Piyasacılık Anlayışının Getirdiği Kriz ve Gözyaşı

05/10/2008 Pazar
Piyasacılık Anlayışının Getirdiği Kriz ve Gözyaşı

90'lı yıllarda neo-liberal politikaların şekillendirdiği ekonomide piyasacılık anlayışının getirdiği en önemli değişiklik toplumda tüketim furyası yaratması olmuştur. Öyle ki ABD ve Türkiye'de tasarrufların GSMH içindeki payı hızla azalırken, kredi borçlarının GSMH içindeki payı aynı oranda artmaktadır. Bu arada piyasalarda artan fonlar, hisse senedi, tahvil, eurobond, yüksek banka faizleri gibi araçlardan paradan para kazananların fonlarıdır ve bankaların bu havadan birikimleri uzun vadeli yatırımlarda kullanma olanağı pek yoktur. Çünkü ilk olarak spekülatörün sanayi yatırımını bekleyecek sabrı da zamanı da yoktur. İkinci olarak aynı şekilde sanayici de kısa vadeli krediler kullanarak uzun vadeli yatırımlara girmek istemeyecektir. O zaman vurguncu için çözüm bankanın en karlı ve en risksiz alanlarda onun adına parasını değerlendirmesidir. O risksiz ve kârlı alanlar ise özel tüketimdir. Konut gibi, araba gibi, mobilya gibi tüketim harcamalarını teşvik edici düşük faizli krediler, hem atıl fonlara hızla müşteri bulacaktır, hem de emekçilerin bu fonlardan tüketim anlamında yararlanmasını sağlayacaktır.

Özel tüketimi pompalamanın hem alıcısı vardır, hem de satıcısı vardır. Alıcısı emekçilerdir, çünkü doğal olarak daha fazla tüketmek isterler, böylece kredi kartları ve ucuz krediler vasıtasıyla tüketme olanağına sahip olacaklardır. Ama tek farkı, tüketim kredileri kullanan emekçilerin bankalara, finansal kuruluşlara beraberinde borçlanmaları da artacaktır. Özel tüketimin satıcısı yani pazarlayıcısı ise siyasi iktidardır. Bu şekilde sosyal devleti yok eden, fakirler için fak-fun-fon gibi fonlar icat eden, emek sömürüsünü hızlandırıcı tüm iktisadi tedbirlerin önünü açanlar, toplumun borçlanarak tüketmesini çok sevecekler ve destekleyeceklerdir. AKP iktidarında olduğu gibi siyasal iktidar ile piyasalar aynı paralelde hareket etmektedirler.

Öte yandan özel tüketimi teşvik etmenin diğer ayağı da kamu tüketimini kısmaktan gelir. Piyasacılık mantığına göre kamu kuruluşları piyasa anlamında verimsiz işlediğinden, yani sermayedara çalışmadığından ona kârlı alanlar açmadığından mümkünse ortadan kaldırılmalıdır, tümüyle tasfiye olmalıdır. Çünkü ancak o şekilde sermayedarın daha fazla kazanç sağlayacağı alanlar daha fazla çoğalacak, piyasalara güven artacak ve daha fazla fon ülke ekonomilerine dağılacaktır. Çünkü spekülâtörler paradan para kazanmak için bankalara yatırdıkları paranın en iyi şekilde, yani risksiz ve piyasa anlamında verimli alanlarda kullanılacağına daha çok emin olmaları gerekir. Bu güvenin tesis edilmesi de kamunun tüketiminin azalmasına bağlıdır.

Bu sürecin emekçiler üzerinde iki sonucu olacaktır. İlki gittikçe daha fazla bankalara borçlanacaklardır. Bu bağlamda onlara bağımlı hale geldiklerinden dolayı, emekçi vasıflarını yitirme pahasına borçlarını ödeyebilmek için borcu verenler tarafından başka işlerde çalışma zorunluluğuna itileceklerdir. İkincisi ise, emekçinin az da olsa rahatını sağlayan okul, sağlık, sosyal güvenlik, iş yerinde kreş gibi sosyal hizmetlerin, kamu harcamalarının kısılmasından, şirketlerin uluslararası rekabete daha fazla açılmasından dolayı gün geçtikçe daha fazla tırpanlanmasına neden olacaktır.

ABD'deki güncel kriz, bir kere daha piyasalara güvenilmemesi gerektiğini göstermiştir. Çünkü aslında işler kötüye gittiği vakit yakasına yapışabileceğiniz "piyasa" diye bir kurum yoktur. Çünkü piyasa sadece "aracıdır" ve sermayenin çıkar birliğini sağlar. Sanal olmayan gerçek olan ise sermaye ve aralarındaki çıkar birliğidir. Dolayısıyla günümüzde birilerinin yakasına yapışılacaksa o da sermayenin yakasıdır. Oysa ABD'de olduğu gibi, 2000-01 krizinde Türkiye'de olduğu gibi, kriz sonrası her zaman emekçinin yakasına yapışılmıştır. Devlet sermayedarını koruyacak, batan paralarını kendi cebinden ödeyecek daha sonra da emekçiden vergiler yoluyla toplamaya başlayacaktır. Piyasayı çünkü devlet kurtarmıştır, devleti de vatandaş kurtaracaktır.

Günümüz ABD'nin finansal krizine gelirsek, bu kriz basit bir hedge fund krizi değildir. ABD krizi finans sermayenin yapısal bir krizidir. İlk neden olarak yukarıda değinildiği gibi piyasacılık ideolojisi son 25 yılda tüm ülkeleri sarmıştır. Türev piyasalarında, para piyasalarında bulunan yeni teknikler, riskleri azaltmakta dolayısıyla paradan para kazanmanın verimliliğini arttırmaktadır. İkinci nedeni bankaların asıl amacı olan iktisadi faaliyetleri finansman rolünü bırakıp piyasanın daha fazla emrine girmeleridir. Bu yeni süreç de, bankalar daha fazla piyasalara bağlı olduklarından, riskleri de piyasalara daha kolay bırakır olmuşlardır. Bu durum bankaların daha fazla kredi açarak daha fazla para yaratmalarına neden olmuştur. Üstelik daha önceki krizlerde olduğu gibi en son tahlilde, siyasi iktidarların ve ülke merkez bankalarının devreye girerek para basacak olmaları, bankaların daha fazla açılmalarına neden olmuştur. Ama tabii yaratılan krediler, üretken alanlar yerine üretken olmayan, tüketime yönelik faaliyetlerin finansmanında kullanılmak üzere açılmaktadır. Ülke Merkez Bankalarının gittikçe azalan para politikaları ile para arzı üzerinde kaybettikleri kontrol, piyasaların ve yabancı sermayenin istedikleri şekilde at koşturmalarına olanak sağlamıştır. Hedge Fund krizi diye bilinen ABD krizi artık sadece gayrimenkul yatırımları ile ilintili değildir. Yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı artık tüm ekonomik sektörleri içine alan bir yapı barındırmaktadır. Yapısal özellikler taşımaktadır. Bu durum finans kapital'in ciddi bir biçimde sorgulanması için de fırsattır.