‘Piyasalar’ Kimin İçin Ne İster? AHMET ALPAY DİKMEN

06/03/2007 Salı
‘Piyasalar’ Kimin İçin Ne İster? AHMET ALPAY DİKMEN

Aklımızın ne kadarı bize aittir? Bir ülkenin aklına kimler yön verir? Son zamanların moda terimiyle "Piyasalar" mı?

Hatırlanacağı gibi, 2003 Mart'ında, ikinci tezkere öncesinde hemen hepimiz gazetelerde yer alan şu haberlerle sarsılmıştık: "Piyasalar, savaş tezkeresinin TBMM tarafından onaylanmasına endekslendi!", "Piyasalar savaş istiyor!". Bunun üzerine herkes piyasaları tartışmaya başlamıştı: "Kim bu piyasalar" ya da "Neden sığ bu piyasalar", vb. Daha önce de piyasalarla yakından tanışmıştık bir Cumhurbaşkanı bir Başbakanın önüne Anayasa'yı fırlatınca allak bullak olmuştu piyasalar. Anladık ki piyasalar ürkütmeye gelmiyor! Biz de uzun zamandır, basit izleyiciler olarak "inşallahlarla", "maşallahlarla" piyasaları ürkütmemeye çalışıyoruz.

Türkiye, 1990'lı yılların ilk yarısında piyasalarla ve finansal krizlerle aynı anda tanıştı. Bir gecede doların 3 kat artmasını hayretlerle izledi. Arslan gibi delikanlıları, kızları memleketimizin bir gecede işsiz kaldı. Sonra emekliler, krizlerden korunmak için emekli ikramiyelerinin bir kısmını bankada tutarken, bir kısmıyla döviz alarak "sepet oluşturmayı" öğrendi. Memurlar, bankaların hazır sepetlerinden fon alarak, her gün bu fonları gıdım gıdım satarak harcadı maaşlarını. Demek ki kriz, aynı zamanda da, halkımızın ekonomi bilincini artıran, bir nev'i eğitim veren bir şeydi, eğitimin "şart" olduğunu dile getiren birkaç piyasa dahisi (!) ünlü Türk büyüğünün dünyasında!

Anadolu Kaplanları'nın, birer birer "kedi"ye dönüşmelerine şahit olduk. Denizli, kriz içerisinde çığrım çığrım ağlıyordu. Amerikan eski başkanlarından baba George Bush'un 2001 krizi ertesinde Türkiye'ye gelerek, Koç Grubu'na konuk olduğunu ve kriz sonrası birlikte yatırım olanakları araştırdıklarını izledik. Bizlerin anlayamadığını bir başkaları anlıyor, birileri kaplandan kediye dönüşürken, bir başkaları, sessiz sedasız güçlerine güç katmaya devam ediyordu.

1990 sonrası gelişen süreç sermayenin bir tür yoğunlaşması süreci olarak açığa çıktı. Finansal liberalizasyonla birlikte, 1990 sonrası gerçekleştirilen ekonomi politikaları kırılgan bir ekonomik zemin yarattı. 1990'ın önemli bir gelişmesi de hatırlanacağı gibi reel ücretlerin yüzde 90 oranında artmasıdır. İşgücü maliyetlerinin artması, Türkiye'de üretim yapmayı pahalılaştırdı, ihracata yönelik üretim yapan kesimin ihraç piyasasını daralttı. Mısır, Polonya, Romanya, Çin gibi ülkeler bizden daha ucuza üretim yapar konuma geçince, dünya üretimini yönlendiren ÇÜŞ'ler (Çok Ülkeli Şirketler) Türkiye'de üretim yapmaktan vazgeçtiler. Dolayısıyla üretim ve ihracat yaparak para kazanmak her geçen gün daha da zorlaştı. Paradan para kazanma dönemi başladı. Küçük üreticiler bir bir batmaya başladılar.

2001'de yaşadığımız krizin etkilerini dikkate alacak olursak, 1999 yılında yüzde 7,6 olan işsizlik oranı, 2003 yılında yüzde 12,3'e yükseldi. Birçok girişimci de firmasını kaybetti. 2001 yılında kapanan firmaların sayısı, bir önceki yıla oranla yüzde 17,4'lük artışla 26 bin 990'a ulaştı. 1999 ve 2003 yılları arasındaki 5 yıllık dönemde kapanan firma sayısı 110 bin 566 olarak gerçekleşti. İşsiz kalan ya da firması kapanan insanlara ne mi oldu? Yedek işgücü ordusunun yılmaz neferleri haline geldiler, işgücü piyasasına fırlatıldılar. Küçük üreticiler, işyeri sahipleri, basit bir fabrikada işçi olarak iş bulabilmek için kuyruklara girdiler.

Madalyonun diğer tarafında ise Türkiye'nin başarı hikayesi, büyük firmalarımızın girişimcilik mucizeleri vardır! 1990'la birlikte işgücü maliyetleri artınca, ucuz işgücüne dayalı tatlı kârlarını kaybeden büyük firmalar, daha yüksek katma değerli alanlara yönelerek kayıplarını telafi etmenin yollarını aradılar. Kimi daha teknoloji yoğun alanlara yöneldi, kimisi de markaları ile Avrupa ve Amerika'nın kapılarını zorlayarak, marka temelli yüksek kâr oranlarına talip oldu. Bu firmaların 1990 sonrası izledikleri yolu şu şekilde özetleyebiliriz:

* Büyük firmaların tümü, finansal/rantiyer etkinlikler aracılığıyla paradan para kazanmaya yönelmiş, ya banka sahibi olmuş ya da kendi kredi kartlarını oluşturmuş ve bu yolla belli bir portföyü yönetme kabiliyetine erişerek krizlere dayanma olanaklarını güçlendirmişlerdir. Boyner Grubu, Finansbank ortaklığı ile önce Advantage Card'ı (daha sonra bunu HSBC Bank'a satmış), sonra Bofis'i yaratmıştır. Erak Holding, MaviCard'ı kullanıma sokmuştur. Koç Grubu, finansal alanda bir devdir! UnidoCredito Italiano ortaklığı ile önce Koçbank'ı kurmuş, daha sonra da son aylarda gerçekleştirdiği bir operasyonla Yapı ve Kredi Bankası'nı satın almıştır. Benzer biçimde Sabancı Grubu Akbank'a, Zorlu Grubu da Denizbank'a sahiptir ve bu bankalar aracılığıyla finansal/rantiyer faaliyetlerini yürütmektedirler.

* Başarılı tüm firmalarımız ya ülkemizdeki fabrikalarını söküp başka ülkelere taşımış ya da başka ülkelerde kendileri için fason imalat yapan fabrikalarla çalışmaya başlamıştır. Boyner Grubu 1997 yılından itibaren üretim ve pazarlama birimlerini ayrıştırarak, dünyanın çeşitli yerlerindeki tedarikçilerle ya da ucuza üretim yapan firmalarla çalışmaya başlamıştır. Koç Grubu, Rusya'ya bir çamaşır makinesi fabrikası, Romanya'ya bir TV fabrikası kurmuş, Çin'de Demirdöküm ısıtıcılarını üretmeye başlamıştır. Benzer biçimde Zorlu Grubu'nun da Rusya'da bir çamaşır makinesi fabrikası, bir buzdolabı fabrikası ve bir televizyon fabrikası vardır. Zorlu Grubu Güney Afrika ve Romanya'ya da birer hazır giyim fabrikası açmıştır.

* Bu firmaların tümü, özellikle 1994 yılı sonrasında, grossmarket ve mağazalar zinciri kurma yarışına girmiştir. Boyner Grubu, sınırlı sayıda Beymen ve Çarşı mağazalarına sahipken, bunların yurtiçi ve yurtdışındaki sayılarını artırmış, Çarşı mağazasını alışveriş merkezi şekline dönüştürmüş, NetWork ve Altınyıldız gibi iki yeni mağazalar zinciri ile perakendecilik faaliyetlerindeki gücünü artırmıştır. Erak Holding, Mavi Jeans mağazalarını faaliyete sokmuştur. Koç Grubu grossmarketçilik işini geliştirmiş, Migros-Türk mağazalar zincirlerinin yanına yurtdışında Ramstore mağazalarını eklemiş, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir atakla Tansaş'ı da satın alarak bu alandaki rakipsizliğini göstermiştir. Zorlu Grubu ise Vestel, Veseg, Linens (Korteks, Taç) mağazaları ile yurtiçi ve yurtdışında kendi ürünlerinin satışını yapabilecek yaygınlıkta bir ağa kavuşmuştur.

* Özellikle beyaz eşya veya kahverengi eşya üreten firmalar ile grossmarket faaliyetlerine yönelen firmalar büyük küresel firmalarla birleşme ya da firma ele geçirme yoluna gitmişlerdir. Koç Grubu, Ford, Fiat, Siemens, Magneti Marelli, Chung Mei, Shell, Migros, Petkim, Promodes, UniCredito Italiana ve Allianz firmaları ile ortaklıklar kurarken, Grundig, Tansaş, Yapı ve Kredi Bankası'nı ele geçirmiştir. Benzer biçimde Zorlu Grubu Hitachi, JVC, Toshiba, Hotpoint (GDA), GE ile işbirliğine giderken Denizbank ve Vestel'i ele geçirmiştir.

* 1994, 1998, 2000 ve 2001 krizleri sonrasında en çok işsizlikle karşı karşıya kalan kesim eğitimli işgücü -mühendisler, mimarlar, bankacılar ve tasarımcılar- olmuştur. İşsizlik artışı bu kesim arasında rekabeti kızıştırmıştır. Eğitimli işgücünün iş bulmak için kendi içinde verdiği rekabeti sadece ucuza çalışmaya razı olmak koşuluna indirmek doğru değildir. Yaratıcı etkinliğe dayalı rekabet, iş bulmak açısından birincil sıraya yerleşmiştir. Böylece büyük firmalar oldukça vasıflı ve yaratıcı bir grubu ucuza çalıştırma olanağına kavuşmuştur.

Sonuç olarak Türkiye'de iki dinamik bir arada gözlenmektedir. Bir yandan küçük ve orta ölçekli firmalar batıp, işsizlik oranları artarken, diğer yandan büyük sermaye grupları kârlarına kâr katmıştır. Kârlı ve büyüyen firmalar bir yandan daha yüksek teknolojili üretim olanaklarını seçmiş, diğer yandan da fabrikalarını ucuz işgücü merkezi ülkelere "uçurarak" ülkedeki işsizlik artışını tetikleyici yönde etki yaratmıştır. 1990 sonrası krizlerle ve "Piyasa"yla birlikte büyüyen sermaye grupları bu zenginliklerini, halkın daha çok fakirleşmesi, işsizlik artışları, küçük ve orta ölçekli firma iflaslarıyla beraber ve bunların sayesinde elde etmişlerdir. Çünkü küresel kapitalizme damgasını vuran "ilkel birikim"dir. İlkel birikim insan kanıyla beslenir. "Piyasalar"ın ya da bizim yerimize düşünen "büyük akılların" sahipleri vardır ve bu sahipler her gün daha çok emekçi kanı arzular.