ANALİZ | Bu bir pipo değildir

AKP'nin tütün politikaları bazen birbiriyle örtüşen bazen de çelişen iki temel siyasi strateji üzerine kurulu. Bunlardan biri ulusötesi tütün şirketlerini kollayan neoliberal politikalar, diğeri ise İslamcı politikayla çerçevesi çizilen sigara karşıtlığı. Son günlerde Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın ‘sigara haramdır’ çıkışı ve Pandora’nın kutusu misali bunun ardından üreyen tartışma, ikinci stratejide yeni bir aşamaya geçildiğini gösteriyor.
Meryem Vitni
Pazartesi, 25 Şubat 2019 11:24

AKP’nin tütün ve tütün kontrolü politikaları birbiriyle bazen örtüşen, bazen çelişen iki temel siyasi strateji üzerine oturuyor. Bunlardan ilki, genelleşmiş tekelci kapitalizmin çerçevesini çizdiği, ulusötesi tütün şirketlerinin ticari haklarını, yatırımlarını, üretim ve ticaret özgürlüğünü koruyan, kollayan neoliberal politikalar. Başta 4733 sayılı Kanun olmak üzere, tüm arz yönlü büyüme, liberalizasyon, özelleştirme, milli muamele, teşvik politikaları ile üretimden/tüketimden kaynaklanan risk, sorumluluk ve maliyetleri vatandaşın üzerine yıkan politikalar bunlar. İkincisi ise, İslamcı politika ile çerçevesi çizilen sigara karşıtlığı. İlk bakışta, bu iki siyaset çizgisi, sanki birbirinden kopukmuş, ayrı âlemlerde vuku buluyormuş gibi gözükse de, gerçekte sürekli birbirini belirliyor, birbirini gerekli kılıyor, birbirini tamamlıyorlar.

Birinci strateji kalın bir gizem perdesinin arkasında icra ediliyor. İşin aslı, tütünün tüketim sıklığı, kalıbı, biçimi, kültürü ulusötesi tütün şirketlerinin hegemonik gücü altında belirleniyor/gerçekleşiyor. Tüm dünyada böyle, ama Türkiye’de daha da fazla. Türkiye’de tütün ürünü piyasasının ve vergi gelirlerinin hacmi ile tarihsel olarak sektörün tamamen neoliberal politikayla kuşatılmasına izin verilmiş olması, siyaseti ulusötesi tütün şirketlerinin müdahalesine açık hale getiriyor, şirketlerin devletle ilişkilerine başka ülkelerde az bulunur bir derinlik kazandırıyor. Türkiye, sadece dünyanın yedinci en büyük sigara pazarı değil, aynı zamanda ulusötesi tütün şirketlerinin en büyük üretim üslerinden biri. İşte bu nedenle, son on yılda uluslararası arenada AKP Türkiyesinden tütün kontrolü şampiyonu çıkartma girişimleri de, AKP’nin tütün tüketimini İslamcı sosa bulanmış, bireyi hedef alan talep düşürücü önlemlerle aşağı çekme çabaları da büyük fiyasko ile sonuçlandı. Bu dönemde tütün desteklerinin kaldırılması, sözleşmeli üretim dayatması ile tütün tarımı çökertildi, ithal tütünle üretilen sigara ve diğer tütün ürünlerinin arzı düzenli olarak çeşit ve hacim olarak arttı, piyasa sigaraya boğuldu, nargilenin ticari sunumu palazlandı, eşzamanlı olarak yerli üretime dayalı kayıtsız piyasanın görülmemiş boyutlarda büyümesine göz yumuldu ve 1999’daki zirveden sonra artık iniş trendine girmiş bulunan tütün tüketimi son 7 yıldır yeniden artışa geçti. Maskelenmek istenen budur. 

İslamcı ikinci strateji bugüne kadar, DSÖ, sağlık otoriteleri ve tıp bilimine yapılan seçmeli referanslarla biçimlendirildi. Bu strateji, birinci stratejinin gizem perdesini oluşturmanın yanı sıra, İslamcı siyasallaşmanın, bu yönde gençlik ıslahının elverişli bir aracı olarak benimsendi. AKP genel başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İslam öğretisine dayalı sigara nefretini AKP’nin ve kişisel politikasının asli bir unsuru haline getirmesi, dini lider kültünü pekiştiren bir unsur oldu. Cumhurbaşkanlığı web sitesinde yer alan konuşma metinlerinin incelenmesinde, sıklıkla onun çevresindekilere, sokaktaki adama sigara bıraktırarak, kurtarıcı rolüne büründüğü, bu kişilerin “adeta yeniden doğmalarına” vesile olduğu iması yapıldığı görülüyor. Tütünden uzak durmak, tütünü bırakmak için Müslümanları uyarmak, diğer bir deyişle dine dönmeleri için terbiye vermek, dini liderliğin hayırlı bir görevi olarak ifa ediliyor, taraftarlarca öyle anlaşılıyor, öyle kabul görüyor.

Son günlerde Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın "sigara haramdır" çıkışı ve Pandora’nın kutusu misali bunun ardından üreyen tartışma, bu stratejide yeni bir aşamaya geçildiğini gösteriyor. 

DİB’İN YENİ FETVACI SÖYLEMİ NE DİYOR?

Önce, 17 Ocak 2019 günü, Erbaş tüm birimlere gönderdiği “Sigara İçilmemesi Hakkında Talimat” başlıklı yazısında sigara içen personele yönelik aldığı yaptırım kararını açıkladı. Buna göre, "Bu yıl yapılacak hac görevli seçim mülakatlarında sigara içmeyen personel, sigara içen personele tercih edilecek; daha sonraki yıllarda da sigara içen personele hac görevi verilmeyecektir" denildi. 

İkinci çıkış 6 Şubat 2019 günü gerçekleşti. Erbaş, Yeşilay Başkanı’nı makamında kabulünde, “İnşallah bizim başlatmış olduğumuz bu yeni tedbirler, milletimizin, daha fazla insanın bu büyük tehlikeden, bu vahim bağımlılıktan kurtulmasına vesile olur. Eğer buna katkı sağlarsak biz kendimizi mutlu hissederiz. Bizim, milletimizin aklını, canını, dinini, malını, neslini korumamız gerekiyor. Bu unsurlara zarar veren her şeyle mücadele etmemiz gerekiyor. Diyanet İşleri Başkanlığımızın bu mücadelenin önlerinde yer alan bir kurum olduğunu düşünüyorum,” dedi.

Ardından, 16 Şubat 2019 günü, Erbaş Erzincan Müftülüğü’nde yaptığı konuşmada, “İnsanların harama gitmesine biz engel olacağız. Çocuklarımızın, gençlerimizin çeşitli bağımlılıklarla adeta zihinlerinin yok edilmesine biz engel olacağız” ifadelerini kullandı.  Günümüzde sigaradan çok sayıda insanın hayatını kaybettiğine işaret ederek, “Dünyada ve ülkemizde yıllarca haram denilmediği için dikkate alınmayan sigara bağımlılığından insanlığı kurtarmamız lazım. Sigara haramdır ve her birimiz sigaranın haram olduğunu milletimize anlatmalıyız. Çünkü sadece bizim ülkemizde bir yılda 115 bin kişi hayatını kaybediyor, bu ne büyük bir faciadır” diye konuştu.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü Cevdet Erdöl 3 Şubat 2019 günü Akşam’da yayımlanan “Çağın vebasına çağın fetvası!” başlıklı yazısında, alkolün haramlığı konusunda çok net duruşa rağmen, daha da zararlı olan sigara için böyle bir netlik olmamasının artan tütün kullanımı tablosunu yarattığı düşüncesini ortaya attı, netlik için Erbaş’ı kutladı, bulunduğu makamın hakkını verdiğini, Diyanet İşleri Başkanı’nın ağzından sigaranın haram olduğunu duymanın büyük bir milat olduğunu, bu açıklamanın çağımızın vebasına en kavi darbelerden birini vurduğunu ifade etti. “Değişen dünyamız yenilenen fetvalara, yenilenen fetvalar ise hakkı haykıran cesur yürekler ve ağızlara ihtiyaç duymaktadır” sözleri Erdöl’ün duyduğu heyecanı özetliyor.

20 Şubat 2019 günü Yeni Akit’in ilahiyatçı korosu da aynı heyecanı yansıtarak "biz zaten daha önce söylemiştik" demeye getirdiler, Erbaş’ın yeni fetvacı söylemini olumladılar. 

DİB Başkanı hangi yetkiyle fetva veriyor sorusu bir yana, fiili duruma baktığımızda şunu görüyoruz: DİB, bakanlıklar üstü bir konumda faaliyet gösteriyor. Yeni tütün fetvasıyla, fiilen karma bir nitelik kazanan yönetim ve hukuk sisteminde yeni bir idari müdahale alanı açılıyor. Fiili sistemde, DİB’in sağlık alanında Sağlık Bakanlığı’nın üstüne çıkması, bizzat devlet eliyle uygulanacak ayrımcı, cezalandırıcı nitelikte sözde halk sağlığı müdahaleleri meşruluk kazanabiliyor.

SİGARA HARAM MI?

Eğer yaşadığınız yerde İslam hukuku yürürlükteyse ya da İslam hukukuna uygun biçimde yaşamak istiyorsanız, bir de sigara içiyorsanız, satıyorsanız, yandınız, çünkü kuşkuya yer bırakmayacak şekilde bunlar size haram. Bunun için fetvanın yerlisine, millisine gerek de yok. İslam âleminde tütün kullanımının ve satışının haram olduğu konusunda Erbaş’ı fazlasıyla aşan yetkin çağdaş fetvalar zaten mevcut. Dünya Sağlık Örgütü Doğu Akdeniz Bölgesel Ofisi (EMRO) tarafından yayımlanan Islamic Ruling on Smoking (İslam Fetvası, 2. Gen. Baskı, 2000) tarihsel ve çağdaş tütün fetvaları hakkında kapsamlı bir içeriğe sahip. Amacı, “tütün kullanımının yasaklanması için Müslümanlar arasında uzlaşı sağlamak” şeklinde tanımlanan bu derlemede, önde gelen din âlimlerinin konu hakkındaki fetvalarının tam metinlerine yer veriliyor. Söz konusu fetvaların hepsinin birleştiği sonuç, İslam hukukunda tütün kullanımının ve satışının açık ve net olarak haram olduğu, kullananların ve satanların günah işledikleri yönünde. 

Ancak tütün fetvalarının tarihsel seyri bu tür bir mutlaklıktan uzak. Tütün kullanımı 19. yüzyılın sonuna kadar, İslam hukuku kaynaklarında bahsi geçmediğinden ve zararları bilinmediğinden, genellikle mubah olarak değerlendiriliyor. 20. yüzyılda zararlar anlaşıldıkça, mekruh olarak kabul görmeye başlıyor. Ancak, son 30 yıl içinde özellikle Arap dünyasında tütünün hukuki statüsü tekrar değişikliğe uğruyor. Bu dönemde, başta Al-Azhar Üniversitesi olmak üzere, önde gelen İslam otoritelerinin zararla sonuçlanan eylemlerin haram sayılması gereği üzerinden tütünü haram olarak yeniden sınıflandırdıkları görülüyor. Üstelik bu fetvalarda, sadece kullanmak değil, satmak da, hatta pasif etkilenime neden olmak da haram sayılıyor.

Fetvalar İslam hukukunun bütüncül, bağlayıcı unsurları olarak kabul görüyor, fetvaya karşı gelmek günah, dolayısıyla suç sayılıyor. Bu nedenle, tütün fetvalarında, başkalarını caydırıcı, suçun niteliğine uygun ve genellikle uygulayıcı İslam otoritesinin takdirine bırakılan cezalar tarif ediliyor. 

20 MİLYON VATANDAŞ BİRDENBİRE GÜNAHKAR MI OLDU?

Çağdaş tütün fetvaları arasında bazı nüans farkları da var. Al-Azhar çıkışlı fetvalarda, tütünün haramlığı, “Hiçbir Müslüman hiçbir koşulda tütün kullanamaz, yasaktır” şeklinde katı kurallarla tanımlanırken, tütün kullanım sıklığının yüksek olduğu Endonezya, Malezya gibi Asya ülkelerinde yayınlanan fetvalarda tütünün haramlığı daha yumuşak bir dille ortaya konuyor, bağımlılık yapıcı özelliği nedeniyle yasaklamanın ancak bir geçiş döneminden sonra gelebileceği ifade ediliyor. Din adamları dâhil milyonlarca tütün kullanıcısını günah işlemekle itham etmemek, küstürmemek, dinden soğutmamak için, söz konusu geçiş döneminde, kullananlar için bağımlılık tedavisinin gerekliliği üzerinde duruluyor. Tütün satanların da bu ticaretten aşamalı olarak vazgeçmeleri, gençlere satış yapmamaları, sadece bağımlı olanlara satış yapmaları ve zaman içinde tamamen mubah malların ticaretine yönelmeleri isteniyor.

Aynı şekilde, Türkiye’nin ilahiyatçı korosu da sigara içen “bunca dindar, namaz kılan insan” olduğuna dikkat çekerek, sigaranın haramlığının Kuran’da zikredilen haramlardan biraz daha farklı olması gerektiğini ima ediyor, daha müsamahakâr bir fetva tercihlerini ortaya koyuyorlar.

Yaklaşık rakamlarla, Türkiye’de 15 yaş üstünde 20-22 milyon tütün kullanıcısı, 56 bin tütün çiftçisi, 180 bin yetkili tütün ürünü satış noktası, kayıtlı kayıtsız binlerce nargile kafe, 90 adet yetkili tütün ticareti şirketi, 8 adet ruhsatlı sigara üreticisi, 28 adet ruhsatlı nargile tütünü üreticisi, 8 adet ruhsatlı sarmalık kıyılmış tütün üreticisi, 2 adet ruhsatlı puro ve sigarillo üreticisi, 2 adet ruhsatlı pipoluk tütün üreticisi, 10 adet yetkili puro ve sigarillo ithalatçısı, 7 adet kayıtlı makaron üreticisi, 4 adet kayıtlı yaprak sigara kağıdı üreticisi şirket ve yerli üretime dayalı kayıtdışı açık tütün ve dolgulu makaron piyasaları ile kaçak sigara piyasasında faaliyet gösteren sayısı belirsiz kişi/ticari kuruluş var. İlginçtir, Erbaş sigaranın haram olduğunu duyururken, ticaretinin de haram olması gerektiğine hiç değinmiyor. Fabrikaları her gün sigara kusan tütün şirketlerini, onların satış-pazarlama çalışanlarını, her gün yaklaşık 15 milyon paket sigara satan TESK’e bağlı bakkal ve bayileri dışarda tutuyor. Kullanıcılar konusunda ise, Asyalı meslektaşları gibi, onları bugünden günahkâr ilan etmemeye özen gösteriyor, “Camilerimizi bir mektep, medrese haline getirmeliyiz. Ulaşamadığımız bir yürek kalmamalı” diyerek, bir geçiş süreci öngörüyor. Ancak, caydırıcı olsun diye olsa gerek, devlet eliyle tütün kullananlara ayrımcılıkları, cezaları nereye varacağı belli olmadan şimdiden başlatmayı da uygun buluyor. 

FETVA İLE DİN OTORİTESİ TÜTÜNÜN HARAM OLDUĞU İDDİASINI UZAK DURMA VE BIRAKMA EYLEMİNE DÖNÜŞTÜREMİYOR

Müslüman dünyada tütün epidemiyolojisi, tütün fetvalarına uyum, dindarlık ve madde kullanımı ilişkisi konulu çok sayıda uluslararası bilimsel çalışma, dindarlığın, fetvanın, fetva farkındalığının veya dine dayalı yönetim sistemlerinin tütün kullanımı ve kontrolü üzerinde kanıta dayalı olumlu bir etkisi olmadığını, aksine Müslüman ülkelerde ve Müslüman nüfuslar arasında net gerçekliğin tüketim artışı olduğunu gösteriyor. Dünyanın birçok yerinde sigara tüketimi düşüş eğilimine girmişken, Müslüman nüfusun yoğun yaşadığı Güneydoğu Asya’da, Orta Doğu’da sigara tüketimi hala artıyor, Afrika’da hızla yükseliyor. Kullanım sıklığı Avrupa’da yaşayan Müslümanlar arasında içinde yaşadıkları toplumlara oranla çok daha yüksek. 

EMRO’nun öncülüğünde, “bilimsel kanıtları ve İslam hukukunu birlikte kullanırsak başarı sağlanır” anlayışıyla uygulanmış, fetva bilincini yükseltme, camileri, imamları tütün kontrolünde devreye sokma projelerinin etkisini ölçen, değerlendiren araştırmalar bu konuda çok şey söylüyor.

Örneğin, 2000’li yılların başında Mısır Büyük Müftüsü’nün tütün fetvası özetleniyor, özet kendisine onaylatılıyor, Mısır genelinde 53 bin camide, basında, devlet dairelerinde, okullarda büyük bir kampanya ile duyuruluyor. Bu uygulamada fetva farkındalığı ve bırakma girişimi ilişkisine bakan 2003 tarihli bir araştırmada, hem farkındalığın hem de tütün kullanmanın günah olduğu inancının kentli ve kırsal nüfusta çok yüksek olduğu, bu açıdan kampanyanın başarılı olduğu belirlenirken, farkındalık ve inanç ile bırakma girişimi arasında ilişki bulunamadığı kaydediliyor. Diğer bir deyişle, fetva farkındalığı ve dini inancın artması bırakma oranlarını etkilemiyor.

Yine EMRO’nun girişimiyle 2007’de gerçekleştirilen Tütünsüz Mekke ve Medine projesi de sonuçsuz kalıyor. Fetvaya dayanarak, Mekke ve Medine’de tütünün ticaretinin ve kullanımının yasaklandığı bu proje için Suudi Arabistan hükumeti geniş olanaklarla büyük bir kampanya yürütüyor. Satış noktalarının hepsi kent dışına çıkartılıyor, kent halkına ve hacılara yönelik binlerce broşür, afiş, billboard, video hazırlanıp kullanılıyor. Ancak çok geçmeden, her iki kentte de, birkaç önemli ibadet yeri dışına insanlar sokaklarda sigara içmeye devam ediyor, tütün satışı kentin içine geri dönüyor.

Araştırmalar, dünya genelinde tütün kullanımı kalıplarının toplumların dindarlığı veya hangi dinden olduklarıyla ilişkili olmadığını gösteriyor. Bu nedenle, fetvanın etkisiz olması veya Müslümanların belli bir yer ve zamanda daha fazla tütün kullanmaları, kendilerinin kültürel, antropolojik bir özelliği ya da kabahati, kusuru olmayıp, bunu açıklamak için, o yer ve zamana tütün endüstrisinin nasıl ve ne kadar nüfuz ettiğine, buna ilişkin devlet politikalarına bakmak gerekiyor.  

DSÖ’NÜN AÇMAZI: DİNİ HALK SAĞLIĞI MÜDAHALESİNE KATMAK YA DA KATMAMAK

DSÖ adı ve logosuyla yürütülen din temelli halk sağlığı programlarını, EMRO, “dindarlığın yaygın olması, dinin halk sağlığı politikasının temel bir unsuru haline getirilmesini haklı ve gerekli kılar” argümanı ile savunuyor. EMRO aslında, bölgesindeki yönetim ve hukuk sistemleri İslam’a dayalı devletlerin taleplerini, bunların BM ve DSÖ nezdindeki pozisyonlarını yansıtıyor. 

Bu yazının amacı din ve sağlığın kesiştiği alanlarda halk sağlığı müdahalesini ve DSÖ’nün rolünü tartışmak değil, ancak tütün kontrolünde “fetvayı bilimsel kanıtlarla birlikte kullanma” yaklaşımıyla ilgili altı çizilmesi gereken birkaç mesele var. Bu yaklaşım ve onu savunmakta kullanılan argüman en hafif deyimle dünyanın farklı halklarına çifte standart uygulanması anlamını taşıyor. DSÖ’nün, Allah’ın kelamına dayalı fetvaya yönelmesi, halk sağlığı disiplininin yerleşik temel pratiği olan “kanıta dayalılık”ı ikincil konuma iterek büyük bir paradigma kaymasını beraberinde getiriyor. Din kurumlarının ve din adamlarının halk sağlığı oyuncusu yapılması, cami merkezli halk sağlığı müdahaleleri zorunlu olarak çatışma doğuruyor. Din otoritesi bilimsel kanıtları seçmeli olarak rahatlıkla kullanabilirken, sağlıkçıların mutlakçı din otoritesini seçmeli kullanmaları olanaklı olmuyor. Bunlardan daha da önemlisi, bu çabaların, Müslüman toplumlarda siyasi ideolojinin ve pratiğin merkezine İslamcılığın geçtiği bir dönemde gerçekleştiriliyor olması. İslamcılık tarihsel olarak karanlık ittifaklar içinde olduğundan, onunla ittifaka girildiğinde, tütün endüstrisi dâhil, başka hangi ittifakların parçası haline gelindiğini kontrol etmek olanaksız hale geliyor. 

TÜTÜN ENDÜSTRİSİ VE FETVA

Dünya nüfusunun 1/5’i, Müslüman. Bu nüfus her yıl 27 milyon artıyor. Yakın bir tarihte İslam dünyanın en büyük dini olacak. Nüfusunun % 80’inden fazlası Müslüman olan 44 ülkede erkeklerde tütün kullanım sıklığı çok yüksek (2013 ağırlıklı ortalaması % 41,3) ve tüketim artış trendi devam ediyor.

Ulusötesi tütün şirketleri ve çıkar ortaklarından oluşan tütün endüstrisi için yeryüzündeki en cazip pazar bu pazar. Hem büyüyor, hem tüketim artışı devam ediyor, hem tütün kontrolü zayıf. Türkiye, Endonezya gibi tam nüfuz ve hâkimiyet sağlanan pazarların yanı sıra, endüstrinin henüz tam olarak nüfuz edemediği, derinleşemediği ülkeler var. Ancak daha 1979’da BAT ve Philip Morris’in, “militan İslam’ın yükselmesi”nden, camilerde sigara karşıtı propaganda yapılıyor olmasından rahatsızlık duymaya başladıkları, buna karşı önlemler geliştirdikleri görülüyor. 

Endüstrinin, İslam dünyasında muhafazakârlaşma ve İslamcılık akımlarına karşı geliştirdiği stratejileri mahkemelerin el koyduğu belgelere dayalı olarak inceleyen 2015 tarihli bir araştırmada, fetvacı tutumları dizginlemek için şirketlerin uyguladıkları stratejiler ortaya konuyor. Örneğin, şirketler hukuk hizmeti alarak İslam teolojisini ve Kuran meallerini inceletiyor, endüstri yararına olacak yorumların bulunmasını istiyorlar. Yani, endüstri Kuran’da “açık” aratıyor. Hukuk firması verdiği mütalaada, Kuran’da tütün kullanım yasağının gerekçesi olabilecek hiçbir ayet bulunmadığını, Allah dışında kural koymaya kalkışılmasının başlı başına günah olduğunu bildiriyor. 

Uygulanan bir diğer strateji altında, birçok ülkede üniversitelerdeki İslam âlimlerini, İslamcı yazarları ve gazetecileri kendi taraflarına çekecek, bunları birlikte bir ekip olarak çalıştıracak faaliyetlerin düzenlendiği göze çarpıyor. 

Bugün ise, endüstrinin içine girdiği sözde daha temiz, doğal, zararsız, güvenli, hatta tedavi edici ürün geliştirme ve pazarlama stratejisinin, İslam dünyasındaki arayışlarda karşılığını bulmasını, bazı ürünlerin “İslami yaşam tarzına ve İslam hukukuna uygundur, caizdir” diye lanse edilmesini beklemek çok yanlış olmaz. Hatta, sigara haramdır fetvası bunun bir prelüdü bile olabilir.

GERÇEK ÇATIŞMANIN ÖNÜNE SAHTE ÇATIŞMALARI ÇIKARTMANIN SINIRLARI 

Yukarıda sözü edilen iki siyaset stratejisinin etkileşimiyle ortaya çıkan İslamcı tonlamalı tütün ve tütün kontrolü politikaları iktidarın ideolojik aygıtının kritik bir parçası, siyasi nemalanma alanı, hatta bir tür siyasi sigortası haline geldi. Şöyle bir tabloyla karşı karşıyayız: Bir yandan “bağımlılık” sorunsallaştırılarak, bireyin bedeni bir çatışma alanı haline getiriliyor, şeytana uymanın ya da şeytansı bir düşmanın neden olduğu, iman yoluyla giderilebilecek bireysel bir sorun olarak tanımlanıyor. Diğer yandan DSÖ’nün tütün salgınının vektörü ilan ettiği tütün şirketleri kollanıp korunuyor. Böylece, sermaye çıkarları ile halk sağlığı politikası çıkarları arasındaki gerçek çatışmanın önüne bir gizem perdesi çekilerek, üretim ve tüketimde tütün endüstrisinin hegemonik gücünün, devlet-endüstri ilişkilerinin, başarısız politika ve uygulamaların üstü örtülüyor, doğru mücadelenin önü kesilmeye çalışılıyor. 

Fiili yönetsel ve hukuki sisteme yeni eklemlenen fetvacı söylemle daha da kalın bir gizem perdesi kurulmak isteniyor. “Peki, nedir daha fazla örtbas edilmek istenen” sorusunun ipuçlarını, zamanlamaları fetvaya denk düşen, ticaret bakan yardımcılığına BAT yöneticisinin atanması, Sağlık Bakanı’nın havalandırma tesisatlı kapalı alanda sigara içilmesine izin verilmesi sözleri, kenevir etrafında çok faydalı, bol kazançlı ürün tevatürü üretilmesi gibi gelişmelerde bulmak mümkün. Fetvayla peynir gemisi yürümüyor. Dini liderliğin yanı sıra oynanması gereken bir de dünyevi liderlik rolü var ki, o hem ulusötesi, hem de yerli ve milli sermaye gruplarının taleplerine hassasiyet göstermeyi, ardı ardına pazarlık masaları kurmayı, bozmayı, yeniden kurmayı gerekli kılıyor.

Diğer yandan, en son bilimsel çalışmalar, 45 yaş üstü halen tütün kullananların hiç kullanmamış ya da bırakmış olanlara göre üç (2,96) kat daha fazla ölüm riski taşıdığını, her üç tütün kullanıcısından ikisinin tütüne bağlı hastalıktan öldüğünü gösteriyor. Bu durum dünya genelinde her yıl 7 milyon insanın tütünden ölmesine tekabül ediyor. Türkiye bu tablodan nasibini fazlasıyla alıyor. 

İşte bu noktada, retorik ve gerçeklik arasında gitgide açılan, derinleşen uçurumun üstünü fetvayla, çifte standartla kapatmak, başını kuma gömerek görmezden gelmek gitgide zorlaşıyor.

Fetvacılığın, gizemciliğin, sahte çatışmanın sınırları, tütünden kaynaklanan hastalıkların ve ölümlerin önüne geçmek için yıllarını adamış, her türlü yıpratma ve dışlamaya rağmen, yılmadan uğraş veren birey ve kurumlara tosladığı yerde çiziliyor. Bunlar başlarını kuma gömmüyor, tehlikeli ittifakları ret ediyor, inatla seslerini yükseltmeyi sürdürüyorlar. Tüketimin siyasi bir boşlukta cereyan etmediğini, tütün salgınıyla ancak anti-kapitalist bir perspektiften mücadele edilebileceğini görüyorlar. Tütün kullanan bireyin/vatandaşın ayrımcılığa uğramasına, cezalandırılmasına karşı çıkıyor, aslolan tütün şirketlerine negatif ayrımcılık uygulanmasıdır, diyorlar. Tütün şirketleri ile yapılan ittifakları, koruma ve kayırmaları örten gizem perdesini çekip, gizlenenleri ifşa etmekten vazgeçmiyorlar.