Bana anarşist derseniz, iltifat kabul ederim

27/01/2016 Çarşamba
Bana anarşist derseniz, iltifat kabul ederim

Devlete karşı tümüyle olumsuz bir tavır takınmak mümkün değilse bile, hiç olmazsa kavranabilen bir tutumdur. Bütün idari çarkların kayıtsız koşulsuz ortadan kaldırılması, bütün devlet baskılarının yok edilmesi hiç kuşku yok ki, insan bağlantıların gitgide daha karmaşık bir duruma gelmekte olmasını hiç hesaba katmayan, tarihin gidişine aykırı bir tutum olur. Ama şurası kesinlikle söylenebilir ki, böyle bir tutum, aklın apriori olarak reddettiği saçma bir davranış olmaz.

Anarşizm felsefesinin “kötü” anlamda ele alınmasında en büyük etkenlerinden biri, Francisco Sabate'nin yaptığı soygunlardır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Fransa’daki üslerinden Katalonya’ya soygunlar düzenleyen anarşist eşkıya gruplarından birinin üyesi olan Sabate, 17 yaşından başlayarak İspanya’daki sol gençlik örgütlerinde çalışmış, anarşist düşünceleri benimsemişti. İç savaşa katılmış, daha sonra Fransa’ya kaçmıştı. Sabate’nin ilk soygunu 1945 yılındadır. Bundan sonra Ranko’ya karşı girişilen siyasal eylemlerde özellikle de bombalama, silahlı baskın, banka soygunları gibi eylemlerde çok önemli rol oynadı.

Ama anarşizm felsefesi Francisco Sabate’nin görüşlerini içermiyordu. Franko’ya karşı geliştirdiği eylemler elbette faşizme karşı bir direniş gibiydi, ama anarşizm Sabate’nin anarşizmi değildi.

Bütün bunlar bireysel düşünce olarak çok akıllıca ve adil, ama ütopik. Toplum için düşünüldüğünde böyle bir düşünce, her şey allak bullak oluyor. İnsanın, tek başına yaşamak gibi bir “saplantısı” olmadığı sürece, başkalarına mutlaka ihtiyacı var. Bir sosyal düzen içinde yaşama ihtiyacı duyacaktır. Aynı zamanda hem bireysel, hem de sosyal bir varlık olan insan, kendi öz saygısını başkalarına karşı savunmak ve kendi yaşamını da başkalarının korunmasıyla sürdürebilmek kaygısıyla, durmaksızın, doğanın birbirine taban tabana zıt bu iki eğilimi arasında denge sağlayacak bir sosyal düzenin peşinde olmuştur hep. Sosyalizm ve komünizm de bu düşünceden yola çıkarak toplumu değiştirmeyi amaçlamıştır.

Ama anarşizme sıra gelince, iş oldukça değişiyor: Bireylerin salt egemenliği konusunda kendi çıkarlarını ve düşüncelerini savunmak amacıyla yola çıkan anarşizm, uzlaşmaya dayanan her çözümü reddetmekten başka bir şey yapmaz. Öyle ki, bir yandan bireysel özerkliği sürdürmeye çalışırken diğer yandan da bunun sosyal gerekliliklerle uyuşmasını sağlamaya çalışmak tam anlamıyla hayalciliktir.

Yani daha uzun, ama çok uzun süre anarşizmin hayata geçmesi mümkün değildir.

Hoş ve gerçek bir felsefedir anarşizm, ama bugünün vahşi kapitalizminde böyle bir yönetim biçimi mümkün değildir.

Nasıl ki Sovyetler Birliği komünizm yönetimini yetmiş yıl sürdürüp, ardından darmadağın olduysa ve dünyanın en büyük zenginleri KGB içinden çıktıysa, yönetimsiz bir toplumu hedefleyen anarşizmin de mutlaka yönetici sınıfı olacak ve parsayı onlar toplayacaktır. Tam anlamıyla sınıfsız ve yönetimsiz toplum ise çok uzak bir hayaldir.

Ama şunu hemen söylemek ve hakkını vermek zorundayım: Anarşizm her toplum için olmazsa olmaz bir koşuldur ve sistemi rayına oturtmakta en etkin yollardan biridir.

Otobüslere molotof kokteyli atmak anarşizm değildir, bir kenara koyalım. Okullarda ayaklanmalar, sendikaların grevleri, insanların sokaklara dökülmesi de değildir anarşizm…

Kelimenin içini boşalttıkları için, anarşizm ve anarşistler son derece zor durumdadır. Oysa anarşizm ciddi bir felsefedir ve Marks ile kavga eden Proudhon tarafından en üst düzeyde temsil edilmiştir.

Önemli anarşistlerden Bakunin için komünizmin asıl kökeni anarşizmdir. Haklıdır belki, ama sonuçta böyle bir dünyanın olmadığını o da, Marks da, George Sand da, Tolstoy da bilmektedir: İnsanların kendi kendilerini yönetmesi…

Belki bin yıl sonra…

Anarşizmin kurucularından sayılan Stiner şöyle der: “Toplum bireyler tarafından kurulmuş değildir. Bireylerin dışında ve üstünde vardır. Kesin ve nihai olarak kuruluş kararı, durağan (satranç tahtası gibi) kararlı, durağan ama sonucu bilinmeyen bir direniştir.”

Ama şunu da eklemek gerek, Stiner çalışmanın düzenlenmesine karşı koymaz, tersine, insanı liberalizmin elinin altına koymuş olduğu her şeyi elde etmeye susatan ve sıradan bir maddeciliğin kurbanı durumuna düşüren serbest rekabet düzenine son vermenin zamanı geldiğini düşünür.

Bu akla yakın, ama zor bir yoldur.

Proudhon ise, insanları buyruğu altına aldığı kimselere karşı baskıcı ve ahlak dışı olmaktan başka rolü olmayan yüksek bir iktidarın vesayetinden kurtarmak istediği gibi, bu kişilerin statüsünde ağırlığını duyuran, aralarında normal olarak kurulmuş ilişkileri bozan, zorbalık nesnelerini de ortadan kaldıran bir çalışma içine girer. Proudhon’un sorusu şudur: Sermayeye başvurmaksızın malların dolaşımı nasıl düzenlenmeli? Bunu başarmak başarabilmek için Proudhon, biri diğerinin tamamlayıcısı olan iki yol önerir: Biri paranın ortada kaldırılması, öteki de emek gücüne göre kredi senetlerinin açılmasıdır. Bu, tüm emekten kendine aslan payı çıkaran kapitalist bankaların yerine, karşııklık temeline dayanan bir üreticiler yardımlaşması ortaklığı bunun yerine geçmelidir.

Proudhon bunu denedi. 1848 ihtilali sırasında Fransa’nın düştüğü ekonomik bunalımda “Halk Bankası” kurarak, büyük bir adım attı.

Kurduğu Halk Bankasi iki ilkeye dayanıyordu: Bir yandan bankanın kendi müşterileri bankanın aksiyonlarına katılarak bankaları finanse edecekti, öte yandan da borç olarak verdiği paraların faizi, ancak yönetim masraflarını karşılayacak bir seviyeye indirilecekti.

Ne yazık ki, bunu başaramadı.

Dışarıda vahşi bir kapitalizm hüküm sürüyordu ve anarşizm “lekelenmişti”…