'Türkiye'nin tarihi, devlet ve sermayenin tüm kapıları islamizasyona açmasının tarihidir'

İstihbaratçı ve emekli Korgeneral Pekin'in 'Fethullah Gülen ve Mehmet Şevket Eygi bizim elemanımızdı' açıklamasını, akademisyen Fatih Yaşlı'yla konuştuk...
Ahmet Çınar
Pazartesi, 10 Aralık 2018 17:07

İstihbaratçı ve emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin'in "Fethullah Gülen ve Mehmet Şevket Eygi’nin 1959’da Özel Harp Dairesi içinde görevlendirildiğini" öne sürmesi tartışma yarattı.

Pekin'in "itiraf" niteliğindeki açıklamalarını Milliyet yazarı Tunca Bengin, bugünkü köşesinde kaleme aldı. 

Emekli Korgeneral Pekin'in bu açıklamalarını "AKP ve Yeni Rejim", "AKP-Cemaat-Sünni-Ulus", "Türkçü Faşizmden 'Türk-İslam Ülküsü'ne" adlı kitaplarıyla tanınan akademisyen-yazar Fatih Yaşlı'ya sorduk. 

Yaşlı, bu açıklamaların çok şaşırtıcı olmadığını belirterek, "Çünkü bu açıklamalar, yakın Türkiye tarihine damgasını vuran olgunun anti-komünizm olduğunu göstermek açısından büyük önem taşıyor" dedi.

"Yeni Türkiye" diye tarif edilen yapının bir "ordu-sermaye projesi" olduğuna dikkat çeken Yaşlı, "Türkiye’nin yakın tarihi, emperyalizme entegrasyonla birlikte devlet ve sermayenin, sol düşmanlığı adına İslamizasyona kapılarını açmasının ve o kapıdan giren siyasal İslam’ın devletleşerek rejimi değiştirmesinin tarihidir" diye konuştu. 

İşte sorularımız ve Yaşlı'nın yanıtları... 

'BU TÜR AÇIKLAMALAR, YAKIN TÜRKİYE TARİHİNE DAMGA VURAN OLGUNUN ANTİ-KOMÜNİZM OLDUĞUNU KANITLIYOR'

İsmail Hakkı Pekin’in “Fethullah Gülen ve Mehmet Şevket Eygi elemanımızdı” açıklaması, günün konularından biri oldu. Siyasal islamcılığın TSK açısından kullanışlı bir aparat olduğu bilinen bir gerçek ama emekli bir korgeneralin bunu bu açıklıkla ifade etmesi de ilginç. Pekin’in bu açıklaması için neler söylersiniz?

Adettendir, Türkiye’de komutanlar, subaylar, küçük bir azınlığı istisna tutarsak, muvazzaf oldukları zaman dilimi içerisinde bir NATO ordusu personeline yakışır şekilde, emperyalizmden, gericilikten, bağımsızlıktan söz etmez, susar, emekli olunca da en keskin anti-emperyaliste, en keskin NATO karşıtına dönüşürler. Pekin de bunun örneklerinden biri. Ayrıca gerilimli bir ilişkileri olsa da, bir süredir Aydınlık çevresinde bulunuyor. Aydınlıkçılarla Gülencilerin birbirlerine duydukları husumet de malum. Gülen Cemaati 15 Temmuz sonrası bozulan ortaklıkla birlikte iktidar bloğundan dışlanmış durumda ve “iç düşman” kategorisinde. Aydınlık çevresi ise AKP’ye "anti-emperyalizm" atfeden bir siyasal pozisyona sahip, AKP’yi ve Erdoğan’ı “milli cephe”nin bir parçası olarak görüyor, bunun üzerinden birtakım ittifak ilişkileri kuruyor. Dolayısıyla bu tür bir açıklama şaşırtıcı olmadığı gibi, siyaseten de herhangi bir risk almak anlamına gelmiyor. Solun, komünistlerin zayıf olduğu bir konjonktürde söylendiği için de, komünistlerin elini güçlendireceği gibi bir kaygı taşınmıyor. Herhangi bir şaşırtıcı yönü yok bana göre bu yüzden. Ancak sol, sosyalistler, komünistler bu tür açıklamaları, mutlaka daha büyük puntolarla görmeli, elinden geldiğince kamuoyu ile paylaşmalı, gündem olması için çaba göstermeli. Çünkü bu açıklamalar, yakın Türkiye tarihine damgasını vuran olgunun anti-komünizm olduğunu göstermek açısından büyük önem taşıyor.   

'TÜRKİYE'NİN TARİHİ, DEVLET VE SERMAYENİN TÜM KAPILARI İSLAMİZASYONA AÇMASININ TARİHİDİR'

Görünen o ki, TSK ile siyasal İslamcı cemaatler “komünizmle mücadelede” birleşmişler. Amaçları buymuş. Soğuk Savaş döneminde ABD kampında yer alan Türkiye, komünizmle mücadele başlığında Fethullah Gülen, Şevket Eygi ve nicelerini “eleman” olarak değerlendirmiş. Tüm bu itiraflar, bugün cumhuriyetin yıkılması, laikliğin tamamen rafa kaldırılması, ülkenin fiili bir şeriat rejimiyle yönetilmesinde TSK’nin payının ne denli büyük olduğunu kanıtlamaz mı?

Türkiye tarihini merkez-çevre, batıcı elitler-dindar halk kitleleri, vesayetçiler-milli iradeciler üzerinden okuyan liberal ve muhafazakâr bakış açısı, Soğuk Savaş’la birlikte Türkiye yönetici sınıfının nasıl hızla ABD’ye yanaşıp siyasetin merkezine anti-komünizmi yerleştirdiğini bilinçli bir şekilde görmezden gelir. Oysa Türkiye’nin yakın tarihi, emperyalizme entegrasyonla birlikte devlet ve sermayenin, sol düşmanlığı adına İslamizasyona kapılarını açmasının ve o kapıdan giren siyasal İslam’ın devletleşerek rejimi değiştirmesinin tarihidir. Türkiye’nin IMF ve Dünya Bankası’na üye olma süreciyle, din derslerinin yeniden müfredata konmasının aynı yıllara, yani 1946 sonrasına gelmesi, bu nedenle tesadüf değildir. 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri ise sola karşı yapılan darbelerdir ve her ikisinde de ordu içerisindeki ilerici, yurtsever kadrolar tasfiye edilmiştir. Her iki darbeden sonra da dinselleşme hız kazanmıştır. Özellikle kapsamlı bir toplumsal mühendislik projesi olan 12 Eylül’ün ülkücüleri de solcularla birlikte hapse atarken, MHP’nin fikri kadrolarını oluşturan Aydınlar Ocağı mensubu akademisyenleri bürokrasinin en kilit noktalarına ataması tesadüf olarak görülemez. O dönemin MHP yöneticilerinden birinin mahkemede “kendi zindanda fikirleri iktidarda bir partiyiz” demesi sonuna kadar doğru bir tespittir dolayısıyla. Amaç 12 Eylül öncesindeki durumun bir daha ortaya çıkmasını, yani halkın “sapkın fikirler”e kapılmasını engellemektir.  Aynı 12 Eylül anayasaya zorunlu din derslerini de sokmuş, yeşil sermayenin palazlanmasının önünü açmış, tarikatlara yol vermiş, Türk-İslam sentezini devletin resmi ideolojisi haline getirmiştir. Gülen Cemaati’nin ordu içerisindeki kadrolaşmasının ve darbe girişiminde bulunacak güce ulaşmasının gerisinde de bu vardır.

'YENİ TÜRKİYE BİR ORDU-SERMAYE PROJESİDİR'

Aynı şekilde bugünkü iktidar da devlet ve sermaye işbirliğinin bir sonucudur. “Yeni Türkiye” bir ordu-sermaye projesidir.  Ordu, sol düşmanlığıyla “devleti kurtarmak” adına dinselleşmeye cevaz vermiş, devlet kurtarılmış ama sahibi değişmiş, ayrıca dinselleşme Cumhuriyet’in yıkımıyla sonuçlanmış, yani rejim değiştirilmiştir. Bu nedenle bir kitabımda “Cumhuriyet’in uzun intiharı” diye nitelendirdiğim bu süreci, benzer bir şekilde “kurtarılan devlet, yıkılan cumhuriyet” diye nitelendirmek de mümkün görünmektedir.   

'SOL, YILLARDIR YAŞADIĞI SOLKIRIMI HALKA, TOPLUMA ANLATABİLMELİ' 

Eski bir istihbaratçı olan bir korgeneralin, laikliğe ve cumhuriyetin tüm kazanımlarına savaş açmış kişiler için “elemanımızdı” demesi büyük bir rahatlığın, pervasızlığın ve itirafın örneği değil midir? Sosyalistlerin yıllardır savunduğu tezlerin açıkça doğrulandığı itiraflar…

Az önce de söylemiş olduğum üzere bunun konjonktürün sağladığı “rahatlık”la ilgisi var... Cemaatin "iç düşman" ilan edildiği bir konjonktürde bunları söylemek şaşırtıcı değil. Pekin, aynı zamanda Türkiye’de güçlü bir sol hareketin bulunmadığının, söylediklerinin en fazla bir istihbaratçının itirafları olarak görüleceğinin ve herhangi bir tepki yaratmayacağının farkındalığıyla konuşuyor. Ancak bu “rahatlığı” bir “rahatsızlığa” çevirmek de yine solun elinde. Kişisel bir rahatsız etmeden söz etmiyorum elbette burada. Sol, kendi tezlerini, kendi tarih okumasını, tarihsel olarak durduğu yeri, yıllardır devam eden “solkırım”ı halka, topluma anlatmak, bunu anlatacak daha güçlü mekanizmalar, daha güçlü iletişim kanalları yaratmak zorunda. Çünkü bu da siyasal mücadelenin bir parçası ve bu mekanizmalar, kanalların çoğalması solun da güçlenmesi anlamına gelecek.