Kaç yanlış kaç doğruyu götürür?

09/02/2015 Pazartesi
Kaç yanlış kaç doğruyu götürür?

Ya da AKP karşıtlığı ayıp örtmeye yeter mi?

8 Şubat mitingi, 2013 Haziran ortasında düzenlenen bir önceki Alevi buluşmasına göre çok kalabalıktı. O dönem Gezi direnişinin gölgesinde kalmıştı Alevi kurumları. Gençlik akın akın mücadeleye koşarken ve toplumun farklı kesimleri kucaklaşırken muhalefetin mevcut kurumsallıkları topluca gerisine düşmüşlerdi gelişmelerin.

Konumuz o zaman değil, bugündür. Dolayısıyla karşılaştırmalı başarı tarifinin ötesine ihtiyacımız olduğu da kesin.

8 Şubat Kadıköy mitingi nicel olarak Haziran direnişinden bu yana Türkiye ilericiliğinin en güçlü geri dönüşü olmasıyla önem taşıyor. Bu bir. Ancak, Haziran direnişinin yükselttiği eşiği hatırlayınca başarının nicel ölçütü çoğunlukla buruk bir tad bırakacaktır. Bu da birinci belirlemenin zorunlu eki...

soL'un iddiasını hatırlayalım hemen: Türkiye AKP rejimine sığmaz. Kadıköy'den bizim çekeceğimiz resim budur. Bu resim perspektifimizle uyumlu olacaktır.

Ama diğer yandan miting dediğiniz şey niceliğin yanında aynı zamanda politik bir niteliktir. Bu nitelik ayrıca tartışılmalıdır.

Semah gösterisi öncesinde kürsüden yapılan “sunuşu” hatırlatırsam ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak. Denen mealen şuydu: “Semah ibadettir. İbadet olduğu için alkışlanmadan izlenmelidir.”

Semahın ibadet olup olmadığı tartışılır. Ama ibadet sayılan bir performansın siyasi bir toplantıya taşınmasının nesini tartışalım! Olsa olsa bunun “bilinçli gericilik” olduğunun ayırdında olmayanları tartışabiliriz. Mümkün olmanın ötesinde bu durum çok yaygındır. Temel bilgilerin farkında olmayan bir solculuk türü var memlekette...

Din siyasetin dışına çıkacak. Hangi din, hangi inanç, hangi ritüel olursa olsun! Bu temel kuralın ihlal edilmesi, karşı tarafın kürsüye çıkıp dua okumasını meşrulaştırır. Bu kadar basit.

Ama burada duramayız. Semah, solun eyleminde, şenliğinde olmasın mı, hakikaten? Bu sorunun kapısına gelip de etrafından dolanamayız. Türkiye ilericiliğinin bu soruya verecek biricik yanıtı olsun'dur! Olmalıdır, çünkü halkın kültürünü kapsamayan, içermeyen bir ilerici siyaset olmaz. Kültür içeri, din dışarı. Demek ki, ilericilik, kimileri dinsel inanışlarla iç içe bir tarihsel oluşuma sahip kültürel öğeleri dinin dışında görür, dinin dışına çeker. On binlerce insan toplanır ve o performansa ayin değil, sanat diye bakarsa dinin dışına çekme işlemi yapılmış demektir. Kaldı ki başka türlüsü de mümkün olamaz. On binlerce insan, bir ayin izlemeye mi gitmiştik Kadıköy meydanına? Bizim niyetimiz eğitimin dinselleştirilmesine karşı çıkmaktı. Niye gidelim, o halde? Ayrıca, aklı başında insanlar ne diye ibadetlerini sergilesinler? Semahı ibadet sayan ve sergilemeye itiraz edenler var; bunlar daha fazla saygı hak ediyorlar...

Burada da duramayız. Aralık ayında düzenlenen Eğitim Şurası saldırısının Alevilikle göğüslenmesi tuzağa düşmek değil balıklama atlamak anlamına gelir. Yoksa bu, AKP'nin açtığı tuzak mıydı?

Zorunlu Sünni eğitimine Alevilerin karşı çıkması, çok yetersiz bir durum olur. Düzenleme, başkalarının yanısıra Alevilere de tam boy bir saldırıysa eğer -ki öyle- geri püskürtmek için toplumsal bir karşı çıkışın örgütlenmesi gerekir. Yoksa herkes kendi “dinini” öğrensin deyip işin içinden çıkmaya kalkabilir kimileri. Oysa dinin toplumsal yaşamı, eğitim düzenlemelerini vs belirlemeye başladığı yerde özgürlük yoktur. AKP'ye karşı mücadele simetrik kimliklere dayanarak verilemez. Bizim sözümüz “benim Kâbem insandır” olabilir ancak.

Bu tuzak ilk kez Pazar günü Kadıköy meydanında kendini göstermedi. Kimi sol gruplar ilginç bildiriler dağıttılar öncesinde. Üstüne boydan boyan Ali'nin kılıcının resmedildiği bir bildirinin içinde de doğal olarak İslam içi mücadelelere atıflardan, bir türlü emekçilere sıra gelmez. Bana sorarsanız, eğitimin dinselleştirilmesi, en çok sosyal hakları budanan, sağlığa, konuta erişimi zorlaşan emekçileri avutmaya yönelik bir saldırıdır ve basbayağı sınıfsaldır. AKP'nin eğitim şurası sermayenin işçi sınıfına saldırısıdır!

Solun bir bölümünün bunun farkında olmadığı anlaşılıyor.

Son söyleyeceğimi daha önce yazdım. Dinci faşizmin eğitime saldırısına karşı çıkmak için “anadilinde eğitim” de istemek, eğer bir şaşkınlığın yansıması değilse, art niyetlidir. Anadil önündeki tüm yasal ve sosyal engellere karşı mücadele eden biz komünistlerin üstün yanlarımızdan biri de, yüzeydeki görüntünün altına duyduğumuz sonsuz merak olmalı. Atla deve değil, bitirirken söyleyeceğim: AKP bugün anadilde eğitim hakkına saldırıyor değil. Aralık Şurasında bu konuda kimsenin üstüne yürümediler.

Seçimden önce, daha doğrusu Newroz 2015'te Kürt sorununda çözüleceği söylenen ne olabilir sizce? Eğer dile dair bir adım atılırsa, “eğitim henüz bilimsel ve laik olmadı, ama hiç olmazsa anadilin özgürleşmesi yönünde kazanım elde edildi” diye sevinmeleri mi istenecek, dünkü mitinge katılanlardan?

Neyse ki bu kadar yanlış bile 8 Şubat mitinginin doğrularını götürmeye yetmedi.

Bir koşulla; mitingden sonra yani şimdi, boykota gittiğimizi unutmamak kaydıyla... 13 Şubat Cuma günü yukardaki ayıpları okullarda örtmek için bir şansımız daha olacak.

ÖNCEKİ YAZILARI

Yangın 17/07/2019 Çarşamba
Günlerin getirdiği… 10/07/2019 Çarşamba
Solculuk nedir? 26/06/2019 Çarşamba
Bir strateji kendini imha etti 19/06/2019 Çarşamba
İki parti 12/06/2019 Çarşamba
Ya bu ya da şu, ama aynı kapı… 05/06/2019 Çarşamba
24 Haziran’a bekleriz 29/05/2019 Çarşamba
Muhalefet cephesinde 22/05/2019 Çarşamba
AKP cephesinde 15/05/2019 Çarşamba