa başvurmaya hazır külhanbey görüntüsü veren bir başbakan. Ve her söylemi ve her eylemiyle yeni bir gaf altına imza atarak gerçek karakterini ve kalitesini, bilinçaltında sakladıklarını açığa vuran takım arkadaşları.

Nesnel olarak sınırlarına gelip dayandılar, ama kendileri bunun farkında mı bilmem. Çünkü geçen iki seçim döneminde egoları öylesine cilalandı ve şişirildi, etraflarına o kadar çok çıkarcı, bu furyada bir parça da kendi cebini doldurmaya çalışan tufeyli birikti ki... Böylesi bir fanusun içine düşenlerin gerçekliği kavramaları artık zor, neredeyse olanaksızdır.

Büyük projenin küçük taseronları, Türkiye'yi İslam ülkelerine bir örnek, bir lider yapmak üzere yola çıkarıldılar. Güzel de, örnek olmak için kendine özgü olmak gerekiyor. Büyük işler başarabilmek için, laf cambazlığında değil, gerçekten büyük düşünmek gerekiyor. Ayrıca, çok kendine özgü olmak gerekiyor. Kısacası, büyük kişilik olmak gerekiyor. Bu nitelikler emperyalist odakların sentetik cilasıyla, think tank'lerinin önerdiği planlarla, görevlendirilmiş danışmanların tavsiyeleriyle olmaz, olamaz! Sonuç nedir?

Kendileri örnek olmak bir yana, başka bir örneğin peşine takıldılar ve ülkemizi Suudi Arabistan'a benzetmeye kalkıyorlar!

Türkiye bu dar ve küçük kafalardan çıkan taklit kalıba sığar mı?

Bir Osmanlı'ya dönüş tutturdular. Halkımızın tarih bilgisinin eksikliğine, okullarda dayatılan uyduruk tarih yazılımlarına güvenerek, bir yandan din pazarlamaya, bir yandan da “büyük Osmanlı'nın mirasçısı, büyük ülke” hikayesiyle insanları uyutmaya kalkıyorlar. Başbakanın kendisi de padişah havalarına bürünmeye başladı. Aslında kimdi bu padişahlar, neydi hayalini kurdukları bu Osmanlı devleti?

En güçlü ve en büyük şöhret sahibi padişahı olan Süleyman'ın bizzat çöküşünü getirecek ilk adımları attığı ve onu izleyen yıllarda adım adım yozlaşan, çürüyen ve doğal olarak küçülen, sonuçta bizzat padişah ve halifesi tarafından anahtarı Batılı sömürgecilere teslim edilmiş bir köhne imparatorluk mu? Yoksa giderek sıklaşan dönemlerde Bizans'tan devralınmış, Avrupa ülkelerinden ithal edilmiş entrikaların (Valide Sultan'ların hemen hepsi buralardan gelmişti) esiri olmuş, harem dairesinden idare edilen bir devlet mi?

Çoğunluğu kardeş katili, kimisi meczup, şizofren, kimisi alkolik, kimisi uçkur düşkünü olup, hamamda cariye kovalarken düşüp ölen, kimisi de çocukken anasının eteği altında tahta çıkmış, ama hayatında haremin dışına çıkmamış garibanlar mı? Dahası da var: Kimi din simsarlarına göre, Türkiye İslam dünyasına örnek olurken, başbakanı da tüm islam aleminin lideri olacakmış ("Van minut" diyerek).

Giderek padişahları ucube, devleti çöküntü hale gelmiş, Batılı somürgecilerin alay konusu ederek “hasta adam” adını taktıkları bir imparatorluğun hayalini millete yutturmaya, salt saptırmalar üzerine kurulmuş bir masalla ülkeyi yüzyıllar gerisine götürmeye çalışıyorlar.

Türkiye bu dar ve küçük kafalardan çıkan hastalıklı özleme sığar mı?

Büyük projenin küçük taşeronları... Bu sorulara yanıt vermeye çalışırlarsa, belki nerede olduklarını ve nereye doğru yol aldıklarını görüp, "dur!" diyerek kendilerini kurtarabilirler.

Bu soruların yanıtını bilenler... Eskiden bu yana bildikleri yanıtları bir an önce anımsar ve en yüksek sesle haykırırlarsa ülkemin bu gidişine bir "dur" denebilir.