TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’dan çarpıcı kriz açıklamaları

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan kriz gündemiyle ilgili soL'a yaptığı açıklamalarda ekonomik krizin AKP ya da Erdoğan yönetimini açmaza sürükleyeceği beklentisinin doğru olmadığını, sürecin gidişatını belirleyecek olanın sınıf mücadelesinin önümüzdeki dönemde alacağı biçim olduğunu söyledi.
Haber Merkezi
Pazartesi, 01 Ekim 2018 14:32

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan soL'a kriz gündemiyle ilgili açıklamalarda bulundu. Okuyan sorularımıza verdiği yanıtlarda krizlerin kapitalizmde kaçınılmaz olduğunu, bu süreçlerin aynı zamanda bir tekelleşme ve emekçilerin sırtından sermayeye kaynak aktarımıyla sonuçlandığını vurguladı. Krizin doğrudan Erdoğan ya da AKP yönetimini siyasi olarak açmaza sürükleyeceği beklentisinin doğru olmadığını vurgulayan Okuyan, kriz sürecinin siyasi sonuçlarının işçi sınıfının mücadelesiyle belirleneceğini söyledi.

Okuyan'ın yanıtları şöyle:

Yıllar boyu Türkiye’de sol “kriz kaçınılmaz” dedi, hatta zaman zaman felaket tellallığı ile suçlandı, bazen de “hani kriz çıkacak” diye eleştirildi. Şimdi “işte gördünüz mü, haklı çıktık” diyebiliyor musunuz? En azından TKP bu düşüncede mi?

“Neden kriz kaçınılmaz” diyorduk? Her şeyden önce, kriz, sermaye düzeninde kaçınılmazdır. Kapitalizm denen toplumsal sistemin hüküm sürdüğü tek bir yer gösteremezsiniz ki orada kriz olmasın. Bunun neden böyle olduğunu Marx fazlasıyla açık ve anlaşılır bir biçimde ortaya koyduğu için onun eserleri 200 yıl sonra bütün canlılığını ve geçerliliğini koruyor. Kapitalizm varsa kriz de bir noktada kaçınılmazdır.

Bunu fazla kaba bir yaklaşım olarak görenler var ama…

Kaba olan sömürü düzeninin kendisi. Her tarafından adaletsizlik, hırsızlık, soygun akan bir düzenden söz ediyoruz. Sömürü ne kadar gerçekse, kriz olgusu da o kadar gerçek. Ama burada bitmiyor. Kapitalizmin tarihi, krizlerin kaçınılmaz olduğunu pratikte de doğruluyor. Mesele AKP ya da Türkiye değil. Oraya geliriz. ABD’den Almanya’ya, Japonya’dan Hindistan’a diledikleri ülkeye baksınlar ve bize desinler ki, işte orası krizlerden tamamen kurtulmuş, orada kriz yok. İsveç filan diyorlar, 1990’ların başında bu ülkenin ne halde olduğunu unutuyorlar. Sonuçta şunu söylüyoruz: Bu düzen değişmediği sürece krizler kaçınılmazdır. Ama sadece bunu söylemiyoruz. 

Konunun özel olarak AKP ile ilgili boyutu yok mu?

Var ama AKP iktidarı havada durmuyor. AKP başından beri sermaye düzenine hizmet etti. Dolayısıyla AKP’nin ekonomi politikalarıyla kapitalizmin kriz üreten doğası arasında mutlak bir bağ var. Öte yandan sadece bunu söylemiyoruz elbette. AKP’nin Türkiye’nin tarımını çökerten, sanayisini tamamen dengesizleştiren, talan ve borç üzerine kurulu politikaları, dar anlamıyla bakıldığında da ekonominin kırılganlığını artırdı. Ancak dediğim gibi bunu sömürü düzeninin ihtiyaçlarından bağımsız bir biçimde ele almak ahmaklıktır. Parti olarak sürekli bunu vurguladık, soL yazarları bu konuyu işledi, yazmaya devam ediyorlar.

Ya dış politika gelişmeleri veya ABD ve AB’nin Türkiye ekonomisine müdahaleleri? Bunun krizle bağı yok mu?

AKP, Türkiye’nin uluslararası tekellere açık olmayan tek bir noktası kalmaması için çok büyük operasyonlar gerçekleştirdi. 2000’li yıllarda yalnız ekonomiyle ilgili değil siyasal kurumlarla ilgili dönüşümlerin tamamının temel felsefesi piyasanın fren ya da engel olarak gördüğü her şeyin tasfiyesidir. Piyasa dediğinizde yerlisi, yabancısı fark etmiyor. Büyük şirketler derelere girdiler, rüzgarlarla yelkenlerini şişirdiler, kentleri yağmaladılar, ormanlara kıydılar, sanayi kuruluşlarını otele çevirdiler, insanlarımızı sömürdüler ve öldürdüler. Halka karşı komploydu bu. Böyle bir ekonominin uluslararası rekabette daha da kırılgan olacağı gayet açık. Her devlet gücü oranında ekonomik araçları kendi çıkarları için kullanacak. Evinin kapısını açmışsın, hırsızı buyur etmişsin, “ev senindir” demişsin, sonra “bana komplo kuruluyor”’ Sevsinler! Ama bu söylem kısa sürer. Uzun süre uluslararası piyasalarla kavga edemez siyasi iktidar.

Peki kriz nereye evrilir?

Krizlerin kaçınılmazlığı kadar, onların sonuçlarını ve seyrini bir noktadan sonra öngörmenin olanaksızlığı da bir gerçektir. Uluslararası dinamikler, siyasi dengeler, emek ile sermaye arasındaki mücadelenin gelişimi, bütün bunlar çok bilinmeyenli bir denkleme işaret eder. Yapılması gereken sürecin ana hatlarını saptamaktır. Yoksa bu kriz öngörülenin ötesinde derinleşebilir de, göreli olarak daha kontrollü bir süreç de yaşanabilir. Önemli olan halk üzerindeki etkileridir ve bugün daha şimdiden görüyoruz ki, çok derin sonuçları var.

Nedir bugün söylenebilecek olan?

Bugün söylenmesi gereken, patronların kriz bahanesiyle emekçi halka saldırmakta oluşudur. Kuşkusuz ilk kez olmuyor bu. Krizlerin yükünü işçi sınıfının sırtına bindirmek, hatta krizi fırsata çevirmek her zaman sermayenin ilk aklına gelendir. Şimdi yine buna yöneldiler. Bizi ilgilendiren, halkın ilgilenmesi gereken budur. Ve bununla ilgilenirken ilk yapılması gereken “hepimiz aynı gemideyiz” lafını suratlarına çarpmaktır. Hepimiz aynı gemideysek, o geminin bütün zenginliği, bütün değerleri eşit olarak pay edilsin o zaman!

Krizin patronların işine geldiğini mi söylüyorsunuz?

İş bu noktaya gelebilir. Eğer emekçiler gereken direnci göstermezler, hatta karşı hamle yapmazlarsa, evet kriz son tahlilde patronların işine gelebilir.

Ama orada iflaslar olacak…

Krizler çoğunlukla yaygın bir tekelleşme ile sonuçlanır. Bunun anlamı şudur: Zayıf olanlar devre dışı kalır. Bunu bir tür kaynak aktarımı gibi görebiliriz. Ancak Türkiye’de belli bir ölçeğin üzerindeki patronların hiçbirisine bir şey olmaz. Fabrikalar el değiştirir, işletmeler kapanır ama başka bir alana geçerler, belki de küçülürler ama hayat devam eder, sömürmeye de devam ederler. O tarafta asıl darbeyi zenginleşme hayali ile yola koyulan, kredilere bel bağlayan küçük girişimciler yer. Kapitalizm zaman zaman “piyasa oyuncu”larının sayısını artırır, zaman zaman da daraltır. Örneğin Türkiye’de inşaat sektöründe “şu kentsel dönüşüm işine ben de gireyim” diyenler aradan çıkacaklar, onların batığı, büyüklerin kârıdır. Evet bu anlamda kriz bir sermaye birikim modeli olarak da işler. Bunlar için gözyaşı dökemeyecek kadar ciddi bir mesele var; işçilerin, emekçilerin durumu. Onlar emeklerini satarak yaşıyorlar ve şimdi kriz onlardan da sermayeye ek kaynak aktaracak. Enflasyon, hayat pahalılığı bir kaynak aktarımıdır. Özel sektörün borçlarının kamunun ve dolayısıyla halkın sırtına yüklenmesi kaynak aktarımıdır. İşten çıkarmalar ve onların yerine daha ucuz işgücü alımı kaynak aktarımıdır. Hükümetin kemer sıkma politikası kaynak aktarımıdır. Ücret artışlarının durdurulması kaynak aktarımıdır. Isınma, aydınlanma, ulaşım gibi yaşamsal zorunlulukların faturalarındaki şişkinlik kaynak aktarımıdır. Bu anlamda krizi kullanacaklar, kullanmak isteyecekler.

Kimileri bu sürecin AKP hükümetini yıpratacağını söylüyor.

Ekonomik zorluklar siyasi iktidarların her zaman altını oyma potansiyeli taşır. Ancak Türkiye’de muhalefet denen şekilsiz toplam ABD ve AB baskısı gibi şimdi de ekonomik krize bel bağlamışa benziyor, bu tam bir saçmalık. Ne bileyim, dolar on lira olacak, hükümet de görecek gününü türü bir şey. Böyle bir hayat yok. Türkiye’de komünistler dışında mevcut düzeni sorgulayan, mevcut düzenin yıkılması gerektiğini söyleyen kimse yok. Bu emekçileri şu anda komünizme ikna etmiyor elbette ama düzen muhalefetinin bir şey değiştirmeyeceğine ilişkin bir kanaati güçlendiriyor. AKP’ye çeşitli nedenlerden kızan geniş kesimlerin düzen muhalefetinin ekonomiyi düzlüğe çıkaracağına ilişkin bir inancı yok. Bunun daha da ötesinde iki tehlike var. Birincisi Erdoğan’ın bütün ekonomik kriz sürecinde kendisini farklı bir yere yerleştirerek topu patronlara ve bürokratlara atma riski. Böyle bir demagojiye toplum açık, Erdoğan’ın tarzı da buna uygun. Yani bir tarafta patronlara kriz sürecinde her tür olanağı ve silahı verip bir yandan da tüm toplumun koruyucusu görüntüsü vermeye kalkabilir. Bunun ipuçları var. İkinci tehlikeyi de bununla birlikte ele almak gerekir. Krizin sonuçları belirginleştikçe yoksullar arasında düzeni sorgulayanların sayısında artış olduğu gibi, otoriter, faşizan bir yönelim de güçlenir. AKP, hem kendi toplumsal-siyasal örgütlenmeleri hem de BBP ve MHP aracılığıyla bu yönelimi daha şimdiden kendine bağladı. Bu nedenle evet, ekonomik kriz AKP’yi zorlayacak ama bunun illa beklenen siyasal sonuçlar doğuracağı düşünülmemeli. Çok karmaşık bir süreç yaşanacak. Ve bu sürecin en kritik halkası işçi sınıfının durumu.

İşçi sınıfı krize karşı ne yapabilir ki?

Birincisi, krizin az önce söylediğim gibi yeni bir kaynak aktarım mekanizması olarak işlemesini engellemek, yeni bir soygunu dizginlemek için mücadele edebilir ve aslında bu şimdiden ufak ufak başladı, yükselecektir. Ancak bu yetmez, krizin ortaya çıkardığı gerçeklerle, emekçi halk bu düzeni sorgulamaya, dahası değiştirmek için çaba göstermeye başlayabilir. Pahalılık ve işsizlikle mücadele yani krizin ve aslında kriz olmasa da bu düzenin iki gerçek sonucuna karşı direnmek, karşı koymak ve bütün bu sorunların temellerine inmek. Başka çıkış yok. Öbür türlüsü daha fazla yoksulluk, daha fazla yıkım.

Türkiye Komünist Partisi’nin önceliği bu mudur?

Evet, Türkiye Komünist Partisi’nin önceliği budur. Her zaman için. Ancak içinden geçtiğimiz süreçte, partinin tamamen buna odaklanması için önlemler alıyoruz. Bundan 15 gün önce bir 2018 Konferansımızı tamamladık. “Emekçilere!” sloganıyla toplandı bu Konferans. Türkiye Komünist Partisi’nin işçi-emekçi üyeleri, partili aydınlar, öğrenciler bütün güçlerimizi işçi sınıfının örgütlenmesi ve mücadelesi için yeniden planladık, konumlandırdık. Parti örgütü baştan aşağıya yenilendi. Çok sayıda yeni örgüt kuruldu. Partinin son bir buçuk yılda sayısı radikal bir biçimde artan işyeri birimlerinin partideki ağırlığı da arttı. Şimdi hiç zaman yitirmeden siyasi iktidarın ve patronların bu ülkede istediği gibi kriz yönetmelerini, onu fırsata çevirmelerini engelleyecek adımları atacağız. Bu zorlu bir süreç ama öte yandan başka çıkış yok ve her gün daha fazla emekçi bunun farkına varıyor. Biz TKP olarak elimizden ne geliyorsa yapacağız ve partimize de, komünizmin tarihsel zaferine de sonuna kadar inanıyoruz.

Peki ya yerel seçimler? Kısa bir süre sonra ülke yerel seçimleri tartışacak?

TKP seçim gündemi ile memleket meselelerini, iş-aş kavgasını birbirinden ayırmaz. Seçimlere koltuk açısından, sadece oy açısından bakmak düzen siyasetinin işi. Biz ilk önce halkın örgütlülüğüne değer veriyoruz ve seçimler bu açıdan bir olanak. Onun dışında yerel seçimlerde belediyeleri ülkenin talan edilmesi ve emekçi halkın en temel hizmetleri alırken dahi soyulması için araç olarak görenlerin karşısına dikileceğiz. Bu konuda kapsamlı bir hareket planımız var.

Bütün bunlara ilişkin somut olarak ne yapılacağı ne zaman açıklanacak?

Değerlendirmelerimizi yaptık, ayrıntıları gözden geçirdik. Hem kriz karşısında emekçi halkın direncini artırmak için hem de yerel seçimler için ne yapacağımızı kısa süre içinde halkımızla paylaşacağız.