'Üç Fidan'ı anarken hukuksuzluğu unutamayız

10/05/2018 Perşembe
'Üç Fidan'ı anarken hukuksuzluğu unutamayız

“Üç Fidan”ın darağaçlarıyla soldurulamadığını gösteren 46 yıl geçti. Bu yarım asra yaklaşan süre gösteriyor ki asırlar geçse de “Üç Fidan” soldurulamayacak, karanlıklar onları soldurmayı başaramayacak.

Ölüm cezası, 2004’den bu yana hukukumuzda yok ama “cumhur ittifakı”nın partileri “geri getireceğiz”i dillerinden düşürmüyor.

İdam kararlarının alınmasında ve yerine getirilmesinde hukuk, yargı ve yasamanın devrede olduğu bir süreç çalıştı. Ceza yasası kuralını yazdı, ilgili mahkemeler yargılayıp karar verdi, üst mahkemeler denetledi, üstüne Türkiye Büyük Millet Meclisi de “ölüm cezasının yerine getirilmesi” için kanun çıkardı.

Yargı ve yasama organlarında yürüyen bu ikili süreç, adına hukuk denilen üst yapının “üstünlüğü” inancına bağlı olarak ölüm cezasına ve infaza haklılık ve meşruiyet kazandırmak için kullanıldı.

“Üç Fidan” için de bu süreç çalıştırıldı; yargı karar verdi, yasama kanun çıkardı. Bu yıl medyada hangi partilerden hangi milletvekillerinin ölüm cezalarına evet dedikleri haberi bir hayli okundu.

Türkiye’de ölüm cezasının yerine getirilip getirilmemesi kararının TBMM’ye verilmesinin tarihsel nedenleri var. 1920’de TBMM Hükümeti ile başlayan bu tarihsellik 1921 Anayasasında olduğu gibi 1961 Anayasasında da kararı TBMM’ye bırakıyor. Gerekçe, mahkemelerin hukukla sınırlı kararını ve mahkemelerde görülemeyecek konuları toplumsal, siyasal ve ideolojik olarak olarak her türlü düşünce ve tartışmayla ele almak; yaşama son verilmesini toplumsal vicdan yönünden değerlendirmek, tartışmayı kamusallaştırarak yaygınlaştırmak gibi toplumsallık ve insanlık ilişkilerine dayanıyor.     

Cezanın yerine getirilip getirilmemesi “kanun” ile söz konusu olduğundan konunun bir de anayasal denetimi söz konusu.

“Üç Fidan”ın cezalarının yerine getirilmesi için 1972 tarihinde iki kanun çıkarıldı. Bunlardan ilki, “Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın Ölüm Cezalarının Yerine Getirilmesine Dair Kanun”; 17 Mart 1972 günü (1576 sayı ile) kabul edildi ve 25 Mart günlü Resmi Gazete’de yayımlandı.

Kanunun hem usul hem de esas yönünden iptali için Anayasa Mahkemesine CHP tarafından iptal davası açıldı.

Anayasa Mahkemesi kanunu inceledi ve usul yönünden Anayasaya aykırı bularak (6.4.1972 günlü, E.1972/13, K.1972/18 kararıyla) iptal etti. İptal, kanun tasarısının Meclis (Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu)  İçtüzüklerine aykırı olarak zamansız ve gerekçesiz şekilde öncelik ve ivedilikle görüşülmesinin, Meclis üyelerinin oldubitti ile karşılaşmasının usul hukukuna aykırı olduğu gerekçesiyle verildi. AYM usul yönünden iptal nedeniyle esas yönünden aykırılık incelemesine geçmedi.

TBMM, usul yönünden iptali karşılayarak yeniden görüşme yaptı, “Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın Ölüm Cezalarının Yerine Getirilmesine Dair” ikinci Kanunu  2 Mayıs 1972 günü (1586 sayı ile) kabul etti ve Kanun 5 Mayıs günlü Resmi Gazetede yayımlandı.

İlk Kanun için Anayasa Mahkemesine iptal davası açan ve bu dava gerekçesinde usulle birlikte esas yönünden de aykırılık savlarını ileri süren CHP, ikinci Kanun için iptal davası açmadı ve bilindiği gibi bir gün sonra 6 Mayısta infazlar gerçekleştirildi.

5 Mayıs akşamı 2018 Hukuk Ödülleri törenini yaparak andığımız Halit Çelenk “İdam Gecesi Anıları” kitabında konuyu “üç gencin hayatlarının söz konusu olduğu böylesine önemli bir olayda CHP’nin bu tutumunu açıklamak olanaksızdır” diye anlatıyor.

1961 Anayasasına göre “Yasama Meclislerinden birinin üye tam sayısının en az altıda biri tutarındaki üyeleri” de iptal davası açma hakkına sahipti. CHP’den dava girişimi gelmeyince Cumhuriyet Senatosu yolu denenmeye çalışıldı. Ancak Cumhuriyet Senatosunun Milli Birlik Komitesi üyelerinden ve kimi CHP’li üyelerden imza alınmasına karşın, imza vermekten kaçınan CHP senatörleri nedeniyle yeterli imza bulunamadı ve iptal davası bu yolla da açılamadı.

“Elimiz böğrümüzde kalmıştı. Biçimsel adaletin acısını bir kez daha, ama yaşamsal biçimde iliklerimize kadar duymuştuk” diye anlatıyor Halit Çelenk o anları ve Deniz’in sözlerini anımsatıyor: “Faşizmin eline bir kere düşmeyeceksin”.

Anayasa Mahkemesi aracılığıyla ortaya çıkan bir parmak hukuk “Üç Fidan”ı kurtaramadı. Mecliste, ilk kanunda öncelik ve ivedilikle, usul ihlalleriyle ortaya çıkan “taraflı bakış”, ikinci kanunda ve infazda -Anayasa Mahkemesine de “boşuna uğraşma” diyerek- “daha”laştı.       

Hukuksuzluk; hukuka uymamak, keyfi davranmak, hukuk kurallarını zamana, kişiye ve olaya göre farklı yorumlamak ya da evrensel hukukun ana ilkelerini görmezden gelerek kanun devleti, polis devleti, baskı devleti kuralları oluşturmak gibi çeşitli başlıklar altında anlatılabilir.

Yargı denetiminden kaçınmak ya da kaçırmak da hukuksuzluktur. Yargı denetimi kendiliğinden değil dava ya da başvuruyla ortaya çıkar.   

“Üç Fidan” için ilk kanunu çıkaran siyasetin içinden yargı denetimi ışığı yandı, amaca da ulaşıldı. Ama ikinci kanun için siyaset, düzene uyarak susmayı tercih etti. 

İhlal gibi ihmal de hukuksuzluktur. İhmal, hukukta ancak “hak” söz konusu olduğunda kabul görür. Yaşama hakkının özüne dokunan, onu yok eden işlerde ihmal olmaz.

Mahkeme belgeleri ve iki kanunlu Meclis süreci, “Üç Fidan”ın yaşamlarına kararı önceden verilmiş cinayetler için hukuk kılıfına uydurulmuş senaryoyla son verildiğini gösteriyor.

Bugün benzer senaryo “iş güvenliği” ve “kaza” kılıflarıyla işçilerin kıyımı için de uygulanıyor. Adına da “demokratik hukuk devleti” deniliyor.

Sahte çözümler üreterek düzeni koruyan, koruduğu düzen çürüdükçe çürüyen demokratik hukuk devleti…  

Yeter artık! Bu düzen değişecek!

Adaletsiz hukuk belgeleri yırtılıp atılacak, adaletsiz düzenin siyaseti yok edilecek.

“Sosyalizm mücadelesi”nin sesi seçimlerde de yükselecek. “Üç Fidan” Türkiye’nin aydınlık geleceği için hep yaşayacak.