Proudhon üzerine (II)

01/06/2010 Salı
Proudhon üzerine (II)

Daha önce yazmıştık. Neden Proudhon? Türkiye'de son zamanlarda anarşizm daha çok tartışılır oldu. Aslında yeni solun Türkiye üzerine siyasal önermelerinde anarşistlerin, özellikle Proudhon'un gölgesi çok fazla. Bu yazı hem bu savı kanıtlamaya hem de Proudhon'un makalelerinden yeniden bir okumayı amaçlıyor. Aslında Proudhon'un bir çok alanda çok ilerici fikirler ürettiğinin de belirtilmesi gerekiyor.

Jacques Muglioni'nin Proudhon'un yazılarından derlemesinde yer alan “La justice sociale” (sosyal adalet) adlı bölüm, geçen hafta bahsedilen Proudhon'un siyasal fikirlerini daha iyi anlamamıza neden olacak. Proudhon bu makalesinde Rousseau'nun toplumsal sözleşmesini eleştiriyor ve kendi toplumsal sözleşmesini anlatıyor. Rousseau'da toplum adına konulan kuralların bireysel hak ve özgürlüklerin önüne çıktığından yakınan Proudhon, kendi alternatif toplumsal mutabakatının ise kişilerin özgür iradelerine önem veren ve doğrudan onların isteklerine yönelik bir yapı olduğunu söylüyor. Proudhon'a göre insanların birbirleriyle çıkar ilişkisine girdikleri vasıta ticaret. Bu bakımdan klasik iktisatçılardan farklı düşünmüyor. Smith'de ticaretin sosyal dengeyi sağlamada önemli bir rol olduğunun hakkını teslim eder. Proudhon'un ticaretinde insanın insan ile karşılaştığı ve karşılıklı eşit bir mübadele sürecini ifade ediyor. Rousseau'nun tepeden inmeci, insanları genel toplumsal kurallara uymaya iten bunun içinde temsili bir vekalet sistemi içine hapseden hukuki toplumsal sözleşmesinin yerine, insanların hür iradeleriyle gerçekleştirdiği ticaret'i önemsiyor. Ama tabii Smith'in tersine ticari sürecin bir toplumun zenginleşmesine yetmeyeceğini de farkına varıyor. O zaman öyle bir sistem olmalı ki alım satım esnasında hem alıcıyı hem satıcıyı korusun. Kısacası alanın ve satanın karşılığını alabilme kaygılarını ortadan kaldıran ve iki tarafı da memnun eden korumacı bir ticari sistemden bahsediyor. Klasiklerde veya merkantilistlerde olduğu gibi korumacılığa ulusal bir anlam yüklemiyor. Onun kastettiği şey, emekçileri ticaretin dezavantajlarından korumak oluyor. Onun içindir ki, Proudhon'un sosyal sözleşmesi emekçinin haklarını ve özgürlüklerini garanti eden bir sözleşmeden ileri gitmiyor. Bu açıdan Tocqueville'in ABD için yapmış olduğu demokrasi ve özgürlük tarifine uyuyor. Yani kısacası Tocqueville'e göre ABD'deki emekçiyi 19 yüzyıldaki Avrupa emekçisinden daha fazla özgür kılan şeyin çalışma kontratının olmuş olmasıdır. Böylece işveren ile emekçi arasında özgür bir akit imzalanmıştır. İki tarafta istediği vakit bu anlaşmadan hür iradeleriyle çıkabileceklerdir. Proudhon'un da emek özgürlüğünden anladığı ve Rousseau'nun toplumsal sözleşmesine karşı çıkmasındaki temel argümanlarını liberal görüşler besliyor. Ama öte yandan emekçileri koruyan bir çeşit sendikacılığı da, korporatist bir yapılanmayı da beraberinde savunuyor. Proudhon'un bireycilikle, piyasa ile, ticaret ile, rekabetçilikle pek bir sorunu olmadığını görüyoruz. Onun asıl meselesinin Kapitalist sürece karşı emekçilerin daha fazla korunmasını sağlamak üzerine olduğunu görüyoruz. Bu yaklaşımın altında merkezi otoritenin insanlar üzerinde kurduğunu iddia ettiği tahakküm'e karşı durması yatmaktadır. Proudhon'un demokrasi tanımımda da aynı şeyi görürüz. Demokrasi ona göre bir vekalet rejimidir ve seçilen ile seçmenler arasında hiçbir organik bağ bulunmamaktadır. O zaman bu durum belli bir süre sonunda vekillerin toplumdan soyutlanıp, onu tahakküm altına almasına vesile olacaktır. Tüm bu gelişmelerin birincil nedeni merkezi siyasi yapılanma ile Rouusseau'cu toplum yapısıdır. Bu baskıcı yapının karşılığını bulacağı siyasi bir gücün var olması gerekmektedir, bu da yardımlaşma kurumlarıdır. Amaç tek taraflı tahakküm'ün gücünü kırmaktır. Rousseau'cu baskıcı toplum yapısı meşruiyetini hiyerarşik aile yapısından almaktadır. Ataerkil baskıcı aileler, Rousseau'cu cumhuriyet modeline hem ilham vermektedir, hem de kolayca kabul etmektedir. Oysa aile kurumu dahil olmak üzere, her yerde karşılıklık ilkesi olabilmesi gerekir. Rousseau'cu cumhuriyette ve burjuva demokrasilerinde merkezi siyasi otoritenin ve seçilen vekillerin sınırsız yetkileri bulunmaktadır. Demokratik de olsa yapılan seçimler sonrası oluşan bu kontrolsüz siyasi gücün mutlaka karşı kontrol mekanizmalarının kurulması gerekir. Yoksa Cumhuriyet sadece ona hizmet edenlerin rejimi olacaktır. Ona karşı olanlar ise en şiddetli bir şekilde cezalandırılacaktır. Rousseu'cu cumhuriyet hem meşruiyetini çoğulcu parlementer sisteminden almakta hem de genel kamuoyunun meylettiği fikirlere karşı gelenleri de, gene buradan aldığı güçle, şiddetli bir şekilde cezalandırma yoluna gitmektedir. O zaman parlamentarizm hem baskının, hem de cezaların önünü açmaktadır. Bu sürece karşılık Proudhon yardım derneklerinden mütevellit korporatist yapıyı benimser. Faşist Musolini'nin korporatizme ne kadar önem verdiğini bilmekteyiz. Aslında her iki yapının birbirine yakın olduğunu söylemek ve Proudhon'u Musolini ile özdeşleştirmek Proudhon'a ve anarşistlere haksızlık olur ama Faşizm'in hoşuna gidecek fikir bağlarının anarşizm'de olduğunu da kısmen de olsa söyleyebiliriz. Bunlardan ilki her ikisinin de liberalizmin felsefesi olan doğa kanunlarına bağlı olduklarıdır. Zaten Proudhon'cu özgürlüğün arkasında bu bireyci, egoist, rekabetçi yapı yatar. Tek farkı insanın doğasında olduğu iddia edilen bu özelliklerin merkezi siyasi güce karşı kullanabilmesinin önünü açmaktır. Yani insanın kendisinin değişimi ile ilgilenmek yerine, insanın, özellikle emekçilerin haklarını siyasi iradeye karşı koruyan bir mekanizmanın oluşturulması gerekir. Bu sorunu korporatizm yani bir çeşit lonca tipi örgütlülük halledecektir. Bu yapılanma o sektörde çalışan emekçilerin üretikleri ile tükettikleri arasında bir denge gözetecek ve emekçinin sömürülmesine olanak tanımayacaktır. Herkesin yönetime iştirak ettiği bir yapıda, kimse kimsenin üzerinde bir tahakküm kurmayacaktır. Dolayısıyla herkes kendi bireysel çıkarları doğrultusunda üretim ve tüketimlerini planlayabileceklerdir. O zaman bu yardımlaşma kurumları Rousseau'cu devlet gibi tepeden inmeci değil, tersine herkesin iştirak ettiği ve herkesin aynı zamanda eşit olduğu bir yapıya sahiptir. Aslında Proudhon'un bahsettiği lonca sistemi Quesnay'in İktisadi Tablosuna benzemektedir. Her ikisinde de ister üretimde olsun ister tüketimde önemli olan alınan karşılıktır. Her üretimin ve her tüketimin bir karşılığı olması gerekir. Bu bağlamda sermaye birikimine dayalı olmayan fonksiyonel bir üretim sisteminden bahseder. Yalnız Quesnay tarzı korumacı iktisadi modellerde de, Proudhon'un söylediğinin aksine bir kazanan olacaktır her zaman. Kısacası mütekabiliyetlik ilkesinin ekonomide tam olarak işleyebilmesi içinde buna müsaade edecek olan bir sermaye birikiminin ya da rantın var olması gerekir. Kapitalizmde emek sömürüsüne dayalı sermaye birikimi olduğu için Proudhoncu anlamda işçi ile sermayedar arasında tam eşitlik ilkesi yoktur. İşçi sermaye biriktiremez örneğin. Ama fizyokratlarda toprağın kendisinin değer üretmesidir ve bu değer toplumda üretici ve tüketiciler arasında eşit paylaşılmaktadır. Yalnız bütün bu eşitlikçi sürecin devamını sağlayan bir kesim vardır: o da toprak aristokrasisi. Onun toprağını kiralaması sayesinde topraktan değer (Marksist anlamda artı-değer değil) elde edilmektedir. Fakat buna karşılıkta, toprak sahibi de kira almaktadır. Dolayısıyla çalışmadan bir gelir elde eder, yani rant elde eder. İşte bu gelirdir, ekonomiyi her seferinde döndüren. Yani kısacası Quesnay'de sermaye birikimi yoktur ama rant vardır. Aynı rantçı yapı Proudhon'cu korumacı korporatist yapıda da mevcut olabilir.

Proudhon rekabetçidir, ve bu bağlamda iş güvenliğinden yana değildir. İnsanı özgürleştiren rekabetçiliktir. Bunun da insanlar üzerinde bir bedeli bir faydası olması gerekir. Tersine iş güvencesi veya rekabetçilikte sınır koyma, hür insanların faaliyetlerini kısıtlama olarak adlandırır. Rekabet en iyinin kazanmasına yol açacaktır. Güvenceler ise kötü'yü koruyacaktır. Bu açıdan kapitalist iş bölümünü desteklemektedir. Hatta ona göre rekabetçiliği kısıtlamak özgürlüğü kısıtlamaktır.

Son olarak federalizm yanlısı olması ancak ademi merkeziyetçi bir sistem ile merkezi siyasi otoriteye karşı bir güç oluşturulabileceğine olan inancından kaynaklanır.

Proudhon'un yukarıda atıfta bulunduğumuz eserlerinde yapılan okumalar aslında bize Türkiye'deki bugünkü sol liberal çevrelerin söyledikleriyle neredeyse bire bir örtüştüğünü göstermektedir. Piyasacılığın sorgulanmaması, devletçiliğin, kamuculuğun yerilmesi aslında Proudhon'un 19'uncu yüzyılda Cumhuriyetçi Rousseau'ya karşı yürüttüğü argümanlara benzer. Günümüzde özelleştirmeleri sol adına savunanlar eminiz ki Proudhon'dan çok fikir çalabilirler. Ya da eğitimde iş güvenliğini kendine dert edinmeyenlerin yine imdadına Proudhon gelebilir. Fakat aslında gözden kaçırmamak gereken önemli bir husus vardır: Proudhon hem özel mülkiyet karşıtıdır, hem de kamucudur.