'Taş çorbası'

02/02/2017 Perşembe
'Taş çorbası'

Devletin sınıfsallığı her yerde kendisini gösterir. Kimi kazanımlar ya da dengeleme örnekleri de zamanla vitrin süslemesi olarak kalır, uygulamada yok olur gider.

Sosyal devlet, Anayasa’nın değiştirilme yasağı olan, aynı zamanda da rafa kaldırılan “Cumhuriyet nitelikleri”den biri.

“Cumhuriyet” lime lime dağılırken, sosyal devlete girmek de nereden çıktı demeyin. Paylaşımdaki eşitsizliğin, gelir dağılımındaki adaletsizliğin, sınıfsallığın ürünü sosyal devlet. Bu niteliği, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarındaki tanımlarda da net görülebilir.

Sosyal devlet genel olarak, “insan haklarına dayanan, kişilerin huzur, refah ve mutluluk içinde yaşamalarını güvence altına alan, kişi hak ve özgürlükleriyle kamu yararı arasında adil bir denge kurabilen, işsizliği önleyen, milli gelirin adalete uygun biçimde dağıtılması için gereken önlemleri alan, hukuk güvenliğini sağlayarak her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak sosyal adaleti, sosyal refahı, sosyal güvenliği ve toplumsal dengeleri gözeten devlet” şeklinde nitelendirilir.

Çalışma hayatının gelişmesi için ekonomik ve mali önlemler almak, çalışanları korumak, onurlu bir yaşamı sağlayarak kişilerin ve toplumun maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirmek de sosyal devletin tanımları arasında. Sosyal devlette çalışma, hem çalışan hem de devlet yönünden ahlaki bir görev olarak görülür.

Burjuva devletin tarihsel akışı içinde, hak mücadeleleriyle olgunlaşan hukuk devletinin ileri aşaması sosyal devlet ilkesiyle sağlanır. Bu hak mücadelelerine ve ileri aşamaya ulaşmada, reel sosyalizmin etkisi çok büyüktür.

Sosyal devlet, bireyden topluma doğru genişletilirken “aile” de özel bir yere sahip olup Anayasa, ailenin huzur ve refahı için de devlete görev vermiştir.

Gelelim güncele… Aslında güncel dediğimiz, sömürü düzeninin eşitsizlik ve adaletsizlik üzerine kurulması nedeniyle, kalıcı ve sürekli… Hak mücadeleleri ile burjuvazinin kılıf olarak kullanması arasında gidip gelen sosyal devlet, ne eşitliği sağlıyor, ne özgürlüğü ne de adaleti…

Resmi rakamlar üzerinden bile gitsek, gelir dağılımındaki eşitsizlik artarak devam ediyor. TUİK rakamları, 2015’ten 2016’ya en düşük yüzde yirmilik dilimden en yükseğine, dört dilimde birden düşüş gösterirken, en zengin yüzde yirmide artış var. Yani en zenginlerin zenginleşmesi artıyor, onun altında yüzde seksenin geliri azalıyor.

En alttaki yüzde yirminin payı yüzde 6,1; en üstteki yüzde yirminin payı yüzde 46,5…

Çocuk işçilerin, düşük mü düşük ücret ve sağlıksız koşullarda çalıştırılmalarını yalnızca “emek sömürüsü”yle açıklamanın yetersiz kaldığını bu tablo daha net açıklıyor. Türkiye Komünist Partisi’nin “Emek Bildigesi”nde açıklandığı gibi, “çocuğun kazandığı üç kuruştan medet umar hale getiren” bir düzende yaşıyoruz.          

Bir de OHAL dönemine bakalım.

Bir kısmı KHK’lerle bir kısmı idari soruşturmalarla onbinlerce emekçi işinden ve mesleğinden edildi, haklarından mahrum bırakıldı, gözaltına alındı, tutuklandı. Soyut, “terör örgütü” bağlantısı iddiasına dayanılarak yapılan bu cezalandırma hem dayanaksızlığı hem masumiyet karinesi ihlali hem de suçların şahsiliği gibi nedenlerle hukuksuzluk üzerine kurulu. Bir de KHK’yi denetlemem diyen Anayasa Mahkemesi, KHK işlemini denetlemem diyen yargı devreye girdiğinde hukuk kılıfına saklanarak sürüyor emekçi kıyımı.

Bu kıyımın mağdurları yalnızca kıyıma uğrayanlar değil, geçim kaynaklarından mahrum bırakılan aileler de mağdur; eş, çocuk, anne, baba, birlikte cezalandırılıyor. Hükmen sabit olmamış suç iddiasıyla, üzerine suç atılanla birlikte aileler de suçlu ilan ediliyor. Ne yerler, ne içerler; kiralarını, elektrik, su, yakıt paralarının nasıl öderler, çocuklarını okula nasıl gönderir, eğitim masrafını nasıl öderler, hastalıklarında nasıl tedavi olur, nasıl ilaç alırlar?

Yargıç, savcı, akademisyen, öğretmen, doktor, sağlıkçı, mühendis, teknisyen, memur, gazeteci, işçi… Fark etmiyor; birkaç günlük mağduriyet değil ki, yakın dost ve akraba dayanışmasıyla yürüsün.

Bunların yaratıcısı da sorumlusu da devlet… Anayasa devlete “sosyallik” görevini onbinlerce insan cezaevlerinde buluşarak, aileleri de dışarda aç kalarak sosyalleşsin diye vermiyor?

Şu an OHAL’in eklediği onbinlerle birlikte emekçiler; küçük esnaf ve çiftçiyle, işsiziyle, Türkiye’nin çoğunluğu, Dursun Akçam’ın “taş çorbası”na dayandı, çaresiz… Tencerede kaynatacak besin kalmadı.

“Terör örgütleri ile bağlantı” diye diye onbinlerce insan işinden, mesleğinden, haklarından mahrum edilirken kan durmuyor; sömürü de durmuyor; ikisi de çaresizlikleri buluşturup yaşamlarını sürdürme gayretindeler. Anayasa ve tek kişilik devlet oyunları da bu çaresizlik buluşmasının çadır önü gösterisi…

“İnsan haklarına saygılı devlet”, bazı insanların haklarına saygıya dönüştü. “Sosyal devlet”, muhtaçlığa terk eden devlet haline geldi.

Vahşi ve acımasız dünyada sosyallik ihtiyacını dinsel alana tek etmek de piyasacı ve gerici düzenin taleplerinden biri.

“Türkiye Cumhuriyeti”nin, demokratikliği yalnızca seçime ve çoğunluk esasına; laikliği, gericiliğe; hukuksallığı da pozitif kurallar üzerinden hukuksuzluğa teslim edilmiş iken, sosyalliğin zekat mantığına terkedilmesini saptamamak olmaz. Cumhuriyet, yalnızca kağıtta…

Ne “şükür” nidaları çözer bu kördüğümü ne de “sömürücü devlet”… Ne “inşallah” demekle çıkılır bu bataklıktan ne de “beylerin hukuku”yla…

Tersine, dinin, toplumun günlük yaşamına ve siyasete fazlasıyla girmesi, tarikat ve cemaatlerin kitleleri ve devleti kuşatması nedeniyle, dinsel özgürlüğü kullandığını sanan birçok insan, vahşi ve acımasız düzene alet oluyor.

Gericiliğin kuşatması altındaki burjuva devlet ise, hem kendi anayasasını ihlal ederek anayasal suç işliyor, hem de bir avuç patron için köleleştirmeye devam ediyor. Yeni anayasanın işlevi bu düzeni sorunsuz ve engelsiz yürütmek… 

Kimse sömürücü ve gerici düzeninin gözleriyle bakmasın dünyaya, Shakespeare’in “kurnaz sevgisi” gibi köreltmesin kendi gözlerini: “Kurnaz sevgi, yaşlarla kör tutuyorsun beni, / Sağlam gözler görmesin diye iğrençliğini”…

Emekçiler, “sosyal devlet”in gerçek yüzünü de bilir, Anayasa’sında “sosyal devlet” yazanların ikiyüzlülüğünü de… Mücadelelerini, hem bu ikiyüzlülüğe karşı hem de sosyal devleti ve hukuku kılıf olarak kullanan düzene karşı, birlikte sürdürür.

O düzen ki sınıfsaldır, emekçiler de sınıfsal konumlanır, sınıfsal direnir, sınıfsal savaşır. Emekçilerin anayasası bireysel değil toplumsaldır.