Kul hakkı: adaletsizliğin meşrulaştırılması

02/11/2017 Perşembe
Kul hakkı: adaletsizliğin meşrulaştırılması

Geçen hafta, bir Anayasa Mahkemesi kararında karşıoyda yer verilen “kul hakkı” sözcükleri üzerine yaptığımız haberde sözcüklerin hukuksal olmadığını, aynı zamanda da emekçilerin mücadelesini baltalamaya yönelik olduğunu belirtmiştik.

Bugün, Aydınlanma’nın düşmanı ve yurttaşlık hakkının karşıtı olan kul hakkı konusunu biraz daha derinleştireceğiz.

Anayasa Mahkemesi üyesi Celal Mümtaz Akıncı’nın bir karşıoy yazısında yer vermesiyle kalmıyor konu. Kul hakkının Anayasa’ya girmesi de istendi çeşitli kişi ve kuruluşlar tarafından.  Bunlardan biri de 2010 yılında emekli olan bir başka Anayasa Mahkemesi üyesi Sacit Adalı idi.

Emekliliğinden sonra Turgut Özal Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı yapan Prof. Dr. Sacit Adalı, 2011 yılında Risâle-i Nur Enstitüsü’nün düzenlediği “Demokratik Anayasa Arayışları” seminerinde; “Anayasanın bireye tanıdığı en büyük hak yaşama hakkıdır. Dinimizin ‘kul hakkı’ tanımlaması bütün hakları içinde barındırır. İlerleyen zamanlarda kul hakkı tabirinin de anayasamıza girmesini ümit ediyorum” diyerek hem talebini dile getiriyor hem de kul hakkının bütün hakları içinde barındırdığını söyleyerek dünyeviliği dinselliğe bağlıyordu.

Kul hakkının, tapılanın kullarına bahşettiğine inanılan bir inanç olması nedeniyle maddi yaşamda yeri yok. Kul, maddi yaşamın insanını değil, tapılana göre insanı ifade eder. Dinselliği ağır basan bu sözcüğün dünyevileşmiş karşılığı “köle”.

Sözcük anlamı üzerinden yürürsek “kul hakkı” köleliğin, sömürünün maske takmış halini, diğer deyişle “köle hakkı”nı tanımlıyor aynı zamanda. “Dinsel doğma biçimindeki kör inancı” devreye sokarak, bireyin egemen karşısındaki boyun eğişini meşrulaştırmaya yönelerek ve boyun eğişi cemaatleştirerek yapıyor bunu.

Kul hakkının bütün hakları içinde barındırdığını söylemek, yaşamı ve gerçeği dogmalaştırma içinde eritmek demektir. Kulun yaşamı başkasının lütuf ve inayetine terkedildiğinde kör inanç da egemenliğini ilan eder. Kul yönünden bu, hak değil teslimiyettir, bağımlılıktır; eşitsizliği ve adaletsizliği olağanlaştırmaktır. Akıl, tapılana ya da sahibe devredildiğinde aklın ürünü olan haklardan da söz edilemez, onlar da teslim edilmiş olur. Artık bütün haklar, kul hakkı ile tanımlanmaya başlar; akıl da bütün haklar da tapılanın/sahibindir.

Kulluğun temeli, tıpkı kapitalizmde olduğu gibi, eşitsizliktir, adaletsizliktir. Kulluk, çocuğun, gencin, yetişkinin yalnızca bireysel değil her türlü toplumsal olgusunun tapılana/sahibe bağlılığını gerekli kılar ve böylece bireyi teslim alırken toplumu da teslim almaya yönelir.

Kul hakkı yaşamı sürüleştirir. Kul, diğer kulun taklitçisi olur.

Kulluk, insanı “insan olarak biçimlendirmez”; tapan, biat eden olarak yetiştirir.  Kulun emeğinin karşılığı sefalettir.

Kul, Hitler Almanyasında komutanlığın askere çağrısındaki, “sabahleyin, gündüz, gece sürekli olarak führeri” düşünen; dinci simsarların cemaate çağrısındaki, “sürekli olarak tapılanı” düşünen; sermayenin işçiye çağrısındaki, “sürekli olarak patronu” düşünen sözde insandır.

Kul, inanır… buyurulanı yapar, verileni alır, haline rıza gösterir… inanır… Yeteneğini kullanmasına ancak egemenin çıkarı için, onun çıkar çizgisini geçmeyecek kadar izin verilir.

İnsanın değil, insanı sömürmek için sürüleştirilenlerin yaşam tarzına verilen addır kul hakkı. “Sınıfsal”dır, hep “egemen sınıfın çıkarlarını” haklı gösterir.

Dinsel inanç özgürlüğü ile dinselin -insanlık niteliklerini körelterek- insanı köleleştirmesi aynı şey değil. Birincisi ses çıkartabilir ama ikincisi ses çıkarmadan boyun eğdirir. Tapılana boyun eğiş, sahibe yani sermayeye ve düzenine boyun eğiştir.

Kul hakkı: adaletsizliği meşrulaştırma hakkıdır. Sömürüyü, ezmeyi, eşitsizliği, köleliği; sermayenin hak ve özgürlüğünü ve de cinayetlerini, yalanlarını, talanlarını meşrulaştırma hakkıdır. Yobazın zenginliğini, tecavüzlerini, çocuk istismarlarını; bağnazlığın yaşam tarzı yapılmasını meşrulaştırma hakkıdır.

Şeriatın kestiği parmak acımamalı ki iş kazaları, iş cinayetleri de acıtmasın…

Tapılan rızk verirken kimilerini diğerlerine üstün tutmalı ki zenginlik saygın olsun…

Kimileri kimilerine üstün kılınsın ki kimileri kimilerine hizmet etmekle dünya düzen bulsun…

Zenginlerin mallarında yoksun ve yoksullar için hak olduğuna inanılsın ki emeğin değeri ve ürettiği zenginin olsun…

Dinsel davranışlar hukuka yerleştirilmeli ki adalet yalnızca sömürenin olsun, hukuk da eşitsiz ve adaletsiz düzene hizmet etsin…

Dinsel davranışlar yargıya sinmeli ki Nurettin Yıldız'ın ve onun gibilerin, “hem de çocukların, kadınların acı çektiği, intihara zorlandığı, Auschwitz'e rahmet okutan bir travmayı ölene kadar yaşadıkları bir konuda” işledikleri büyük insanlık suçu örtülebilsin…

Bilim ve gerçek yerine inanılan anlatılmalı ki çocuklara, bilim yalnızca sermaye birikimine ve kâra hizmet etsin…

Herşey tapılanın rızası için olsun ki sermaye mülküne mülk katsın…

Dinsel değerler benimsensin ki kulluğun, köleliğin varlığına inanılsın…

Dogmatizmin egemen olduğu eğitim ve öğretim bilimsel olmaz. Türban ve diğer dinsel simgelerle görüntü verirken aklı teslim alınan yargı adaletli olmaz. Kul, köle olan yurttaş olmaz; haklarını, üretimini, akılını ve iradesini piyasaya ve tapılana, efendiye teslim eder; düşünmeyi, sorgulamayı, hak mücadelelerini unutur.

İnsanın insan tarafından sömürülmesine karşı mücadelenin yolu, tapılanı zaman ve mekana göre “bir konumdan ötekine aktarma”yla değil, kulluğa/köleliğe/sömürüye dayanan ilişkileri, hem “düşünce alanında” hem de “gerçek alanda”  kökten değiştirmekle temizlenir.

ÖNCEKİ YAZILARI