Ömr-ü Hayat

22/07/2018 Pazar
Ömr-ü Hayat

Temmuz’un ortasını geçtik diyeceğim, eee geçtik evet, ne var bunda, diyeceksiniz? Parmaklarımla ay hesabı yapacağım, hesap yapmaya gerek yok 7. ay diyeceksiniz, ben o değil, onu yaparken başka bir sürü “şey”i de hesaplıyorum, diyeceğim. Bütün o bir, iki, üç… diye saymalarda neler gizli, ne gizli sevinçler, ne gizli hüzünler, ne umutlar, ne beklentiler var diyeceğim. İşte o zaman susacaksınız. 

Susun bence de. 2018’den 7 ay gitmiş, bu rakamı da hiç sevmem, en iyisi yazıyla yazmalı, yedi…  Yedi kocaman ay, yedicik bir zaman dilimi, ömr-ü hayatımızda belki bir su damlası, belki de azgın bir sel. Yeni yıl yazımı hatırlatacağım, sevmediğim Aralık ayını yerden yere vurduğum, kollarımı açarak Ocak’ı kucakladığım yazı…  Üstünden geçmiş bir yedi ay. Yaz sıcağında kış serinliği, zamana ve hayata dair düşündüren… http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ayse-sule-suzuk/golge-oyunu-224016

Şimdi haliyle kendi yazıma atıf biraz garip mi oldu desem. Siz yaz mevsiminin yapış yapış sıcağında tuhaf sayıklamalar da neyin nesi diyebilirsiniz. Hakkınız.  Bazen diyeceğim bir yazının dile gelmesi günler alıyor. Kendi kendimle söyleşmenin ardından bir türlü çıkamayan sözcüklerin uçuşması ve neden sonra kendilerini kapıp koyvermeleri için böylesi girizgâhları seviyorum.

Ne bileyim… 

Mesela ölümler takılıyor aklıma bu aralar.  Genç ölümler, yaşlı ölümler, çocuk ölümler, haksız ölümler, cinayetler… Yüzler, sesler, hikâyeler. Ama hepsinde asılıp kalan bir yarım kalmışlık. Kiminin yarım kalmışlığı bir meydan okuma, kimininki yarından alacaklı; suskun ve kırgın. 

Hayatlarımız nedir hakikaten? Yarına yetişme telaşı içinde geçip giden, bugünü ıskalayan, Gülten Akın’ı hatırlayarak, “durup ince şeyleri düşünmeye” bir türlü vakit bulamayan, erteleyen, erteleyen, erteleyen. Oysa bugün, şimdi, şu an ertelenemeyecek kadar değerli, derin, kıvamlı… Yarın ve dün, bugünü içine almış yekpâre bir bütün, değil mi? Ne demiş Tanpınar “ Ne içindeyim zamanın,/Ne de büsbütün dışında;/Yekpâre, geniş bir anın/ Parçalanmaz akışında.” Böyle bir genişlik, böyle bir serinlik içinde yaşadığımız gün: Bugün. 

Söyleştiğim ölülerim var, dostlarım, canlarım, sevgililerim, elveda diyemeden kaybettiklerim, yollarını gözlediklerim, bir karşılıklı suskunluk içinde büyüdüklerim, biriktirdiklerim, biriktirdiklerim. Ne çok hayaletle ve ne çok hayalle yaşıyoruz aslında. Şaştıklarım, bin kez şaştıklarım, ölesiye özlediklerim, içimi sızlatan, içimi lime lime edenlerim. Beni ben yapan, bir parçasını daima içimde, yüreğimizin taa derininde sakladıklarım.  “O ana adanmış” olanlar. Anların süzgecinden çıkıp merhaba diyenler. Zenginleştirenler, kuruduğumu sandığım noktada özsu verenler. 

Tadına doyamadıklarım… 

Üstümde emekleri olanlar, baş taçlarım, değerli hissettirenler, iyi ki var, dediklerim.

Kaç zamandır Nazım’la söyleşiyorum. Saydıklarım içinde en kadimlerinden Nazım.  Omuz başımda. “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” deyip duruyor. Bazen susturuyorum, bazense tatlı tatlı söyleşiyorum. Birkaç gün öncesinde de Tanpınar karıştı söze Abdullah Efendi’nin Rüyaları’ndan Yaz Yağmuru’na, öyküleriyle. Her biri ayrı telden çalıyor sanmayın, öyle değil. Nazım’daki gencecik bir delikanlının serin rüyalarına karışan bahar esintilerine, Tanpınar’ın aksak tereddütü, çekingen suskunluğu, dokunaklı durgunluğu karışıyor. 

Ancak önce yoldaşlığıyla içimi genişleten Nazım. Önce “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim”. 

Nasıl muazzam bir roman bu. Her okuyuşta farklı lezzetler harmanlanıyor damağımda. Dönüp altını çizdiğim bölümleri okuyorum, Koca Şair’in tepeden tırnağa büyüleyici romancılığı karşısında dilim tutuluyor. Bir yazarın içtenliği ancak bu kadar olur. Bu kadar yüreğinden, aklından, bilincinden, mücadelesinden kopartarak sunar hayat dediğimiz ve aslında pek de anlayamadığımız, elimizden kayıp giderken bakakaldığımız şeyin gizli şifrelerini.  Gizli dediysem, görmeye göz gerek, niyet gerek, yürek gerek hepi topu, abartmaya değmez. Abartısız, şişinmesiz, yaşadığı gibi, sade ve nasıl temiz. Hep Paşazâde dedikleri, az biraz burun kıvırdıkları Nazım’ın daha 19’unda canı elinde, bir bilinmezliğe meraklı ve yiğit yüreğiyle yürümesi az şey mi? Neredeyse karış karış dolaştığı memlekette, nice ölümler görmesi, Büyük Kurtuluş’a omuz vermesi ama bir yandan da romanında yazacağı gibi birkaç sözcükle Kuruluş’un doğasını, açmazını, büyük çaresizliğini resmeylemesi…

Roman Türkiye’de ilk kez 1966 yılında sansürlü olarak yayımlanıyor. 

San-sür-lü. 

Ve bugüne dek… 

Otobiyografik esintileri çokça taşıyor Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim. Nazım’ın “1 Ocak 1921’de İstanbul’dan Anadolu’ya cephane kaçıran bir örgütün yardımıyla İnebolu’ya geçtiği, Ankara’ya geldiğinde cepheye gitme istekleri geri çevrilerek Matbuat Müdürlüğünde görev verildiği biliniyor.” (s. 7) Bir daha altını çizelim, henüz 19 yaşında Nâzım Hikmet…

Romanda, memleketin 20’lerinden 50’lerine kadarki seyrinde önemli dönemeçler oya gibi işleniyor, Ahmet, İsmail, Anuşka, Sİ-YA-U, Petrosyan, İstanbul, Ankara, Moskova, Karadeniz… Zaman akışları düz çizgisel değil, geriye gidişler, hatırlayışlar, ileri sıçramalar… Roman üzerine detaylı söyleşmeyi haftaya bırakalım, yazı ziyadesiyle uzadı çünkü.

Roman hâlâ sansürlü.  

Detayları şiddetle önerdiğim Nâzım Hikmet Kollektifi’nin yayıma hazırladığı “Sevdalınız Komünisttir: Nâzım Hikmet’i Sansürlemek” kitabında bulabilirsiniz.  Sansürün tarihi, içeriği, buna yönelik yapılanlar…  Üzerine daha çok konuşacağız.  Bu konu Türkiye aydınına, kendimize ayna tutmak gibi çünkü. Bir büyük utanç. 

Toparlayayım o zaman, ne demiştim, ömr-ü hayatımız geçiyor, evet. Zaman yekpâre bir bütün;  ancak bugünde saklı geçmişin ve geleceğin tüm ışık tozları, billûrlaşmış halde.  Nâzım’ın romanı da böyle, tüm bu çağrışımlarla bugüne dair öyle çok şey söylüyor ki… Hani ertelediğimiz, ötelediğimiz, yaşıyormuş gibi yapıp kenarından dolandığımız… Durup ince şeyleri düşünmeye vaktimiz yok mu hakikaten? 

Şöyle yapalım, bu hafta Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’i okuyalım. Nasıl iyi gelecek bilseniz… Evet, evet, bir de mümkünse sözünü ettiğim “Nâzım Hikmet’i Sünsürlemek”le birlikte okuyalım romanı.. Öyle ya, okuduğunuz kitap sansürlü çünkü, nereleri yok edilmiş bilmek hakkınız. Sonra burada buluşalım söyleşelim. Günü kaçırmamak adına.

 

ÖNCEKİ YAZILARI

Renkler ve Yıllar 07/10/2018 Pazar
Çözülme 23/09/2018 Pazar
Güzel Davran* 09/09/2018 Pazar
Sinop’tan Ötesi 26/08/2018 Pazar
Adrasanlı Yazı 19/08/2018 Pazar
Bizim Nâzım 29/07/2018 Pazar
Ömr-ü Hayat 22/07/2018 Pazar
Düşünmek 01/07/2018 Pazar
Tutunamayan Ahlat 10/06/2018 Pazar
Kaçamak 03/06/2018 Pazar