Yalçın Küçük gündemi değerlendirdi: Küçülüyor muyuz ya da bitiyor muyuz ve eyy Türkiye?

"Vassal, bir büyük feodalin , bir senyörün, oğludur, "ulak" diyebiliriz. En çok bunlar adına, senyörler adına, savaşırlar. Biz, "Kuzey'e, güney'e, şimdi de Kore'ya attık kemendi" dedik, ya, onlar adına savaşmaya başladık, türkülerimiz yeminimizdir. Çok güzel, öyledir, şimdi, Amerika başta ve kısmen Rusya, bizim, Suriye'de savaşmamızı yasakladılar. Senyördürler, yasaklarlarsa biz uyarız. Bunlar senyördürler. Biz utak, ulak ya da oğuluz. Uyarız. İşte buna bilim diyoruz."
Deniz Hakan, Okan İrtem, Barış Zeren
Cumartesi, 07 Ekim 2017 09:43

Prof. Dr. Yalçın Küçük, gündeme ilişkin soruları yanıtladı... Küçük, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ndeki (IKBY) referanduma, Türkiye'nin İran temaslarına ve ABD ilişkilerine ilişin çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.

Küçük'ün, Deniz Hakan, Okan İrtem ve Barış Zeren'in sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

Deniz Hakan: Yalçın Hocam, Barzanistan referandumuyla başlayalım mı? Amerika’nın uzun zamanlı bir projesi. Birinci Körfez Savaşı’ndan bu yana açık bir desteği var, ancak zamanlama olarak son çıkışı biraz erken buldu. Suriye savaşında üstün gelemedi ve şu an Suriye’den ziyade Irak’ta nüfuzu olmasına rağmen henüz Irak ordusundaki İran etkisini de istediği ölçüde kırabilmiş değil. Barzanistan Amerika için hem Ortadoğu halklarına karşı bir üs hem de Irak’ı “terbiye etmede” bir araç. Ama Araplar üzerinde tam bir hegemonya sağlayamamışken onları bir “erken doğumla” karşı cepheye itmek de istemiyor. Taner Timur Hoca da yazdı. Amerika projenin özüne değil, zamanlamasına karşı.

Türkiye ise başından beri PKK karşısında Barzani’ye oynadı. Türkiye sermayesinin ve AKP’nin çok büyük desteği oldu. Ve şimdi karşımızda gene “kandırıldık” sözü var. İktidarın sloganı oldu neredeyse. Referandumu, Amerika’nın bakışını, iktidarın söylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’den ciddi bir tepki bekliyor musunuz?        

Yalçın Küçük: Pek güzel, bu son zamanlarda ben daha çok kendi kitaplarımı okuyorum. Hapis sonrasında ilk önce "Çıkış" vardı, 2014 tarihlidir, onunla başlamak istiyorum. 1945 bir başlangıçtır ve artık Mustafa Kemal yoktu, İsmet Paşa vardı, ama öyle görünüyor ki korkuyordu. Bunu şuradan çıkarıyoruz, yönetimi Celal Bayar'a devretmek ve idareyi Amerika'ya vermek istiyordu. Truman Doktrini'ne yapışmıştı. Bu şekilde başlıyoruz. Başlangıcımız serttir.

Harry S. Truman, Roosevelt'in seçtiği bir yardımcıdır. Yardımcılar, pek işe dokunmazlar ve ancak başkan ölürse yerine geçerler. İsrael Devleti Truman zamanında kuruldu, hiç beklenmiyordu. İsrael henüz "devlet" değildi ve başında Ben Gurion bulunuyordu, bana göre Ben Gurion Roosevelt olduğu sürece devlet kurulamayacağına inanıyordu ve tabii Truman ile olurdu. Benim kitaplarımda, muhtemelen Fitne'de, Roosevelt'in ölümünde Ben Gurion'un eli vardır. Tabii, ispatı yoktur. Ama Ben Gurion yapıcıdır ve başka örneklerini biliyoruz.

Truman'da, adında, bir "S" harfi var, nedir, kimseler, bilmez, "smiling" olduğuna dair bir rivayeti okudum, hep "güleç" bir adamdır, gülmeye bağlıyorlar, bir tür "alık" derler, bilemeyiz. Ve böyle bir insan, atom bombasını attı, Kore Savaşı'nı başlattı, Türkiye ve Yunanistan'ı demir perdeye aldı ve NATO'yu unutmuyoruz. Az zamanda çok ve büyük işler yapı.. Yazıyoruz. Hatıratını okumuştunuz değil mi?

Barış Zeren: Müthiş sığ bir figür. Amerikalılar da çok şaşırıyor. Televizyonda argo konuşmalar vs. Roosevelt’ten sonra hiç alışık olmadıkları bir düzeysizlik. Güya halktan biri. Ama hiçbir sıradan insanın olamayacağı kadar da gaddar. Japonya’ya atom bombasını attıktan sonra gidip yatağına deliksiz bir uyku çekebiliyor.

Y.K.: Tabii, anılarının başında döneminden , "very trying period of history" demektedir, pek deneyen, zorlayan, bir dönemdir ve fazlasıyla doğrudur. Ama yapmıştır. Nasıl mı, bu tür insanlar yapıyorlar.

12 Mart 1947 tarihinde, Başkan Truman, Yunanistan ve Türkiye'yi demir perde içine aldı, biraz para verdi ve "soğuk savaş" bu şekilde teyit edildi. Komünizm tehlikesi olduğunu kabul ediyordu, önce Türkiye ısrar ediyor ve Amerika reddediyordu. Komünizme karşı mücadele Türk askeri ile Türkiye'de kurulacak Amerikan üssüne dayanıyordu. Amerika, Sovyetler'e sınır oluyordu. Bundan sonra Türkiye artık başkadır. Şimdiye kadar denmedi ve Türkiye'nin yeniden kuruluşu demeyi öneriyorum.

Subaylarımız Amerika'da eğitildi. "Rus" salatası adını değiştirdik ve aynı salataya Amerikan salatası dedik. Biz lisede öğrenciydik, Beyoğlu'na giderdik, "Atlantik" denilen yerde bir bira ve bir sosisli sandviç alabilmek için birbirimizi yerdik.

Ve devamla, "Obama Doktrini” 11 Eylül 2014 tarihlidir ve sınırları pek belli olmayan Ortadoğu için, ilk planda bir perde ilan etmektedir. Bununla, bir Amerikan Ortadoğusu yaratma hedefi aşikardır. Bunu yaratmadan ve Ortadoğu'yu önemli ölçüde laisize etmeden, anlaşılabilir hedeflerine ulaşması imkansızdır. İlk adımları uygundur.

Pek güzel, bunları yazdık ve 2014 tarihlidir. Amerikalılar, "doktrin" sözünü çok sonra, buldular ve bilmezler. "Truman Doktrini" bilmiyorlar ve biz biliyoruz. Bir laisizm sorunu olduğunu hiç düşünemediler.

Okan İrtem: Çıkış’ta şöyle yazmışsınız: "Radikal islam olarak tarif edilen de, pratikte ayrılması çok zor olduğu için, bütün islama karşıdır. Yavaş yavaş bu noktaya gelmesi kaçınılmazdır. b) Yeni savaşın merkez üssü Irak'tır. c) Silahlı güç olarak Barzani peşmergeleri ile pkk gerillalarını kullanmak durumundadır. Böylece esker-i kurdi tabii mevzilerini bulmuş olmaktadır. Amerikan komutası altındadır. d) Hızla talim edilmeleri ve hızla modern silahlarla donatılmaları normaldir."

Y.K.: Çok güzel. Bir düzeltme var. Bir, Barzani peşmergelerinin kullanımını abarttığımı kabul ediyorum. Suriye ve Türk Kürtleri'ne dayandılar. Tabii, Kürtler ikili oynadılar. İki, "hızla talimi" nereden buldum ya da çıkardım? Türkiye'den çıkardım. Daha çocuktum, ama, takip ediyordum, genç subaylarımız, "West Point" yolcusu olmuştular. Müthiş ve müthiş, artık üniversitelerimiz de amerikanlaşıyorlardı.

Şurada şunu hemen ekleyebilirim. O silahlar artık Kürtlerindir.

Dünya televizyonları, Kürt kızlarını savaşırken ve övgüyle gösteriyorlar.

Biz Türkler'in kendi ülkelerinde artık ikinci sınıf oldukları burada ve bu tarihe yazılıdır.

Güzel ve bir ayrımdan söz etmek durumundayım. a) Truman Doktrini'nde Türk askerleri ve subayları eğitiliyordu ve şimdi, Türk asker ve subayları eğitilmemektedir. İlave olarak şunu da yazabiliyorum: Şu anda, ölenlere baktığımızda, bizden savaşanlar, daha çok "uzman çavuş" tabir ettiğimiz paralı askerlerdir. Ve b) Eğitim özellikle Türkiye Kürtleri askerlerine tahsis ediliyor ve buradayız.

Uzatıyorum, izin verir misiniz, 1950 yılında hükümet değişti, Demokrat Parti geldi. İsmet Paşa destekliyordu ve hem islamlaşmayı ve hem de Amerikanlaşmayı teşvik ediyordu, yeni bir dönemdir. Ne demek, usuldür, hızla ezan Arabileşti. Köyümüz vardı, söz uygunsa köy "bizimdi", arkası Suriye'dir. Önü İskenderun Limanı'dır ve Akçay'dır. Akçay'da halalarımın portakal ve greyfurt bahçeleri vardı. “Grapefruit” henüz bilinmiyordu, "kız memesi" ya da "acı portakal" diyorduk. Biz biliyorduk, Fransız sömürgesinde yaşıyorduk. Biz bir tür Fransız'dık.

Babam çok laikti, köyümüzü "yobaz" bulurdu, herkes akrabamız ve babamın arkadaşlarıydı, babam onlara gitmemizi istemezdi. Annem de laikti, ama "ağa" olmak hoşuna gidiyordu ve biz köyümüzde Türkçe ezan duyardık, "Tanrı Uludur, Tanrı Büyüktür, Muhammed Allah'ın kuludur”, bunları duyardık. Ezan, o tarihte namaza çağırmak için değildi, ezan memleket için saat ayarıydı. Öyleydi. Şimdi de öyledir.

D.H.: Yalçın Hocam, şimdi herkeste cep telefonunda saat var.

Y.K.: Tabii... Biz de şunu yaptık: 12 Eylül'ü geçtik ve ilk 1 Mayıs'ı kutladık, kapalı salondaydı, İstiklal Caddesi ve Yeni Melek Sineması'nda, ne güzel, modern bir sinemaydı, toplantıyı ben açtım, başka sözlerin dışında, iktidarımızın ilk gününde, minarelerden hoparlörleri kaldıracağız, demiştim. Söz uygunsa, yer yerinden yıkıldı ve yine Türkiye sallandı ve müthiş bir bayram vardı.

Güzel, İstanbul'a her geldiğimde, Kemal Bey'e, Karatekin, yayınevi sahibi, vilayetin hemen karşısında uğrardım ve mutlaka uğrardım, konuşurduk. Yaylacık Matbası'nın sahibi Ali Bey hep beni beklerdi, tam bir müslüman münevveriydi, benimle çok güzel tartışırdı, tartışırdık. Bu defa pek istemiyordum, saygı değer bir insandı, "ezanı kaldıracağımı" söylemiştim, üzülmesinden korkuyordum.

Öyle olmadı, parmaklarını dudaklarına götürdü, "Allaaah sendeen razı olsun" dediler, müslümanlıkta mikrofonla ezan usul dışıymış. Tabii, şimdi her türlü imkan var, hoparlöre gerek yoktur. Konuşmamda bu noktaya parmak basmıştım.

Ali Bey, artık aramızdan ayrıldılar. Matbaası, İstanbul'un en büyüğüdür. Oğulları devam ediyor ve ben Tekin yazarı olduğum zaman aynı matbaa kitaplarımı basıyor ve pek memnunum.

O zamanlar da kırmızı eşarbım vardı, eksik etmiyordum. Bırakmak istedim, "halkım" izin vermediler; bir kez Diyarbekir'deydim, çok sıcaktı, takınmadım, ancak gençler reddettiler, “dön, eşarbını al” dediler, kırmızı eşarpla konferans verdim. Benden daha çok ben oldular.

O.İ.: Şimdi kalpağınız da var.

Y.K.: Şimdi kalpak da öyledir, Okan Hocam. Sıcakta dahi kalpaksız yapamıyorum.

Bu ara çok doktorum ve dostum var, Profesör Refik Üstadım da İzmir'den geliyorlar, Ankara'da hastalarını görüyorlar. İşte böyle bir gündü, hastaneden çıkıyordum, sıcaktı; cürüm arkadaşım, biz “paşa” diyoruz, Albay'dır, dgm'de savcı idi, ben de sanıktım, "ben senin davana girmedim" diyorlar, Moskova'dan aynı Mustafa Kemal'in astragan kalpağından getirmişti, sıcak olmasına rağmen başımdaydı, kapıda dört beş yaşında bir çocuk, beni gördü, başladı, ne güzel, İzmir Marşı'nı söylüyor, etrafımda dönüyordu. Annesi, "Hocam, özür dileriz, oğlumuz bu kalpağı görünce marşa başlıyor" dediler. Ve çocuk kalpak etrafında, belki de büyük paşa çevresinde dönüyordu. Müthiştir.

D.H.: Geçtiğimiz günlerde de yağmurda kız çocukları şemsiyelerini Atatürk heykeline tutmuş, kendileri ıslanmışlar, öyle bir haber vardı.

Y.K.: Müthiş, müthiş. Tapıyorlar. Tapınmak iyi değildir. Ancak yüksek tutuyorlar, çok iyidir. Şimdi başka bir şeydir.

Atatürk'ün büyük eseri Dil Tarih, Dekanı İhsan Hocam ve Hocam Bedrettin Hocam, lütfen beni öğrenci aldılar. Çok güzel ve Bedreddin Hocam'ın, Aytaç, anneleri babaları da orada. Hoca olmuşlar ve çok güzel gidiyor. Bir süre sonra Arabi'ye başlayacağım. Çok güzel olacak, eminim.

Öğrenciydim, 1950 başları, her hafta buradaydık, "Üniversite Konserleri" vardı, klasik, müthişti ve müthiş, Suna Kan çok gençti, başkaları vardı. Yer bulamazdık. Bizim Özgen Acar vardı, yan yana yatardık, Özden fedakardı, Cumartesi giderdi, hepimize yer kapardı. Özgen şimdi ve hep Cumhuriyet'tedir.

Bu arada köyümüzden söz ettim ve orada din derslerine giderdim. Hocam, hep öyledir, babamın amcasının oğludur, adı "Mıldır Beym" idi, ne demek, kimseler bilemediler. Ben, sürgün gittiğim Paris'de Farısi öğrendim, ne güzel bir dildir. Zor çözdüm, "Mulla İbrahim" demekmiş, "Bilgin İbrahim" anlamına geliyor.

Artık pek çok kelimeyi vereceğim. Çok gereklidir.

D.H.: Yalçın Hocam, çok güzel anlatıyorsunuz, ama biraz açıldık. Barzani diyorduk, Truman Doktrini...

‘TÜRKİYE ARTIK VASALDIR'

Y.K.: Deniz Hocam, oraya geliyoruz, bir kelime vereceğim. Ne demektir, pek bilimseldir, feodaliteden geliyor ve ne garip, belki Fatih Portakal biliyordur, “Trump, Tayyip Bey'in omuzuna dokunur” dediler, “hafifçe” ve sonra Trump devam etmedi ve övmedi. Fatih Bey bunu nasıl bildiler, Portekiz'den mi geliyorlar? İşte ben bunu bilmiyorum.

D.H.: Övdüğü haberleri çıktı. Ama övmesinin ne anlamı var? Çok yazık, artık dünya gülüyor. 2012 olmalı, Amerika’da büyük isimlerin imza attığı bir rapor çıkmıştı, o dönem yazdığımı hatırlıyorum, Türkiye başbakanı övülmeyi sever, diyordu. Övüyorlar ve tabii, hiçbir istediğini yapmıyorlar. Deyim yerindeyse, ne kadar büyük kazık atacaklarsa, bazen o kadar övüyorlar. Suriye savaşı döneminde de gördük, PYD meselesinde de ve şimdi de aynı... Putin de öyle. Yeri geldiğinde övüyor ve Erdoğan ne istiyorsa tersini yapıyor.

Y.K.: Bu çok doğru. Ben bu kez övüldüğünü de görmedim. Türkiye’dekine habercilik diyemeyiz ve Amerika’da yazdılarsa, haklısınız. Ben bakmadım. Artık çok kolayladık, bir Portakal'ı dinliyorduk, şimdi onu da bıraktım ve bir de "Sputnik" okuyoruz, "yoldaş" demektir. Kolaydır ve buradayız. Tayyip Beyefendi'ye teşekkür borçluyuz, televizyonla işimiz bitmiştir. Bir dek tartışma vesaire izlemiyorum ve tv'lere çıkanların hiç birini tanımıyorum. Hiç kimse bir profesöre benzemiyor ve Tayyip Bey'e teşekkür borcumuz büyüktür.

Söyleyeceğim şudur: Biz, 1950 başından itibaren vassal olduk, "oğul" olduk, İsmet Paşa desteklemese olmazdık. Ve şimdi aynı durumdayız, biraz Deniz Baykal ve aslen Karabulut Kemal yol açmasaydı, Karabulut Kemal bir "has" akepe'lidir, kapıları o açtı ve göreceğiz, türbanı o açtı ve Tunceli katliamı lafını o buldu, nettir. Şimdi şunu da öğreniyoruz, katliam lafını çıkaran ve büyük kurtarıcıya iftira saçan Silviya'dır ve karı kocadırlar. Hep ilk günaha bakarız ya, işte ben bu Karabulut'lara işaret ediyorum. Bunlar Karay'dırlar. Artık bıktım.

O.İ.: Neden bıktınız?

Y.K.: Karay'lardan Refik Halit Karay'ı yazdım, ancak şimdi çok önemli konular var ve bir kez daha anlatacağım, sonraki mülakatlara bırakıyorum. Çok kitaplar var. Refik Halit Karay, esas Kırımlı olmakla birlikte, Halepli’dir ve benim "Sabuni" akrabam ve Sabuni Annem misali oralıdır. Çok öğreneceklerimiz var.

Vassal, bir büyük feodalin , bir senyörün, oğludur, "ulak" diyebiliriz. En çok bunlar adına, senyörler adına, savaşırlar. Biz, “Kuzey'e, güney'e, şimdi de Kore'ye attık kemendi” dedik, ya, onlar adına savaşmaya başladık, türkülerimiz yeminimizdir. Çok güzel, öyledir, şimdi, Amerika başta ve kısmen Rusya, bizim, Suriye'de savaşmamızı yasakladılar. Senyördürler, yasaklarlarsa biz uyarız. Bunlar senyördürler. Biz utak, ulak ya da oğuluz. Uyarız. İşte buna bilim diyoruz.

Bu Selvi'ye bir haller oldu, şu gün, ben Tayyip Bey'in yerinde olsam yasaklarım, Selvi'den söz ediyorum, "karizmamız çizildi" diyor, Türkiye'den, iktidardan ve askeri güçten söz ediyor. Okumadım, şöyle bir baktım. Barzani ve referandum diyorsunuz, laf etmişiz, ama, bi-şi yapamamışız, diyorlar. İnsan devlet başkanına, parti başkanına bunu söylememelidir ve tam işte bu sırada, İstanbul'a aday seçerken, çok tuhaf oldular. Ben artık tuhaf olanı okuyorum. Tabii dahası var, Selvi o kadarı söylemiyor, artık adlarını bilmediğim bakanlardan birisi, "kapıları kapamadık" dahi dediler. Demek Barzani'ye çok dost olmuşuz.

Ben de bunu bekliyordum. Hiç bi-şi yapmamayı bekliyordum. Çünkü biz vassalız. Bizden büyük var.

D.H.: İlker Başbuğ, 2007’de Kara Kuvvetleri Komutanı iken, “asıl tehdit Kuzey Irak’ta” diyordu. 2009’da ise, yanlış hatırlamıyorsam Mehmet Ali Birand aktarmıştı, “Başbuğ Barzani boykotunda yumuşadı” dedikten sonra “Genelkurmay’ın bir temsilcisinin Barzani ekibiyle görüşme sürecini açtığını” söylüyordu. Arada Ergenekon davası bulunuyor ve Henri Barkey’in de artık Türkiye yakın tarihine damgasını vurmuş bir sözü var, orduya bu darbe vurulmasa Barzani yakınlaşması da, açılım da olamazdı anlamında. “Amerikan kampında” olmak, sizin de çok güzel ifade ettiğiniz gibi, tam bir vassallık ilişkisi anlamına geliyor.

Yüksek komutanları hep Amerikancı ordu, Amerika’nın planı uğruna bu kez Kore’ye değil, cezaevine girdi, “asıl tehdit”le gayet güzel barıştı ve şimdi iki kesim beni hâlâ şaşırtıyor. Birincisi, Barzani'yle her türlü ilişkiyi destekleyip, Barzani’yi meclise konuk edip, hem bunlarla hem Ergenekon’la Barzanistan’ın kurulmasını mümkün kılıp şimdi köpürür görünen AKP’ye milli diyenler; ikincisi, Barzani’nin Amerika ve Amerikancı Türkiye sermayesiyle ilişkisini, “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” diye alkışlayanlar. İkisi de vassallık’a varıyor. Birincisini hiçbir yere koyamıyorum. İkincisi, ulusalcılara pek kızarlar ama, anti-emperyalizmi de kalmamış bir tersinden MDD sanki; “sınıfsal çıkar yerine ulusal çıkar” bir kez daha sahnede. Tabi, “ulusal” çıkar diye gördükleri de eninde sonunda bölge Kürtlerininkinden ziyade, Amerika ile İsrail’in çıkarına bağlanıyor kestirmeden. Barzanistan bölge halklarına karşı Amerika’nın ve İsrail’in üssü mü olacak, ne gam...

Barış Zeren: Evet. Amerika’dan öte, İsrail boyutu da var. Bu referandumu, diğer Kürt partilerine de rağmen, tek başına Barzani dayattı, tek başına İsrail teşvik etti. Dünya basınında İsrail denmeden Kuzey Irak referandumundan söz edilmiyor, bizim basındaysa sanki özellikle kaçılıyor. Hele en son Bernard-Henri Lévy, Fransızları bile çileden çıkartan İsrail yanlısı bir liberal, resmen Barzani’ye dize dize methiye yazdı. Kürdistan ile İsrail bayrakları bütün manşetlerde. Şimdi “ulusların kendi kaderini tayin” solun jargonu, ama teorik tartışmalar bir yana, ister kahvede konuşsun ister gazetede yazsın, bir solcunun bu apaçık durumu es geçip yorum yapması skandaldan ötedir. Solun bu kadar yanlış yapma lüksü yok.

Y.K.: Deniz Hocam, açtığınız konular çok önemli ve daha söyleyeceklerim var. Sonraki mülakatlara bırakalım. Barış Hocam, herhalde bu isim, "barzan" ve "barzani", İbrani isim kuruluşuna ters düşmüyor. Nitekim Yahudi tarihinden karşımıza çıkmaktadır.

Haham Barzani-Efendi, Samuel ben Nathael Barzani-Adoni de tanınmış bir şairdi. Barzani Efendi'nin kızı Asena Barzani de şiir yazıyordu; kızlar haham olamıyorlar, ama Asena Barzani, Yahudi tarihinde bir tür azize mertebesindedir. Şiirlerinde hep kuracağı yeşive için, Yahudi akademisi diyebiliriz, destek eksikliğinden yakınıyor ve Barzani yahudileri arasında okumuşların azlığından ağıt döküyordu. Önemli bir Yahudi kadınıdır.

Bu kısmı, benim "İsimlerin Yahudileşmesi" kitabımdan aldım, 2008, Salyangoz yayınlarından, çıkar çıkmaz, üç baskı yapmıştır. Sonra yayınevi kapandı ve başka bir döneme girdik. Okurlarımız bulabilirlerse, okusunlar lütfen. Yenilerini yayınlamayı planlıyorum.

Arapların büyük evladı Nasır, İsrael'le savaşıyordu ve Mustafa Barzani'ye haber saldı. Birkaç asker göndermelerini istedi ve Mustafa göndermedi. Nasır, sadece "temsili" olsun, dedi ve Mustafa Barzani, kabul etmediler.

İsrael, Barzani'lerin bir devlet kurmasını desteklemektedir. Hep biliyoruz.

B.Z.: Elbette. Şimdi referandumla İsrail’in Barzani’ye desteği bir komplo teorisi hatta bir güçlü varsayım olmaktan çıktı, kesinleşti. Barzani’nin yahudiliğiyse netameli bir konu. Buna itirazlar oldu, Barzan bölgesinde Barzani soyadlı musevilerin yaşıyor olması ile Barzani’nin Yahudi olması arasında doğrudan bir ilişki kurulamayacağına dair ki, yersiz bir itiraz da değil. Sizse onomastikle bu bağı ortaya attınız. Çok ilgi ve tepki çekti, ama onomastik Türkiye’de pek tanınan bir alan değil. Orada kaldı.

Y.K.: Barış Hocam, o dönem de tartışmıştık ve sürdürüyoruz, isimbilim üzerine çalışırken şunu yazmıştım, adında "Ar" eki olanın Yahudi soyundan kuşkulanırım. Bir de şunu eklemiştim, "Man" ise daha şüphelidir. "Ar" ve Man'a ek yoktur. Ancak bilimsel açıdan hep şüphelidir. Emin olamayız.

Moskova'dan mühim bir haber aldık, Putin İdaresi, Dünya'da büyük müteahhitlerden, "yatırım" işleri yapan Rönesans Construction'a el koydu, kısaca "vergi kaçakçılığı" iddiası var. Rönesans, Akepe'ye çok yakındır ve geliyor, arada konuşuyorlar. Bildiğimiz kadar tek sahibi var, "Erman Ilıcak"; öyle mi, buradayız. Kimdir ve nasıl zengin oldu, bilemiyoruz. Burada duruyorum ve tekrar ifade edebilirim, "Er-Man" İbrani işareti veriyor ki sürpriz saymıyoruz. Putin, büyük Yahudi firmalarını ezmek veya zayıflatmak tasarrufuna sahiptir ve sanki mesleği budur. Tabii, göreceğiz.

Müteahhit Erman Bey'in soyadı "Ilıcak", Nazlı Ilıcak'ın ise "Ilıcaklı", arada isimbilim açısından bir bağ kuramıyorum. Bu soyadı, Nazlı Hanım'ın evlendiği kocasına aittir, Amasya'dan bir köylü idi, sonradan zengin gazeteci oldular ve evlendiler. Nazlı Hanım'ın soyadını, ailesinin soyadını, "İbrada" olarak biliyoruz, şimdi "Aydın" diyoruz, yahudilikle özdeştir.

Bu ara tekrar not etmek itiyorum, Nazlı Hanım, hapis yatmayı, bana göre, hak etmedi; bize karşı oldu, ama olabilir, hiçbir sakıncası yoktur. Renklidir, ülkenin renklerinden birisidir. Kavgamızı ederiz, o başkadır, ancak bana göre, hapis yatmayı hak etmemiştir.

Ben, İskenderun'da, Arap, daha doğrusu Alevi arkadaşımla, Zübeyir, sonra pek sevgili Hıristiyan Arkadaşlarımla, Josef ve George ile, Türk arkadaşımla, Turan ve soyadını da kaydediyorum, Zeren, yürürdüm. Şehir nedir, promenad nedir, hep yazdım ve gene yazacağım. Ne güzel günlerdi, akşam sıcakta, serinleyince, yürürdük, temizce giyinirdik. Urla'da da gördüm, Urla’yı da yazacağım, genç kızlar, hanımlar, çok süslüydüler. Sanki bayramdaydılar, biz de öyleydik. Zübeyir'i, Jozef'i, Turan'ı artık kaybettik. Turan, sonradan DİSK’te yönetici oldu ve erken göçtü. Ve yıllar sonra Barış Zeren'in amcası olduğunu öğrendim. Benziyor, ama Turan daha da yakışıklıydı.

B.Z.: Teşekkür ederim.

Y.K.: Barış Hocam, çok güzel bir yazdı dökmüşsünüz, "yazmışsınız" demek istiyorum. Ben şöyle anlıyorum, Sovyetler, işin başından itibaren, sanki sosyalizmi kimse yapamaz, dediler. Ben söylüyorum ve sizin yazdıklarınızda da üstü kapalı olarak var. Hiç hiç, sanki zamanla sosyalist olmaktan ve sosyalist olmasından korkmaya başladılar. Bizimkiler de korktular. Sonra Sovyetler, bir tek Afganistan köylülerini sosyalist yapmak istediler. Başaramadılar ve yıktılar.

B.Z.: Burada Rus-Sovyet politikaları arasında bir süreklilik var. Bunu daha ne kadar genelleştirebiliriz, ayrı bir tartışma. Orada cumhuriyet dönemiyle sınırlamıştım, ama Osmanlı zamanına da genişletilebilir, Ruslar sanki Türkiye konusunda Batı egemenlerine rakip olmak istemezler. Yapamazlar değil, istemezler. Maksimalist değiller derken bunu kastetmiştim. Ama tabii Brejnev döneminin bir özgünlüğü de var. İktidara yürüyen bir Türk solu karşısında Rusya’nın tutuculuğu söz konusu. Siz bir de birebir yaşadınız. Rusya’nın bu tutumunun nasıl bir yansıması oldu ya da oluyor sizce?

Y.K.: Efendim, bir "milli demokratik devrim" uydurdular. Leipzig'ten bize ithal ettiler. Hiçbir şey anlamadım.

Şu son senelerdeyse Putin'in ne yaptığını da anlamıyorum. Hele hele buraya gelmiş, Erdoğan'la bir gece konuşmuşlar, ne konuşmuşlar, hiç anlamadım, Erdoğan'ı çok övdüler, Deniz Hocam çok doğru söylediler, son usulü budur ve överler. Ve kendi istediklerini yaparlar.

Ama Türkiye'yi, övdüğü Akepe'yi, Barzani petrollerini Türkiye'den sattığı için Lahey'e, Güvenlik Komitesi'ne şikayet etmiştir ve hep okuduk. Ve öyleyse, bir kez daha söylüyoruz, biz Barzani'yle savaşmayız. Tabii, Rusya ile Akepe’nin iyi ilişkileri varsa, Putin’in önce bu iddiaları geri alması gerekmektedir. Sonrasına bakarız ve ayrıca şimdi hava serinledi, buradayız.

Okan Hocam, siz de harika bir yazı çıkardınız, Şerif Mardin'i yazdınız ve çok iyi yazdınız. Bir, artık, isim bilgimizi genişleteceğiz, "Mardin" soy adı varsa, İbrani'dir. İbraniler doğdukları yeri soyadı alırlar ama olduğu gibi yazarlar; -lı İbranilerde yoktur, o bizde vardır. Şerif Mardin, İbrani'dir; Yalım "Erez" İbrani'dir ve nettir. Şerif Mardin Amerika'da doktora yaparak bize gelmişti, Siyasal'a demek istiyorum, ben öğrenciydim, ama her şeyi okurdum, doktorasını aslından, İngilizce, zar zor okudum. "Genç Osmanlılar" ve o zamandan beri hiçbir eserini okumadım, donuk bir adamdır. Yazamaz ve sadece Said-i Nursi'yi yazar ve över. Metin Çulhaoğlu çevirmişler, Mardin’in yazısı bir felaket, Metin’in çevirisine de çok iyi diyemeyiz. Ama belki Mardin hak etmiştir.

O.İ.: Siz Şerif Mardin’i SBF yıllarında bir muhafazakar olarak tanıdığınızı  söylüyorsunuz. Forum dergisinde de en sağ görüşe yakın, modernleşme ve Tanzimat karşıtı yazıları Mardin kaleme alıyor. Tabii Forum’da yazdığı ve Turhan Feyzioğlu, Tarık Zafer Tunaya ya da Muammer Aksoy gibi isimlerle birlikte aynı dergide yer aldığı bir zamanda Tanzimat’a yönelik eleştirilerinin Cumhuriyet dönemini kapsaması mümkün değil. Bunu kariyerinin daha sonraki evrelerinde yapıyor. 60’larda sol dalganın yükselişiyle birlikte Mardin çok daha açık bir biçimde muhafazakar bir çizgiye geçiyor. Tanzimat karşıtlığını Cumhuriyet karşıtlığıyla birleştirmesi de bu sırada oluyor.

Sizin daha önce sert bir biçimde eleştirdiğiniz, muhafazakar bir isim, Kemal Karpat da Mardin'le ilgili anılarında, Mardin’in böyle bir eğilime sahip olduğunu teyit ediyor. Osmanlı döneminde Mardin ailesinin çok zengin olduğunu belirttikten sonra, kendilerine bu zenginlikleri sağlayan Osmanlı düzenini Cumhuriyet rejiminin yıkmış olmasından dolayı Mardin’in Cumhuriyet’i ve Cumhuriyet yöneticilerini affetmediğini ileri sürüyor. Herhalde sizin az önce sözünü ettiğiniz Said-i Nursi kitabını da bu eğilimin bir yansıması olarak düşünebiliriz. Nitekim Mardin de kitabında bir Cumhuriyet düşmanı olan Said-i Nursi ve onun temsil ettiği islamcılıkla siyasi bir bütünleşmeyi savunuyor.

Y.K.: Öyledir ve yapar; Said-i Nursi’yi övmek işidir. Okan Hocam, yazınızın okunmasını tavsiye ediyorum. Emre Kongar'ı ise okumasınlar, benim arkadaşımdır, severim, bizi güldürürdü ve ancak övücüdür ve Mardin'i de okuduğunu hiç sanmıyorum. Pek okuyan bir arkadaşım değildir ve pek öven bir okul arkadaşımdır. Bilmezler. Benim sevdiğim ve hiç bi-şi bilmeyen arkadaşlarım da var. Biri budur.

O.İ.: Tekrar politikaya dönecek olursak, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, bu hafta İran'a dış gezi yaptı, yalnızdı ve 1979’dan beri İran Genelkurmay Başkanı'yla ilk kez görüştüklerini "basın" duyurdu. Daha önce de Irak Genelkurmay Başkanı'yla Ankara'da görüştüler. Bu trafiği nasıl değerlendiriyorsunuz?

Y.K.: Eksik duyurdu. 1979’da İran'da Humeyni Devrimi vardır ve "İslam Cumhuriyeti" kurulmuştur. Ve ayrıca İran ve Pakistan Bağdat Paktı'ndan ayrıldılar ve 1979 yılı, Bağdat Paktı'nın sonudur.

Bizde de, 12 Eylül 1980 tarihinde bir darbe vardır. Darbeyi Albert Wohlstetter düzenlediler, Amerikalıdır ve işi darbeciliktir. Bizim Eylül darbemiz, İran'ın Humeyni ya da "İslam Devrimi" için bir cevap olarak tanzim edilmişti. Wohlstetter, “İran'a cevabımızdır,” demişti.

D. H.: Şii ve Amerika karşıtı İran'a, "cevaben", Amerika yanlısı bir Nakşibendi darbesi hazırlandı yani.

Y. K.: Evet efendim, Türkiye'yi koyu islamlaştırmaya başladık ve her yerde "islam var" diyorduk. Necmeddin Erbakan'ın iktidara gelişi işte bu darbeyle olmuştur. Böyle mümkün olmuştur, demek istiyorum. Arkasından Erdoğan yönetimi sıraya girmiştir.

D.H.: Ama Erbakan’ın İsrail karşıtlığı fazla geldi.

Y.K.: Tabii, fazla Yahudi karşıtıydı ve Erdoğan'da bu yoktur. Barzani’nin de Yahudi olduğunu söyledik. Ben yıllar önce yazmıştım. Bu kitabımı da yeni basmak istiyorum. Üç günde üç baskı yapmış ve bitmişti.

1979 yılında sona eren Bağdat Paktı'nı, 1954 yılında, Amerika ve daha doğrusu Dışişleri Bakanı John Foster Dullas kurdular. Bu pakt İngiltere, Pakistan ve İran'la başlamıştı ve Amerika bu sırada, Sovyetler'i paktlarla kuşatmak istiyordu. Balkan Paktı bunlardan birisidir, Truman Doktrini'yle Türkiye ve Yunanistan'da yeni ordu kuruluyordu. Ancak Bağdat Paktı, az önce işaret ettiğim gibi, tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Bu paktla sadece zıtlaşma yarattılar.

D.H.: Tabii, Nasır çıktı.

Y.K.: Çıktı ve Mısır ve Suriye'yle birlikte tek devlet kurdular. 1958 yılında General Kasım Irak Devrimi'ni yaptı, Irak'ta Kral Faysal yok edildi. Irak başbakanı ve sanki Türkiye'nin ortak başbakanı, Türkiye'den ayrılmıyordu ve bu Nuri Sait Paşa Şerif Hüseyin'in ajanıydı.

D.H.: Faysal’ın başbakanı olarak.

Y.K.: Şerif Hüseyin, Peygamber Muhammed'in soyundan geliyordu ve Nuri Said de öldürüldü. Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Şerif Hüseyin'in Türkiye'nin yerine kurduğu Arap devletleri, birdenbire silindiler. Ortadoğu'da yepyeni bir hava esmeye başlamıştı. Bu dönemde İran ve Türkiye birbirleriyle dost ve müttefik olamadılar.

Ve sonra Amerika birinci ve ikinci Bush'la buraya geldiler. Bu arada Mehmet Şimşek de geldiler, bir cia elemanı olarak gelen Amerikan askerlerine tercüman olarak Amerikan savaşına katıldılar. O geliştir ve o savaştır, artık o günden beri bakandır. Hemen İngiliz eşinden ayrıldılar ve yeni Türk eş aldılar. Böylece Fatih Portakal'ın da büyük bir yanlışını kaydetmiş oluyorum. Ve bundan böyle Fatih Portakal'ı okumuyorum. Devamla, "Erdoğan bir cümle kurdu" deyip duruyor. Hep bunu söylüyor ve başka bir şey söylemiyor, ne anlama geliyor, kendisi soruyor ve kurulan cümleyi gelecek zamanda öğreneceğiz, buyuruyor. Anlaşılmaz bir durum.

Benim zamanım yok. Kurulmuş cümle öyle kalsın ve ben Portakal’ı bırakıyorum.

Bağdat Paktı'nın kurucusu Menderes de asıldılar.

Genelkurmay Başkanı Hulusi Bey, önce Irak Genelkurmay Başkanı'yla ve şimdi de İran Genelkurmay Başkanı'yla görüştüler. Görüşmede İran Cumhurbaşkanı da vardır. Şimdi "İkinci Bağdat Baktı" arıyoruz. Bulursak kuracağız.

D.H.: Yalçın Hocam, böyle bir şey mümkün mü? İran neden Rusya cephesini bıraksın? Ayrıca Türkiye, son birkaç yıllık politikasıyla şimdi yalnızca İran’dan değil, Irak’tan da çok uzakta. Barzani referandumu ve Kürt meselesini görüşmenin ötesine geçebilirler mi sizce?

Y.K.: Deniz Hocam, çok doğru; Türkiye, İran ve Irak şimdi birbirinden çok uzaklar. Ancak Türkiye’nin Amerika’nın isteklerini İran’a taşıdığını düşünebiliriz.

D.H.: Tabii.

Y.K.: Birinci "Bağdat Paktı" Amerika'nın yönetiminde kuruldu ve hiçbir iş yapmadan sona erdi. İlk sorduğunuz soruya dönelim. Katlılıyorum. Barzani Referandumu sonuçlarına Amerika'nın bir itirazı yok. Türkiye'de, Erdoğan'ın da önemli bir itirazı olmadığını anlıyoruz ve Amerika misli biraz "üzerine yatmasını" istemekte ve beklemektedir. Amerika ve Türkiye, Barzani'ye hiçbir yaptırım uygulamayı düşünmemektedir. Barzani kardeşlerimize zarar vermeyi hiç ama hiç düşünmemektedir.

Referanduma bakacak olursak biz, 1954 yılındaki durumdayız. Duruma hakim Amerika'dır. Biz uyumluyuz.

Öyle görünüyor ki, Barzani'yle ticaretimiz bir süre için aksayacaktır. Bekleyeceğiz, vanaları kapatmayacağız, ama ticaretimiz duracaktır. Bir süre bunu yapacağız.

Peki, vergi ne için ve burada vergi zamlarının önemli bir bölümünün  savaş sanayine ayrıldığını veya ayrılacağını öğreniyoruz. Çok güzeli ancak önemli bir soru var, peki savaşı kimle yapacağız. Öyle anlıyoruz ki, Suriye'yle tam barış halindeyiz, Esad Bey duruma hakimdir ve Putin, Erdoğan'ı çok övmektedir ve bu övgülerin sonucu olarak Türkiye artık, Suriye'ye inememektedir. Sanki 1950 yazlarında Menderes'in halindeyiz ve belki asker dahi indirmeyeceğiz. Ben çocuktum, bunları takip etmiştim, asker Suriye'ye gidiyordu ve inmeden dönüyordu. Ben takip ediyordum. Güzel arada bir "ansızın ineriz" diyoruz ama, Putin'in yüksek övgüleri var, böyle anlıyoruz.

Bakıyorum ve bakıyorum savaşacak bulamıyorum. Tabii, Türkiye Kürtleri hariç ve varlar. Ve devamlı kayıp veriyoruz. Artıyor. Barzani kardeşlerimize zarar vermek istemiyoruz.

Üçüncü Bağdat Paktı mı şaka bir yana, buraya bakıyoruz. Peki, burada mıyız ve bilemiyoruz. Çıkış'ta yazmıştım ve Türkiye, kendi ülkesinde gerçekten ikinci kavim mi oluyor? Cevabı zordur. Ben bu sorunun cevabını Portakal'a bırakıyorum. Selamım olsun ve hoş kalsın...

(Devam edecek.)

Not: Mülakatın hukuksal denetimi için Sedat Akçelik’e teşekkür ederiz.