RÖPORTAJ I Necdet Pamir tüm ayrıntılarıyla anlattı: Türk Akım 'tarihi bir proje' mi?

Geçtiğimiz hafta Türk Akım doğal gaz boru hattının deniz bölümünün tamamlanması dolayısıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in katılımıyla İstanbul'da bir tören düzenlendi. ‘Tarihi proje’, ‘Bir çılgın proje daha hayata geçirildi’ denilerek tanıtılan projenin ne anlama geldiğini Petrol Mühendisleri Odası Enerji Politikaları Çalıma Grubu Başkanı ve CHP Enerji Komisyonu Başkanı Necdet Pamir’le konuştuk.
Ali Ufuk Arikan
Pazartesi, 26 Kasım 2018 10:16

AKP tarafından “tarihi proje” olarak duyurulan Türk Akım’ın gerçekte ne anlama geldiğini Petrol Mühendisleri Odası Enerji Politikaları Çalıma Grubu Başkanı ve CHP Enerji Komisyonu Başkanı Necdet Pamir’le konuştuk. Pamir, "Boru hattının kapasitesi, gazı alıp satma hakkınız var mı yok mu, fiyatta indirim oldu mu, bağımlılıkta azalma oldu mu?” gibi sorularının hepsinin yanıtının olumsuz olduğunu vurgularken, “Hiçbir avantajınız yokken, bunu 'asrın projesi' ya da 'çılgın proje' (ne demekse) olarak duyurmak doğru değil” dedi.

‘DOĞALGAZDA YÜZDE 99, PETROLDE YÜZDE 94 DIŞA BAĞLIMLIYIZ’

Türk Akım projesi, hafta başında Putin'in de Türkiye'ye geldiği törenle yeni aşamaya taşındı. Projeye ilişkin Cumhurbaşkanı Erdoğan "tarihi bir adım" değerlendirmesi yaptı. Siz nasıl bir değerlendirme yaparsınız, Türk Akım projesi Türkiye için ne anlama geliyor?

Öncelikle Türk Akım’ın teknik bir değerlendirmesiyle ve temel verileriyle başlamak istiyorum. Türk Akım adlı proje, Rusya’nın ürettiği doğalgazın, ülkemize Karadeniz’in altından ulaştırılmasını sağlayacak (tıpkı Mavi Akım gibi) paralel iki boru hattından oluşuyor. Her birisi 15,75 milyar metreküp, toplamda 31,5 milyar metreküplük paralel 2 hattan söz ediyoruz. Bu hat(lar), Karadeniz’in altından, doğrudan Türkiye’ye geliyor, yani başka hiçbir ülkeden geçmiyor. Bizim Rusya’dan gaz almakta olduğumuz iki boru hattından biri olan Batı Hattı’ndan temel farkı, doğrudan Türkiye’ye gelmesi. Batı Hattı; Ukrayna, Moldova, Romanya, Bulgaristan üzerinden Türkiye’ye geliyor, bu ise Batı Hattı’ndan (yıllık) 1,75 milyar metreküp fazla kapasiteye sahip ve doğrudan (Karadeniz’in altından) Türkiye’ye ulaşıyor.

Bu teknik bilgilerin dışında, Türkiye’nin enerji durumu ile ilgili kısa tabloyu da aktarmakta fayda var. Türkiye, tükettiği enerjinin yüzde 30,5’ini doğalgazdan, gene yüzde 30,5’ini petrolden karşılıyor. Doğalgazda yüzde 99’dan fazla, petrolde ise yüzde 94’den fazla dışa bağımlıyız. Doğalgazda Rusya’ya bağımlılığımız % 52. Türk Akım Boru Hattı, bu bağımlılığı azaltmıyor, arttırıyor. Türk Akım, Rusya’dan çıkıyor, Rusya’nın içinde bir miktar karasal hat var, iki tane paralel hat Karadeniz’i geçiyor, sonra Türkiye’de Kıyıköy’den çıkıyor. Karadaki hatlardan biri, daha sonra Lüleburgaz’da doğalgaz iletim sistemine bağlanacak. Gazın 15,75 metreküplük kısmını Türkiye alacak, geri kalan 15,75 milyar metreküpü, Avrupa Komisyonu (alım-satım anlaşması koşullarını) uygun görürse, bazı Avrupa ülkeleri alacak.

Bu proje ile sanki Avrupa’nın Rus gazına bağımlılığında ciddi bir azalma yaşanacakmış gibi bir takım şeyler açıklanıyor ve bunun üzerinden Türkiye’nin öneminin artacağına yönelik abartılı değerlendirmeler yapılıyor. Oysa bu hat ile (eğer Avrupa Komisyonu onaylarsa) AB ülkelerine 15,75 milyar metreküp gidecek. AB, 2017 yılında 467 milyar metreküp gaz tüketti. Bunun sadece 102 milyar metreküpü AB üyeleri tarafından üretildi. Sonuçta AB gaz ithalatı 365 milyar metreküp ve yaklaşık % 40’ı Rusya’dan ithal ediliyor. Rusya aynı zamanda Almanya üzerinden, Baltık Denizi altından geçen 2 hat ile (Kuzey Akım 1 ve 2) payını arttırıyor. Hatların her biri, 55 milyar metreküplük kapasiteye sahip. Dolayısıyla Avrupa’nın Rus gazına bağlılığında da bir azalma söz konusu değil ve bu veriler dikkate alınırsa; Türk Akım projesinin Avrupa’yı hedefleyen kısmı (15,75 milyar metreküp) devreye girse bile, belirleyici bir ağırlığı olmayacak. Dolayısıyla, Türkiye’nin Türk Akım projesiyle, Avrupa nezdinde stratejik öneminin artacağı savı yerel seçimlere yönelik imaj operasyonundan öte anlam taşımıyor. 

Bir yandan da “dünyadaki en büyük deniz altı döşeme gemisi kullanıldı” diye açıklamalar yaparak, sanki bizim enerji takımı, teknolojik bir “harika yaratmış” havası basılıyor. Kendi geminizle, kendi teknolojinizle ve teknik elemanlarınızla boruları döşeseniz, tamam… Ama öyle değil! Hattın su altı inşaatını yapan Rus Gazprom (South Stream) işi Allseas şirketine yaptırdı. Siz, Türkiye içinde iki hattan sadece birinde (Kıyıköy-Lüleburgaz) devredesiniz. Karada boru hattı döşemeyi, “teknolojik harika” gibi pazarlamak ise 2018 yılında biraz gülünç oluyor. Teknolojik olarak Türkiye'nin yaptığı bir şey yok. Türkiye’nin Rus gazına bağımlılığında bir farklılık yok. Hat döşendi diye Ruslardan bir fiyat indirimi alınması söz konusu değil. “Türkiye’nin gaz merkezi olduğu” doğru değil. Türkiye çok az miktarda, o da sadece Azerbaycan’dan gelen gazı alıp-satabiliyor. Türkiye geçen yıl 54 milyar metreküp gaz tüketti ve sadece 0,6 milyar metreküpünü alıp Yunanistan’a satabiliyor. Gazı alıp satmadığınız sürece, sizin ticaret merkezi olma iddianız ham hayal. Bunun dışında satılan ve alınan gazın fiyatında siz belirleyici bir aktör müsünüz? Hayır değilsiniz. Alıcı ile satıcı pazarlık yapıyor ve fiyatı belirliyor; siz sadece geçiş coğrafyasısınız. Tarifeler, her ne nedenle olursa olsun, Türkiye’nin çıkarına olduğu savunulamayacak durumda. Ticaret merkezi olabilmenin bir diğer olmazsa olmazı olan yeterli depo kapasitemiz de yok. Sadece içi boş sloganlarla, kamuoyuna ajitasyon çekiliyor. 

‘HİÇBİR AVANTAJINIZ YOKKEN ‘ASRIN PROJESİ’ DEMEK DOĞRU DEĞİL’

Türkiye’nin “avantajı” ne bu projede peki?

Siz ne gaz fiyatında indirim aldınız, ne Rusya’ya bağımlılığı azalttınız, ne teknolojik bir atılım yaptınız. Bu sadece cilalı imaj çalışmasıdır. Bu iş sadece Rusya’nın yararına oldu. Bize sağladığı tek avantaj ise, hattın doğrudan gelecek olması nedeniyle, her kış gelen gazı "Ukrayna mı sifonladı, yoksa Rusya mı kesti" tartışmasından kurtulacak olmamız…

Hattın geçmişi ise şöyle gelişti: Putin 2014 yılı Aralık ayında Türkiye’ye gelirken, birden bire "Güney Akım’dan vazgeçtik” dedi ve onun yerine Türk Akım projesini yapacaklarını duyurdu. Güney Akım yılda paralel ve her biri 15,75 milyar metreküp gaz taşıyacak olan ve Karadeniz’de bizim Münhasır Ekonomik Bölge’mizden geçirilip; Avrupa’ya Bulgaristan üzerinden gaz verilmesini içeren bir projeydi. 

AB ise gerek Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik politikasına gerekse Kırım’ın bir referandum ile Rusya Federasyonu’na bağlanmasına karşı Rusya’ya ambargo uyguluyordu. Ayrıca Rusya’nın (Gazprom) AB ülkelerine hem gaz satmasını, hem AB’yi besleyen boru hatlarında ve gazın dağıtımında hissedar olmasını, rekabet hukukuna aykırı görüyordu. Bu nedenle çıkardığı 3. Enerji Paketi ile Gazprom’un tekelini kırmayı hedefleyen bir dizi önlem almıştı. Putin’in Türk Akım hamlesi, bu koşullarda geldi. Bir yandan AB’ye “Benim size karşı (Türkiye) seçeneğim var” mesajını verirken, Ukrayna’yı da geçiş güzergahı olarak (hem AB’ye hem Türkiye’ye giden hatlar açısından) devre dışı bırakıyordu. Putin, Türk Akım ile; Ukrayna, Moldova, Romanya, Bulgaristan üzerinden gelen 14 milyar metreküplük hattı devre dışı bırakarak, bunun yerine 15,75 milyar metreküplük Türk Akım projesini devreye almış oldu. Ukrayna’ya Rusya bir ceza kesiyor, biz de bunun aracısı oluyoruz. Rusya sizden yararlanıyor ama siz ne alıyorsunuz? İndirim almıyorsunuz, AB’ye gitmesi planlanan hatta söz sahibi değilsiniz... Kaldı ki Rusya’nın AKP’nin dış politikasına dair “tehdit algılaması” giderilebildi mi? Suriye’ye (Rusya’ya göre) “İslamcı militanların” geçişinde ve sonrasında Rusya Federasyonu coğrafyasına geri dönmelerinde, hala Türkiye’yi sorumlu görüyorlar. Bunu düşününce Rusya yönetiminin bunu unutup duyarsız kalacağı ve Türk Akım gerçekleşti diye Türkiye’ye taviz vereceği beklentisi de boş bir hayaldir.

Ben bilimsel ve nesnel bir değerlendirme yapmaya çalışıyorum. Boru hattının kapasitesi, alıp satma hakkınız var mı yok mu, fiyatta indirim oldu mu, bağımlılıkta azalma oldu mu? Hepsinin yanıtı olumsuzken, hiçbir avantajınız yokken bunu asrın projesi olarak duyurmak, “bir çılgın proje daha tamamlandı” demek anlamsız bir zorlama… Ticaret Merkezi (hub) falan da olmuyoruz! Rusya açısından ise büyük bir stratejik başarı söz konusu. 

‘TÜRKİYE’NİN DIŞA BAĞIMLILIĞI 1990’DA YÜZDE %52 İDİ, ŞİMDİ YÜZDE 76’

Türkiye'nin enerjideki dışa bağımlılığına ilişkin çok sayıda çalışma ve açıklama var. Siz de bu bağımlılık durumuna sık sık vurgu yaptınız. Tabloyu biraz açarsanız, nedir Türkiye’nin şu anki durumu?

1990 yılında Türkiye’nin enerjideki dışa bağımlılığı yüzde elli ikiydi. Yüzde 52’sini ithal ediyorduk. 1990’da yaklaşık yarı yarıya olan bağımlılık, 2000 yılına geldiğimizde yüzde 67’ye çıktı. AKP’li yılların sonunda, yani Kasım 2018’de ise yüzde 76’ya çıktı.

İktidar, sürekli olarak “bağımlılığı azalttık" diyor ancak sayılar ortada. Bağımlılık net bir şekilde artmış durumda. Benim bildiğim kadarıyla (!) (İlkokul bilgisi yeterli olsa gerek) %76, %67’den büyük.

‘TÜRKİYE GEÇTİĞİMİZ YIL 295 MİLYAR KİLOWATT-SAAT ELEKTRİK TÜKETTİ, YERLİ KAYNAĞI İSE 613 MİLYAR KİLOWATT-SAAT’

Peki, Türkiye’nin yerli kaynağı yok mu?

Türkiye’nin çok ciddi bir güneş, rüzgar, jeotermal ve hidroelektrik potansiyeli var. Hala devreye almadığı ciddi bir yenilenebilir kaynak potansiyeli var. Bunun yanı sıra çevreye etkileri tartışmalı, ama çok ciddi bir linyit potansiyeli de var. Bizdeki linyitin ısıl değeri düşük; kükürt oranı, kül oranı, nem oranı yüksek... Yani değerleri son derece olumsuz, ama bir yandan da bu da önemli bir potansiyel kaynak... Dışa bağımlılığı sürekli artan bir ülke olarak, bu kaynağın mümkünse en verimli teknoloji ile, ekosisteme en az zarar verecek biçimde devreye alınması için bilimsel bir çalışma yapılmalı. Ama “milli kömür projesi” diyerek, tamamen yanlış işler yapılıyor. Gene gözler boyanıyor. 

Genel resme bir göz atalım: Geçtiğimiz sene Türkiye 295 milyar kilowatt saat elektrik tüketti. Biz elektriği yüzde 38-48 arası doğalgazdan sağlıyoruz; doğalgazda ise yüzde 99,7 dışa bağımlıyız. Manzara bu. Petrolde de % 94 dışa bağımlıyız. Enerji tüketiminde petrolün payı da % 30,5.

Mevcut dışa bağımlılığa ve yerli, kaynak payının arttırılacağı iddialarına karşın, son yıllarda yeni olarak verilen santral lisanslarının büyük çoğunluğu gene doğalgaz ve ithal kömüre dayalı. Söylemde ise “yerli kaynaklara yöneliyoruz” deniliyor.

295 milyar kilowatt saat elektrik tüketen Türkiye’nin, kömür hariç hepsi yerli ve yenilebilir olan kaynaklarının elektrik üretim potansiyeli 613 milyar kilowatt saat. 

Bu verilerin kaynağı, Makine Mühendisleri Odası ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları Genel Müdürlüğü raporları. Yani tükettiğimizin iki katı elektrik üretim potansiyeli, atıl şekilde bekliyor. O atıl potansiyelden kasıt şu; lisans verilmiş, inşaat başlamış olabilir, lisans almamış olabilir, ama sonuçta henüz üretimde değil… Bunlar atıl duruyor, siz gidiyorsunuz; nükleer santral yapmaya (yapmaya da değil, yaptırmaya) çalışıyorsunuz. Türkiye’nin kaynağı var ama atıl bekletiliyor. Özellikle güneş ve rüzgar. Ama geliştirilmeleri ve enerji/elektrik tüketiminde daha fazla pay alabilmelerinin önünde türlü çeşitli engeller çıkarılıyor. Son derece yanlış politikalar, adeta “yapılmasın” diye düzenlenen “yarışmalar”…

Enerji verimliliğimiz son derece düşük. Belli bir miktar ekonomik büyüme için harcanan enerji miktarı, çağdaş ülkelerin gerisinde. TÜİK verilerinde oynamayla, GSH yüksek gösterilip, enerji yoğunluğu azaltılmış gibi gösteriliyor. 

Bir diğer kronik hastalık da talep tahminlerinin şişiriliyor olması, aynı ANAP döneminde olduğu gibi… Dolayısıyla  gereksinim olmayan santrallere yol veriliyor. “En pahalı enerji, olmayan enerjidir” propagandası yapılıyor. Bunu da ANAP’tan öğrendiler. Oysa en büyük kayıp gereksiz yere harcanan enerjidir.

‘ÜÇ KATI ÖDEME GARANTİSİ’

Talep tahminleri şişirilerek ne sağlanıyor?

Örneğin 2015 yılında, 2026 yılı için yaptıkları talep tahminleri çok yüksekti. Gelen eleştiriler ve itirazlar sonrasında, 2016 yılı için elektrik talebi tahminlerini 106 milyar kilowatt saat aşağı çektiler. “Akkuyu ve Sinop nükleer santrallerine ihtiyaç var” dediklerinde, 2015 verilerini öne sürüyorlardı. Akkuyu ile Sinop devreye girdiğinde ikisinin toplamı en tepe noktada bile 69 milyar kilowatt olacak. Siz 100 milyar kilowat-saat aşağı doğru düzeltme yapıyorsanız, toplam 69 milyar kilowatt-saat üretecek Sinop ve Akkuyu Nükleer Santralleri’ne gerek olmayacağı çok açık…

Bu arada, Akkuyu Nükleer Santrali’ni Ruslar yapıyor. Yapıyor da, bedava mı yapıyor? Tarife garantisi vermişsin. TBMM’den AKP parmak çoğunluğu ile geçen anlaşmaya göre, Akkuyu’dan üretilecek elektriğin kilowat-saatine 12,35 cent satın alma garantisi verildi! Oysa halen toptan elektrik satış fiyatı 4,5 cent civarında. Evet santrali Ruslar yapacak ama 3 katını benden, tüketicinden alıyor. Dolayısıyla bir diğer yanlışlık burada. Yani, ülkemizde enerji/elektrik üretecek kaynak var ama bu kaynağı kullanılmak yerine, dışa bağımlılığı daha da arttıracak nükleere gidiliyor. Tabi nükleerin sakıncaları bunlarla sınırlı değil…  

‘KİM EN UCUZA VERİRSE’

“Milli kömür” politikası adı altında bir şeyler pompalıyorlar ama Anayasa’ya göre, tüm halka ait olan doğal kaynakları, çıktıkları ihaleyi alacak şirkete bedelsiz veriyorlar. Daha rezervi kesin hesaplanmamış kömürümüzü, “bana elektriği en ucuza kim verirse ona vereceğiz” diyerek devrettiler. Milli olmaktan söz ediyorsunuz ama; şartnamede ekosistemi esirgeyecek biçimde kömürün nemini, kükürt oranını, kül oranını kabul edilebilir orana indirecek ve kömürü en verimli biçimde yakacak teknoloji ön koşulu bir ön koşul var mı? Hayır. Kim en ucuza veriyorsa diyorsunuz. İhaleyi alan şirket, dünyada bu konuda önde gelen, deneyimli bir şirket mi? Alakası yok. Yakma teknolojisini belirlediniz mi? Minimum verim için ön koşul var mı? En çok salım miktarı belli mi? Hepsinin yanıtı hayır. 

Benzer şekilde, “Türk Petrol Kanunu" diye bir kanun çıkardılar. Buradaki en önemli değişiklik, Türkiye Petrolleri’nin devlet adıma arama ve üretim yapma yetkisini kaldırmak oldu. Yetmedi; şimdi de TPAO’yu Varlık Fonu’na bağlıyorsun ve özelleştirme sürecine sokuyorsun. Bu da “milli” politika oluyor! Her yönüyle “cilalı imaj” dönemindeyiz… Barbaros Hayrettin Paşa sismik gemisini aldık. Fatih derin deniz sondaj platformunu aldık ve 29 Ekim’de sondaj başlattık. Tamam, ama kimse şunu sormuyor: Siz Türkiye Petrollerini Varlık Fonu’na bağladınız ve deneyimli yetkin kadrolarının hepsini emekli ettiniz. TPAO’nun temel fonksiyonları olan kuyu tamamlama ve sondaj faaliyetlerini kurum dışına çıkardınız. Yani TPAO’nun artık bu temel fonksiyonları yok! Barbaros Hayrettin ve Fatih’in elemanlarının neredeyse tamamı yabancı şirketlerin elemanları. “Mış” gibi yaparak “tamamen yerli ve milli” diyorlar. Aklımızla dalga geçiyorlar!

‘BİRİLERİNİN ÇIKARI VAR AMA HALKIN ÇIKARINA OLMADIĞI KESİN’

Bu yaşananları sadece iş bilmezlikle açıklayabilir miyiz?

İş bilmezlik var ama tek neden bu değil. Nepotizm var, “Bana yakın olsun, falanca tarikat olsun” anlayışı var. 30 milyar dolar gibi rakamların konuşulduğu bir Akkuyu Nükleer Santral projesi var örneğin, bu birilerinin iştahını kabartıyor. Bizim “yerli sanayicimiz” nükleer teknolojiye sahip mi? Akkuyu’da her şeyin uluslararası anlaşma ile yüzde yüz Ruslara verildiği projede siz ne yapacaksınız? Orada topu topu, hizmet binalarını yapacaksınız. Ama kafa bu... “Ruslar yapsın ama biz de oradan üç kuruş para kazanalım” deniliyor. Dışa bağımlılık artarmış, atık sorunu sadece bugünü değil, gelecek nesilleri de tehdit edermiş, mevcut elektrik fiyatının 3 katı satın alma garantisi verilmiş; bizimkilerin umurunda değil…

30 milyar doların telaffuz edildiği yerde asıl mesele şu, 12,35 cent kilowatt saatine satın alma garantisi vermişsiniz Rus tarafına… Peki bugün Türkiye’deki elektriğin kilowatt-saat toptan satış fiyatı 4,5 cent. Siz bunun üç katını ödemeyi taahhüt etmişsiniz. Döviz kurunu da kontrol edemediğiniz bir noktada, bu nasıl bir kafa yapısıdır? Burada birilerinin çıkarı var kesinlikle, ama halkın çıkarı olmadığı kesin.

‘NÜKLEERDE DÖRT TEMEL (GENEL) PROBLEM VAR, HİÇBİRİ TARTIŞILMIYOR’

AKP'nin enerji başlığında attığı adımlardan biri de sözünü ettiğiniz nükleer santraller. Konuya ilişkin kimi vurgularda bulundunuz, biraz daha açarsak neler söylersiniz?

Bugün nükleeri savunan tüm ülkelerin, tarafların, kurumların kabul ettiği temel sorunlar var.  Öncelikle çok pahalı olması. İşletme güvenliğine yönelik problemler var. Almanya başta olmak üzere birçok ülkede nükleerden vazgeçildiğini görüyoruz. Nihai atık probleminin çözülememesi de önemli bir sorun. ABD’de Bush döneminde, reaktörlerin yanında geçici olarak tutulan atıkların toplanıp, Nevada’nın Yuka Dağı altına inşa edilecek bir depoya gömülmesi kararı alındı. Bölge halkının yanı sıra, Nevada’nın hem Cumhuriyetçi hem Demokrat Temsilciler Meclisi üyeleri büyük tepki gösterdi bu karara ve Obama başkan seçilir seçilmez projeyi durdurdu. Proje durdurulduğunda, 11 milyar dolar harcanmıştı. Tamamlansaydı, 77 milyar dolar harcanacaktı. Türkiye’de ise bunların hiçbiri bilinmiyor, tartışılmıyor ve gözlerden kaçırılıyor. Atıkların, yer altı sularına karışması ya da depremsellik gibi durumlarda bu atıkların neden olabileceği büyük riskler var. Son risk ise nükleerin teröristlerin eline geçmesi. Bu dört başlık her zaman geçerli olan riskler.

Bunun dışında Akkuyu’da yer seçimi oldukça riskli. Bölgenin Ecemiş Fayı’na yakınlığı tartışma konusu. Prof. Ahmet Ercan’a göre; “Bölgede asıl göz önünde bulundurulması gereken tektonik etkinlikler, sadece Ecemiş fayı değil: 1. Kıbrıs Dalma Batma Kuşağı, 2. Ölü Deniz Kırığı, 3. Güney Ege Dalma Batma Kuşağı, 4. Doğu Anadolu kırıklarıdır. 4000 yıllık geçmiş deprem davranış bilgileri, bu diri ve oldukça devingen kuşaklar boyunda, büyüklükleri 7,9’a varan, etki alanı 200 km’ye ulaşan çok yıkıcı depremlerin olduğunu ve bunların denizde yaratmış oldukları tsunami dalgalarının 1000’lerce km uzakta bile etkili olarak kara kıyılarını süpürüp geçtiğini ve 10 binlerce kişiyi öldürdüğünü belgelemiştir. Bölgedeki 4000 yıllık depremlere bakıldığında, Güney Ege Dalma-Batma kuşağında tsunami oluşma olasılığı %13, dalga yüksekliği 1 ile 6 metre, Ölü Deniz Kırığı’nda ise %6, dalga yüksekliği 1 ile 3 metredir. Depremlerin şaşmaz bir yasası vardır: Bir yerde belli büyüklükte bir deprem oluyorsa, gelecekte de o yerde en az o büyüklükte bir deprem olacaktır. Özetle, Güney Akdeniz’de bir NGS yapmak, çevre kirliliği, tarımsal düşme, gezginciliği bitirmesi; can güvenliği, teknoloji bağımlılığı, soruna çözüm bulmaması bakımlarından olumsuzdur.

Bunun dışında Akkuyu devreye girerse, enerjide Rusya’ya bağımlığımız daha da artacaktır. Doğalgazda yüzde 52 doğalgazda, ham petrol ve ürünlerde yüzde 32 ve kömürde % 38 olan olan bağımlılığımız, nükleerde de % 100 olacak. 

‘İLK KEZ TÜRKİYE’DE YAPILIYOR, İŞLETME PERFORMANSI BİLİNMİYOR’

Dahası var: Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK), 2013’te Türk tarafına verdiği bir rapor var. Bu raporda 24+15=39 uyarı var. 24’ünün dozu biraz daha ağır; diğer 15’i tavsiye niteliğinde. Bu kurum nükleere karşı değil, yayılmasını sağlamaya çalışan bir kurum. “İlk defa bu işe girişecek bir ülkede şunlar yapılmalı” diyerek uyarıda bulunuyor. Türkiye’ye bağımsız nükleer denetçinin olmadığı noktasında uyarısı var. Bunun yanında, inşa edilecek nükleer reaktör dünyanın hiçbir yerinde henüz işletmede değil; yani işletme performansı bilinmiyor. Rusya’da daha yeni yeni ilk VVER 1200 tipi reaktörün ilk kez testleri yapılıyor. Bu sırada bir takım patlamalar oldu. “Bunlar nükleer patlamalar değil" deniliyor, ama performansı bilinmeyen bir reaktörün, ilk kez nükleer santral kurulacak bir ülkede önerilmiş olması oldukça riskli. Bu konuda dava açıldı ve mahkeme ilgili raporu (UAEK) istedi. İktidar ekibi, rapor için “devlet sırrı” diyerek, raporu mahkemeye vermedi. Kara mizah’ Yani düşünün: Bizim devlet sırrımızı UAEK hazırlıyor ve biliyor. 

Nükleer atıklar binlerce yıl geleceğimizi tehdit edecek riskler barındırıyor. Sinop’ta yapılması planlanan ATMEA 1 tipi santralde de benzer kara mizah örnekleri var. Üstelik bu santralin Fransız ortağı AREVA iflas etmiş durumda. ATMEA 1’in güvenlik lisansı olmadığını söyledik ve soru önergesi verdik. “Bakanlığımız güvenliğe büyük önem veriyor” yanıtı veriyorlar. Yani sorumuzu bile ciddiyetsiz şekilde geçiştiriyorlar. Güvenlik lisansının olmadığı, ATMEA 1’in kendi web sayfasında yazıyor! Son derece büyük sorumsuzluk. “Akkuyu’nun atıkları ne olacak?” diye merak eden varsa; girsin internete ve bir arama motoruna “Enerji Bakanı Taner Yıldız, Fatih Altaylı, ve nükleer atık” yazsın. Konuya nasıl yaklaşıldığını tüm açıklığıyla görüyorsunuz. Taner Yıldız, nükleer atık sorusuna “O konuyu Rusya halledecek” diyor. Bu konuda Fatih Altaylı’nın sorusunu merak eden girsin bir baksın… Ciddiyet düzeyini anlamak bakımından…

‘KAMU YARARI İLK SIRADA OLMALI…’

Türkiye’nin enerji politikasının tablosunun çarpıcı bir haritasını vermiş oldunuz. Peki, nasıl bir politika izlenmeli, bu konuda neler söylersiniz?

Enerji bir ülke için olmazsa olmaz. Bunun ekonomik ve stratejik boyutları var. Ekonomik bölümüne bakarsak, ithalatta 55-60 milyar dolarlara kadar çıktık. Enerji ithalat faturamız, Türkiye’nin toplam ithalatına ödediği paranın yüzde 18 ile 24’ü arasında dolaşıyor. Dolayısıyla bu bizim sırtımızdaki en büyük kamburlardan biri. 

Stratejik olarak baktığımızda ise biz doğalgazda ağırlıklı olarak Rusya ve İran’a bağımlıyız. Doğalgazın yüzde 17’sini İran, yüzde 52’sini Rusya’dan alıyoruz. Ham petrolün yüzde 44,6’sını geçtiğimiz yıl İran’dan almışız, petrol ürünlerini dahil edersek yüzde 30’un üzerinde de Rusya’dan aldık. Hem NATO üyesisin, hem de NATO ile bu kadar yüksek gerilimi olan iki ülkeye yüksek oranlarda bağımlısın. Gerginliğin büyüdüğü her noktada, senin enerjiyle ve buna bağlı olarak ekonomide, dış politikada ve genel güvenlikte büyük bir dar boğaz yaşama olasılığın var demektir.

Enerjide en başa yazılması gereken şeyler kamu yararı, ulusal çıkar olmalıdır. Çok zengin yerli kaynaklarımız var ancak dışa bağımlılığı kırmak için yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmak yerine; sürekli ithal kaynaklara (gaz ve kömür) santrallere lisans dağıtıyorsunuz. Yetmiyor tamemen dışa bağımlı, teknoloji transferi olmayan nükleeri devreye almaya çalışıyorsunuz! Yenilenebilirlere ağırlık verileceği söyleniyor ama sürekli ithal kaynaklara lisans veriliyor. Tam tersine güneş ve rüzgara ağırlık vermek durumdayız. 

Kaynaklarımız var, insan kaynağımız da var ama burada ahbap çavuş ilişkisi ve nepotizm devreye giriyor. Hem kendinize yakın şirketlerle iş yapıyorsunuz hem de ağırlıklı olarak, liyakatsız, iş bilmez insanlarla çalışıyorsunuz.

KAMU PAYI YÜZDE 65’DEN YÜZDE 15’E DÜŞTÜ

Bir de özelleştirme başlığı var. AKP döneminde giderek de artıyor biliyorsunuz. Buna ilişkin neler söylersiniz?

Enerji sektörü stratejik bir sektördür, bu nedenle özelleştirme derde deva değildir. Toplumsal yarar ve ulusal çıkar öncelikli olmalıdır. AKP iktidara geldiğinde kabaca kurulu gücümüzde kamunun payı yüzde 65’lerin üzerindeydi, şimdi yüzde 15’lere düştü. Özelleştirme ile rekabet sağlanacağı ve fiyatların düşeceği, en temel iddialar arasındaydı. Peki, iddia edildiği gibi enerji fiyatları düştü mü? OECD’nin enerji fiyat endeksine bakalım: Türkiye’nin bu iktidar dönemindeki enerji fiyat endeksi yüzde 270 civarında artmış, diğer OECD ülkelerinde ise artış yüzde 70’ler civarında. 

Yerli/yenilenebilir kaynakların enerji karışımındaki payı arttırılırken, enerji verimliliği (gerçekten) arttırılmalı ve enerji ekipmanlarının yerli üretimini teşvik edecek politikalar hayata geçirilmeli…

Sonuçta; yerli ve yenilebilir kaynaklara dayalı, kamu yararı ve ulusal çıkarı öne çıkaran, şeffaf biçimde oluşacak ve denetlenecek bir enerji politikasının yaşama geçirilmesi gerekiyor. Bunu yapacak, kuracak ve yürütecek kadrolar var…