‘Erdoğan iki büyük zıt kuvvetin çekimi altında zikzak çizmektedir’

​‘Erdoğan iki büyük zıt kuvvetin çekimi altında zikzak çizmektedir. Bir taraftan, bu krizde bir politikacı olarak kendi sosyal tabanını ve yandaş sermayesini korumak, kollamak istemektedir. Çünkü varlığı bunlara bağlıdır. Diğer yandan, büyük sermayenin ve uluslararası sermayenin sıkı para politikası ve maliye politikası yoluyla tasarruf yaratılması ve borçların ödenmesi programı durmaktadır.’
Haber Merkezi
Salı, 16 Ekim 2018 15:27

Erdoğan ve hükümeti yeni araçlarla krizi yönetmeye çalışıyor. Ancak yönetim araçlarının tutarlılığı ve ekonomideki daralmanın yükünü kimin sırtından alıp kime yükleyeceği tartışma konusu. İktidarın uluslararası rekabette oynamaya çalıştığı rolün ülke içine yansımaları krizi yönetmeyi daha çetrefil hale getireceğe benzer. Emekli bürokrat, iktisatçı Mahmut Kartal ile bu araçları ve ortaya çıkardığı çelişkileri konuştuk. 

Yatırımlarda tasarrufa gidileceği hem Cumhurbaşkanlığı genelgesinde hem Orta Vadeli Mali Plan’da (OVMP) ifade edildi. soL yazarı Kadir Sev OVMP’de söylenenlerin gösteriş projelerinin çürümeye terk edilmesi ve cayma parasının ödenmesi anlamına geldiğini belirtti. Öte yandan Cumhurbaşkanlığı genelgesinde kamunun kendi yatırımlarında tasarrufa gidilirken özel yatırımcının desteklenmeye devam edileceği ilan ediliyor. Özel sektöre baktığımızda ise orta büyüklükteki şirketlerin iflas erteleme anlamına gelen konkordato başvurularında bulunduğunu görüyoruz. Bunları nasıl yorumlamalı?

 

İktidarın esas planı kendi yandaş sermayesini destekleyici mahiyetteki yatırım ve projeler devam etmesi... Yandaş sermayeyi vergi teşvikleri ve krediyle destekleyecekler. Enflasyonla mücadele programında bunlar açıkça söylendi. Ama gösteriş yatırımı diyebileceğimiz yatırımlara ara verileceği kesindir. Konkordatoda başvurularında ise sermaye içi rekabet söz konusu olabildiği gibi bunlar işçi alacaklarının ödenmemesinin gerekçesi olarak da kullanılabiliyor. Yaşanan kriz sürecinde hileli iflasların artmasını bekleyebiliriz. İşçilerin ve başka şirketlerin alacakları varsa ödememek için bunu yapabiliyorlar, pek çok duyum alıyoruz.

‘BANKALAR TAZYİK ALTINDA’

Orta Vadeli Mali Plan’da aslan payını Hazine ve Maliye Bakanlığı almasının da krizden etkilenen sermayeyi kurtarma ile alakalı olduğu yönünde görüşler var. Hangi yollarla sermayeyi kurtaracaklar? 

Bu yollardan biri Halk Bankası ve Vakıf Bank’ın 11 milyar lira İşsizlik Fonu’nda söğüşlemesidir, gazeteler yazdı. Bir diğeri, Kredi Garanti Fonu’nun kullanımında bir takım değişikliklere gidildi. Burada bir kere, vadeler uzatıldı. İkincisi, geri ödemeleri esas alan döviz kuru konusunda düzenleme yapıldı. Üçüncüsü, kredi alırken bir kişinin tabi olduğu kefalet tutarı 15 milyondan 25 milyona çıkarıldı. Bütün bunlar bir nefes borusu açıyor. Diğer taraftan bankalara yapılan tazyik, gerek Bankalar Birliği gerek hükümet kanalıyla kredilerin yeniden yapılandırmaya zorlanması önemli çekişmelere konu olacaktır. Bankaların kredi taksitlerinin vadelerinin uzatılması isteniyor. Ancak bu kadar yüksek mevduat faizi ödeyen bankaların kendi kredi taksitlerini tahsil edememesi bankaların bilançolarını bozacaktır.

Bankalar buna direnirler mi?

Direnmeseler de bankaların can havliyle sendikasyon kredisine yöneldiği biliniyor. Akbank ve Türkiye Ekonomi Bankası’nın yurdışından para bulabildiği basına yansımıştır. Ama borçlanma maliyetlerinin, faizlerin yükselmesi pahasına para bulunabildiği görülüyor. Dünyada da böyle bir eğilim var, Türkiye’nin riski yüksek.

‘BANKALARIN YURTDIŞINDAN BULDUKLARI PARANIN BİR KISMI TÜRKİYE ZENGİNLERİNİNDİR’

Yurtdışından para arayışı var, öte yandan Türkiye’de dolar milyarderlerinin sayısı artıyor. İstanbul dünyanın en çok dolar milyarderi barındıran 12. kenti olmuş. Bu durumda dolar milyarderli hangi kaynaktan besleniyorlar? Şimdi hükümet tasarruf deyince dolaylı vergileri artırıyor. Temel ihtiyaçlar zamlanıyor, hükümet halkın cebine uzanarak krizi yönetmeye çalışıyor. Devletin dolar milyarlerlerine de dokunmasını, kurumlar vergisinin artmasını bekleyebilir miyiz?

Türkiye’de büyük zenginlerin offshore hesaplarda döviz cinsinden büyük paraları var. Bunlar önemli ölçüde enformeldir. Büyük sermayenin bazı kesimleri bu parayı bazı bankalar üzerinden kredi olarak çekilmiş göstermekte, hem kur farkı ve faiz ödemeleriyle zarar göstermekte hem yatırımlarına finansman sağlamış gibi göstermektedir. Böylece vergiden kaçırmış olmaktadır. Şöyle yapıyorlar; bir şirketin offshore parası varsa Türkiye’den bir bankayla anlaşıp parayı aktarıyor, kredi olarak o parayı veriyorlar. Kur farkından zarar gösterilip, matrahtan düşülüyor. Faiz ödeniyor, o da matrahtan düşülüyor. Dolayısıyla bankaların yurtdışından buldukları paraların bir kısmı Türkiye zenginlerinin parasıdır. Önümüzdeki sene kurumlar vergisinin önemli ölçüde düşmüş olduğunu göreceğiz. Küçülmenin dışında bir de bu sebeple...

Küçülme diyorsunuz fakat Ağustos ayında Türkiye cari fazla verdi... 

Türkiye’de büyüme, üretim, ithalat bağımlısıdır. Yurtdışı mallara olan talebin düşmesi, ekonominin küçülme eğiliminde olduğunu gösteriyor. Talep düşüşü, iç satın alma yöneticileri endeksinde çok açık şekilde görünüyor. Ağustos ayında net hata noksan kaleminde 3,66 milyar dolar bir kayıt dışı sermaye girişi olduğunu görüyoruz. Merkez Bankası rezervlerinde buna rağmen bir daralma var. Türkiye’nin ithalatının bu ölçüde daralmış olması büyüme hızının iyice gerilediğinin göstergesidir. 

‘AKP İŞ BANKASI’NIN İŞTİRAKLARINA EL KOYMAK İSTİYOR’

Şu ara gündemde olan bir başka konu da Erdoğan’ın İş Bankası hisselerini Hazine’ye geçirme planı. Tarihsel olarak İş Bankası ile CHP ilişkisi Türkiye kapitalizminin oluşumunda önemlidir. Cumhuriyetin daha kuruluş yıllarında ilk zenginlerden İş Bankası çevresine atıfla ‘aferist’ derler, ‘iş’ çeviren çıkarcı çevreler anlamında. Şimdi Türkiye kapitalizminin geldiği noktada Cumhuriyeti yıkan iktidar bu kurucu bankaya da el atıyor. Buradaki amaç nedir? 

Burada İş Bankası’na el konmaya çalışılması ve el konduktan sonra da muhtemelen Varlık  Fonu’na devredilecek olması, yandaş sermayeyi desteklemek için bir kaynak arayışıdır. Bu bir AKP’lileştirmedir. İş Bankası yalnızca büyük bir banka değildir, aynı zamanda Şişecam gibi önemli iştirakları vardır. Bütün bu külliyata yandaş sermaye için el konacağını açıkça söyleyebiliriz. Yandaş sermayenin sıkışıklığını gidermede bunlar kullanılacak. 

‘ZİKZAKLARLA SERMAYENİN PROGRAMINI GİZLEYEMEZLER’

Geçtiğimiz hafta Korkut hoca yabancı sermayenin Türkiye’ye yatırımları sürdürmeyi denetlenme şartıyla kabul ettiğini yazdı. Yeni Ekonomi Politikası bir ‘IMF’siz IMF’ taahhüdü olduğunu, McKinsey’e bunun denetleyicisi rolü verildiği yorumunu yaptı. Ancak daha sonra iktidar cephesinden McKinsey ile ilişkiler reddedildi. Öte yandan McKinsey gibi danışmanlık şirketlerinin Türkiye’de hali hazırda ciddi nüfuzu olduğu söyleniyor. Dolayısıyla Erdoğan’ın bir ‘McKinseysiz McKinsey’ programı uygulamaktan da kaçınması zor görünüyor, ne dersiniz? 

 

Erdoğan iki büyük zıt kuvvetin çekimi altında zikzak çizmektedir. Bir taraftan, bu krizde bir politikacı olarak kendi sosyal tabanını ve yandaş sermayesini korumak, kollamak istemektedir. Çünkü varlığı bunlara bağlıdır. Diğer yandan, büyük sermayenin ve uluslararası sermayenin sıkı para politikası ve maliye politikası yoluyla tasarruf yaratılması ve borçların ödenmesi programı durmaktadır. Bunlar arasında Erdoğan zikzak çizmektedir. McKinsey konusundaki zikzakların da anlamı budur. Erdoğan can havliyle dışarıdan para bulmaya çalışmaktadır. Salınım hakikidir. Bu programı halktan gizleme imkanı yoktur, uygulandığında halk bunu hissecektir. Gizlemeyi deneyebilirler ama maaşların dondurulması, zamlar, iflaslar, işsizlik örtbas edilemez. 

‘KAŞIKÇI GÜNDEMİ AKP İÇİNDE GERİLİM YARATABİLİR’

Ekonomi cephesinde bunlar yaşanırken Erdoğan’ın dış politikası başka çatışmaların ortasına Türkiye’yi sürüklüyor. Kaşıkçı olayında ABD istihbaratının göz yumduğu, MİT’in elinde kayıtlar olduğu anlaşılıyor. Fakat bu bilgilerin hızla Washington Post gibi bir gazete aracılığıyla uluslararası gündeme taşınmış olması manidar. 

Bir kere Türk dış politikası açısından Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki çelişki Esad’ı yıkma konusundaki başarısızlık üzerine doğdu. İkincisi, Türkiye devletinin Somali’den sonra bildiğim kadarıyla askeri üssünün olduğu tek yer Katar’dır. Bu üsle Türkiye Katar’a Suudi Arabistan’a karşı bir protektorya sağlamaktadır. Bunun karşılığında Katar Türkiye’deki havuz sermayesine ev sahipliği yapmakta, sıkışık zamanlarda Türkiye’ye para göndermektedir. Suudi Arabistan ile Katar arasındaki çekişmede Türkiye Katar’ı destekliyor. Üçüncü bir nokta, Suudi Arabistan ABD’nin desteğiyle Türkiye’nin bütün sigortalarının atmasına yol açan Kuzeydoğu Suriye’de PYD’ye destek sağlamaktadır. Bütün bunlar Türkiye’nin Suudi Arabistan’la ilişkisini önemli ölçüde bozmuştur. Kaşıkçı olayının bu kadar gündeme taşınması ve kampanya yürütülmesinin ardında bu zeminin bulunduğunu düşünüyorum.

Sizce iddia edildiği gibi Kaşıkçı üzerinden ABD-Suud-İsrail ittifakı ve onun dışında hareket eden bir İslamcı siyasi ağ ile bir kapışma mı yaşanıyor? İktidarın buradan elinin güçlenmesi mi zayıflaması mı daha olası? 

Suudi Arabistan, Mısır, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri, Türkiye’nin de yaklaştığı İran ve Katar’a karşı Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de ayrı bir güç bloğu olıuşturmuştur. Bu blok Müslüman Kardeşler’e düşmandır. Türkiye ise Müslüman Kardeşlerin liderliğini üstlenmiştir. Bu bir yanıyla Müslüman Kardeşler ile Selefiler arasındaki bir çatışmadır. Kaşıkçı denilen şahsın Müslüman Kardeşler mensubu olması önemli bir faktördür. İşin kalan kısmı magazindir. Türkiye bu  olayla Suudi Arabistan’ı basınç altına almaya çalışmaktadır. Ama Suudilerin AKP ve cenahında nüfuzu fazladır. Bunun AKP içinde de bir gerilim yaratmasını bekleyebiliriz.