AOÇ’den Külliye'ye, Bomonti'den Diyanet'e

05/09/2019 Perşembe
AOÇ’den Külliye'ye, Bomonti'den Diyanet'e

Bomonti Bira Fabrikası taşınmazlarının Diyanete tahsisi haberi, 1 Nisan şakası haberi gibi algılandı kimilerince. Aynı yerde konserler de verilmişti. Bomonti Fabrikasına ve çevresine göz koyanlar tarikat ve cemaatlerle birlikte büyük sermaye, tıpkı diğer Tekel işletmelerinde ve birçok kamu kuruşunda olduğu gibi…

Cılkı çıkıyor artık; “her şeyin” demek doğru değilse de genelleşmeyi anlatması bakımından abartılı değil. Her şeyin üzerine çökülüyor hem de abanılarak.

“Kimlerin, nelerin” diye sormaya gerek yok. Kimlerin ve nelerin üzerine çökülmüyor ki? İstisnası ise çökenler. 

Bizim dilde buna sömürü ve sömürenler deniliyor. Gericiler de buna ortak. Yani ortada öyle herzevekillik yok. Patronu da, gericisi de aynı. Sınıfsallık açık ve net.

Bir yandan Cumhuriyetin, ilerlemenin ve aydınlanmanın intikamı alınıyor, diğer yandan piyasacılık ve gericilik cirit atıyor.

Tepiniyorlar doğanın ve insanların üzerinde; sömürüyorlar, sömürdükçe doymak bilmiyorlar. 

Hırsızlık, talan, cinayetler, istismarlar ve tecavüzler serileşti.

AOÇ üzerinde kurulan külliye neyse Bomonti Bira Fabrikasına yerleşecek olan Diyanet de odur. Kamu iktisadi kuruluşlarının özelleştirilmesi neyse tarikat ve cemaatlere tahsis edilen kamusal kaynaklar odur. 

Cumhuriyete, ilerlemeci ve aydınlanmacı değerlere tecavüz neyse çocuk istismarları, kadın cinayetleri odur. 

Sermayeye sınırsız hak ve özgürlük isteyenlerle tarikat ve cemaatlere hukuksal serbestlik isteyenler aynı sınıfın içindedir.

Evet cılkı çıktı artık. 

Sermayenin sınırsız tahakkümüne tanınan siyasal, hukuksal, yargısal ve toplumsal destek ya da bu desteğe göz yumarak normalleşme istekleri sürdükçe daha da çıkacaktır.

Cumhuriyetten, ilerlemeden, laiklikten, aydınlanmadan, yurtseverlikten alınan intikam ağır. Daha ağırı ise bu intikamın herkesin gözü önünde alınması ve sömürüyle özdeşleşmesi.

Kapitalizmin ve devletinin çok yönlü kaotik süreç içinde olması, piyasa ve gericilikle doludizgin yol alması hiç yadırganacak bir konu değil. Somut durumun somut analizini yapanlar, reform adı altındaki düzenlemelerin ve demokrasi diye sunulanların kandırıcı olduğunu çok iyi biliyor. 

Yalnızca eğitime, çocuklarımız üzerinde oynanan oyunlara bakmak, buradaki antilaik uygulamaları, yozlaşma ve yobazlığı, piyasa teslimiyetini, eşitsizliği ve adaletsizliği görmek bile yeterli. 

Kamu Kurumu Niteliğindeki Meslek Kuruluşlarının üzerinde oynanacak temsil sistemi de bu kandırmacalardan biri.

Laikliğin yok edilmesine, Diyanet İşleri Başkanlığının anayasal sınırlarını ve haddini aşmasına, tarikat ve cemaatlerin palazlanmasına karşı susanlar bugün gericiliğin ve bağnazlığın altında eziliyor.

Özelleştirmelerle mücadele edemeyenler bugün piyasanın altında eziliyor.  

Sınıfsal ve örgütlü mücadeleye sırtlarını dönenler bugün sömürünün altında eziliyor.

O kadar uyuşmuş ve uyumlaşmışlar ki ezilmekle kalmıyor, çareyi de yine düzen içinde aramaya kalkışıyorlar. 

Sömürü düzenine bütünsel bakmadan, bu düzenin yaşamın tüm alanlarında at koşturduğunu görmeden günü geçirmek örgütlü ve sınıfsal mücadelenin de en büyük düşmanı.

Türkiye Komünist Partisi Anadolu’yu kuşatan emperyalist işgalcilere karşı zaferin ve Birinci Dünya Savaşı’nı kazanan emperyalist ülkelerin herkese dayattığı dünya tasarımına vurulan en önemli darbelerden birinin kutlu günü olan 30 Ağustos’un 97. yıldönümünde açıkladı: 

İşgalcilerin yenilgiye uğratılmasından, Saray’a ve ömrünü tamamlamış padişahlığa karşı kazanılan zaferden sonra bağımsız bir cumhuriyet olarak dünya sahnesindeki yerini alan Türkiye, “bugün yerli ve yabancı tekellerin işgali altındadır. Ülkenin bütün kaynakları büyük şirketlerin emrine verilmiş; akarsularımız, madenlerimiz, ormanlarımız, kıyılarımız gözünü kâr hırsı bürümüş sömürücüler tarafından yağmalanmıştır. Milyonlarca kişi bu şirketler tarafından her geçen gün daha da kötüleşen koşullarda çalıştırılmakta, karşılığında giderek erimekte olan ücretler almaktadır. Halkın yoksulluğu, bu şirketlerin zenginliğidir”.

Sömürünün ve ortağı gericiliğin geçerli olduğu bir ülke bağımsız ya da egemen olamayacağı gibi ilerlemeci ve aydınlanmacı da olamaz.