SÖYLEŞİ | 'Şule'nin katilleri hak ettikleri cezayı alacak'

Şule Çet davasının avukatlarından Umur Yıldırım'la davayı konuştuk. Artık herkesin nasıl işlendiğini öğrendiği cinayetin değil ama cinayet sonrasında mahkemelerde yaşananların bilinmeyen ya da üzerinde durulmayan detaylarını bizimle paylaştı. Belki bunun kadar önemlisi, davadan önceki Umur'la davadan sonraki Umur'u anlattı bize. Ve tüm yaşananlardan sonra taşıdığı iyimserliği böyle anlattı: Bu dava bittiğinde katiller bir daha güneşi göremeyecekler, buna inanın.
Hatice İkinci
Pazartesi, 27 Mayıs 2019 08:54

23 yaşındaki Şule Çet’in öyküsü, bir yandan okuyup bir yandan çalışırken işten atıldığı işyerinin ortaklarından Çağatay Aksu'nun “Gel abicim konuşup, hallederiz” sözleriyle başlıyor. Öykü, Şule’nin Çağatay Aksu ve Berk Akand'la birlikte gittiği Yelken Plaza’nın 20. katındaki bir ofisten arkadaşına attığı “Beni acil bir şey varmış gibi eve çağır” ve “Buradan çıkamıyorum, adam bana takmış, bırakmıyor” mesajlarıyla devam ediyor.

Sonrasını da hepimiz biliyoruz.

Şule’nin davası, bir önyargılar silsilesi davası aslında… İçimizin bir yerlerinde istemeden sakladığımız ve söküp atmayı bir türlü beceremediğimiz tüm önyargıların rolü var bu öyküde.

Şule Çet, geçen yılın 28 Mayısı'nda, gece 3.50'de bir plazanın yirminci katından düşerek öldü. Olay önce intihar olarak geçti kayıtlara. Savcı Alev Ersan Albuz, olayla ilgili üç kez gözaltına alınarak karşısına çıkarılan Çağatay Aksu ve Berk Akand’ı üç keresinde de serbest bıraktı. Adli Tıp Uzmanı Mehmet Nuri Aydın yazdığı ilk raporda “Geç saatte içkili ortamda olanlar kişinin rızasıyla gerçekleşir” dedi ve Şule’nin “orada, o saatte, ne işi olduğunu” sordu. Ve Çağatay Aksu’nun duruşmada Şule’nin babasına söylediği “Sen de kızına sahip çıksaydın” sözleri, gelinen son nokta oldu.

Kadim Avukatlık Bürosu ekibi Umur Yıldırım, Pelin Soylu ve Ferhat Gebeş için Şule artık bir kız kardeş. Davayı bu titizlikle sürdürüyorlar. Kanıt olabilecek en küçük bir ayrıntının bile peşine düşüp, onlarca kuruma başvuru yapıyorlar. Şule, en azından şimdi ve gerçekten güvenilir ellerde.

Çet Ailesi’nin avukatı Umur Yıldırım henüz 29 yaşında. Davayla ilgili olarak sadece mesleğinin değil, hayatının da en büyük deneyimini yaşadığını söylüyor. Yıldırım'la davadaki son gelişmelerin yanı sıra “davadan önceki 28 yaşında, erkek, avukat, Umur” ile “davadan sonraki 29 yaşında, erkek, avukat, Umur” arasındaki farkları da konuştuk. Umur Yıldırım dava boyunca yaşadığı değişimi bize büyük bir samimiyetle anlatırken, “Erkek biraz baskın olur falan diye düşünürüz ya, bu fikrin bir insanı öldürme noktasına kadar gidebileceğini düşünemezdim asla. Bu zehirli bir zihniyetmiş ve hepimizde olabiliyor maalesef” diyor.

Daha önce de kadın cinayetleri davalarına bakıyor muydun, nasıl geldi bu dava sana? Buradan başlayalım istersen.

Hayır, bu büroda idari davalara bakıyoruz ağırlıklı olarak. Şule’nin ailesinin bir aile dostu benim müvekkilimdi. Şuleler Samsun’dayken, aynı arsanın içerisindeki iki gecekonduda yaşıyorlarmış birlikte. Bu müvekkilim aradı beni, “Benim kız kardeşimi öldürdüler” dedi. Olayı anlattı, fotoğraflara baktık, çok çok üzücüydü. Biz de “tamam” dedik.

Dosya intihar dosyası olarak açılmıştı. Dosyayı aldığımızda hiçbir şeyin ama hiçbir şeyin tam olarak yapılmadığını gördük. Biz biliyoruz ki, bir şeyler yapılmamışsa ya da yanlış yapılmışsa, bu o dosyanın üzerinin kapatılmaya çalışıldığı anlamına gelir. Bir yol haritası çıkardık ve çalışmaya başladık. Fakat delil toplatamıyorduk ve sürekli sıkıntılar yaşıyorduk.

İlk savcı Alev Ersan Albuz’un davaya baktığı sırada değil mi?

Çok garip bir şekilde, ataerkil bir toplumda bu meseleye nasıl bakılırsa, bu kadın savcı da öyle bakıyordu. Yaklaşım tam olarak “Orada ne işi vardı” şeklindeydi.

Savcının önyargısından mı kaynaklanıyordu bu durum, yoksa sanıkları korumaya mı çalışıyordu?

Savcı Alev Ersan Albuz’un yaklaşımına önyargı demek, inanın çok iyi niyetli bir yaklaşım olurdu. Şu anda da idari tahkikat var kendisi hakkında zaten.

Sanıklar Çağatay Aksu ve Berk Akand, bunlar nasıl ailelerin çocukları?

Çağatay’ın annesinin iki tane işletmesi var Armada’da. Biliyorsunuz buralar trilyonluk yerler. Olayın yaşandığı Yelken Plaza’da da işletmeleri var ailelerin. Çok zengin aileler bunlar.

Tehdit edildin mi bu aileler tarafından?

İlk duruşmadan sonra Çağatay’ın ailesi geldi yanımıza, işte “Siz bizim kim olduğumuzu biliyor musunuz, biz yok buyuz, yok şuyuz” dediler. Biz de “Eeee?” dedik tabi ki.

Para teklif etmeye kalktılar mı?

Baştan tüm kapılarımızı kapadığımız için bunu yapamazlardı zaten.

Ama tehdit ettiler değil mi?

İlk duruşmadan sonra yanımıza geldiler. Yanılmıyorsam biri Çağatay’ın dayısıydı, üç dört tane erkek, bir de kadın vardı. “Sizin amacınız ne, niye uğraşıyorsunuz? Bizim kim olduğumuzu biliyor musunuz?” gibi sözler ettiler. Doğulularmış galiba, bununla tehdit etmeye kalktılar bizi.

Korktunuz mu peki?

Korkmak değil de daha temkinli hareket ediyoruz artık. Birbirimizin arkasını kolluyoruz sürekli. Veya araca binerken, bir sağa sola bakıyorum mutlaka. Kapıları da kilitlemeye başladım bu süreçte.

Ailelerin mahkemeyi yönlendirmeye çalıştığını biliyoruz. Bunu parayla mı yoksa siyasi nüfuzla mı yapmaya çalıştılar?

Adını tam koyamayız. Ama ofise gelen bir mektuptan bahsedeyim size, hâlâ duruyor, saklıyorum. İşte “Ben şu şuyum, Çağatay’ın annesinin ismi şu, İyi Parti üzerinden şuna ulaştılar, o da yargıdan şuna ulaşacak, bilginiz olsun” diyor mektupta. Yargıya müdahale etmeye çalışacakları konusunda bizi uyarıyorlar. Bakın tek tek isim veriyorlar. Böyle mektuplar sürekli geliyor zaten ofise.

Kimlere ulaşılacağını anlatıyorlar mektupta?

İsimleri vermeyeyim ama bunu İyi Parti üzerinden yapacaklarını söylüyorlar. “Çağatay’ın annesi bu adam üzerinden birilerine nüfuz edecek” diye açık açık yazılmış bana mektupta. Anne Gülümser Aksu’nun ismini Facebook'ta aradım, hakikaten de ulaşmak istediği insanla beraber birçok fotoğrafı olduğunu gördüm.

Gülümser Aksu’nun İyi Parti'yle nasıl bir ilgisi var?

Şu anda İyi Parti’de siyaset yapıyor. Parti adına çeşitli etkinliklere, toplantılara katılıyor. Faal bir şekilde çalışıyor yani. Düşünsenize ben eğer ağır bir haksızlığa uğrayıp, ağırlaştırılmış müebbet cezayla yargılanıyor olsaydım, annem muhtemelen çoktan kafayı yemişti. Hayatla bağlarını koparmıştı. Ya, senin oğlun bir kadını öldürmekten yargılanıyor.

İyi Parti’nin Genel Başkanı da bir kadın, bu durum partide sorun yaratmamış mı hiç?

Parti’nin bazı kurullarında bu dava gündeme gelmiş, fakat “Oğlunun suçunu anneye yükleyemeyiz” denmiş. Ama burada sadece “oğlunun suçluluğuyla” ilgili bir durum yok. Anne, partili kimliğini kullanarak, yargıya nüfuz etmeye çalışıyor. Bu dosya bir kadın cinayeti dosyası, bunun sağı-solu-muhafazakarı falan yok. Kimse burada siyasi görüşü nedeniyle yargılanmıyor, “Bir kadın öldürüldü”, bu yüzden yargılanıyorlar.

Gülümser Aksu’nun son duruşmada, “Oğlumu bırakacaklarına söz vermişlerdi ama kandırıldım” sözleri var. Bu nasıl bir rahatlık ve yüzsüzlüktür? Kim dolandırmış anneyi, biliyor musunuz bunu?

Aslında biz de çok şaşırdık. Beklemediğimiz bir durumdu. Hepsini anlattı. Bunların hepsi zapta geçti ve şaşkınlıkla izledik. Garip bir durum, annesi hiç beklediğimiz şekilde şöyle cümleler kurdu; ”Soruşturma aşamasında oğlumu bırakmaları için beni aradılar. Oğlumu bırakacaklarını söylediler. Bizden bir para talep ettiler”. Kim olduklarını söylemiyor, sadece telefonla arandığını söylüyor. Bakın, oğlunun suçsuz olduğuna inanan bir anne, oğlu suçluymuş gibi davranıp para karşılığında kurtarmaya çalışır mı? Para verip dışarı çıkarmaya çalışıyor oğlunu. “Evet yaptım, para verip çıkarmaya çalıştım” diyor.

Vermiş mi para?

Evet, akşam da avukatını aramış. Ancak avukatı “dolandırıldın” demiş. Bu kadarını biliyoruz biz de.

Kime vermiş bu parayı?

Hiç bir şey bilmiyoruz. Hatta bunun hakkında adli soruşturma olması lazım, bir şikâyeti olması lazım. Ama yok tabii. Bu ifadeyle bir şeyin yerini yapmaya çalışıyorlar ama henüz biz de ne olduğunu tam olarak anlayamadık.

Bu anneler, bu insanlar… Bizlere çok uzak tüm bunlar. Sen tüm bu insanları duruşmalarda görüyorsun. Nasıl bir kültürdür bu içinde yer aldıkları?

Çağatay Aksu daha lisedeyken, BMW X5’le gidiyormuş okula. 600-700 bin liralık bir arabadır bu bahsettiğimiz ve bu arabaya lise çağındaki bir çocuk biniyor. Çok paraları var. Çalışmadan, kazanılmadan elde edilmiş paralar bunlar. Parayla her işlerini halletmişler, her şeyi yapmışlar zaten. Gene yapabileceklerini zannediyorlardı.

İlk gözaltına alındıklarında, hâkiminin karşısına şort, tişört, parmak arası terlikle çıktılar. O kadar rahat ve bırakılacaklarından o kadar emindiler. Bu halleri bir güvencenin ürünüydü. Üç defa oldu bu süreç, üçüne de aynı şekilde geldiler. Bu adamlar üç defa gözaltına alındı, üç defa da serbest bırakıldı. Usulü bilmiyorlar mı sizce? Mahkemelere takım elbiseyle gelmeyi biliyorlar ama.

Hep aynı, şımarık zihniyet işte; param var! Şule’de de zihniyet buydu: “Şule benim çalışanım, parasını veririm çalıştırırım, parasını veririm sigaramı aldırırım, parasını veririm akşam ofisime davet ederim, parasını veririm tecavüz ederim.”

Biliyorsunuz, Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde akademisyen olan arkadaşımız Ceren Damar Şenel de öğrencisi tarafından öldürüldü. Hasan İsmail’in, Çağatay’ın ve Berk’in fotoğraflarını koyun yan yana, inanın aynı tipler olduğunu göreceksiniz. Aynı ekonomik sınıfa ait tipler bunlar. “Param var, parasını veririm okulumu bitiririm, okulumu bitirmeme biri engel olursa onu öldürürüm”. Ya da “Param var, istediğim kadına sahip olurum, kadın istemezse onu öldürürüm”. Neredeyse “ne var ki bunda” diyecekler. Bunların hepsi aynı hastalıklı zihniyete sahip işte.

Dosyada telefon kayıtları var. Çağatay Şule’ye diyor ki, gecenin üçünde “viski alayım geleyim, içelim”, Şule “teşekkür ederim, Çağatay bey, istemiyorum Çağatay bey” gibi şeyler söylüyor sürekli. Bu mesajlardan oluşan 30 sayfa var dosyada. Şule’nin hep bir sınırı korumaya çalıştığını görüyoruz. Muhtemelen o gece Şule gene reddetmiş bunları ve sonrasında tüm o olanlar yaşanmış. Bunlar hiç bir zaman reddedilmemiş ya, onlar için onur bir kırıcı bir durum.

Ne yaşandı tam olarak o gece?

Tecavüz ediyorlar, Şule de buna direniyor. Muhtemelen bir arbede çıkıyor. Çünkü Çağatay’ın kolunda çizikler var, Şule’de de var aynı çizikler. Son gelen adli tıp raporuna göre ölmeden yarım saat önce Şule’nin boynuna bir müdahale yapılmış.

Ne anlama geliyor bu?

Boyuna bu müdahale arbede sırasında mı oldu yoksa bir cinsel fantezinin sonucu muydu, bunu bilemiyoruz.

Öldüğünü mü düşündüler, o yüzden mi attılar aşağıya?

Şule’nin bu tecavüzü anlatmasından korktular. İki erkek tarafından ters ilişkiye zorlanmıştı. Elimizdeki kanıtlar bunu gösteriyor. Kanıtları ve fotoğrafları incelerken biz de çok zorlanıyoruz inanın. “Acaba düşerken Şule’nin gözleri açık mıydı, yoksa baygın mıydı”, hep bunları konuşuyoruz. “İnşallah değildir diyoruz”, bir saniye bile açık olsaydı, düşünsenize bu hayattaki son anınız.

Şule’nin bilgisayarı bizde, eski telefonunu yedeklemiş bilgisayara. Fotoğraflarına bakıyoruz, beş yıllık geçmişini ve nasıl büyüdüğünü izliyoruz o fotoğraflarla, bütün anıları elimizde. Şule’nin hakkını savunmak için bunları yapmak zorundayız. Bunu yaparken biz bile kaldıramıyoruz birçok şeyi.

Çağatay Aksu “Sen de kızına sahip çıksaydın” sözlerini söylediğinde ne hissettin?

“Sen ne diyorsun” diye ileri atıldım. Kadın avukatlar girdi araya. Ben, hâlâ adli tıp kurumundaki bilgilerin bir kısmını babaya anlatmıyorum, birçok fotoğrafı göstermedim. Daha fazla üzülmesin istiyoruz. Biz böyle davranırken, arsızın biri çıkıp “Kızına sahip çıksaydın” diyebiliyor o babaya. Baba zaten yıkılmış, hiçbir şeye sesini çıkaramıyor ki. Sen burada yargılanıyorsun ya, sana bir zarar gelmesin diye elli jandarma koruyor seni. Bu kadar korunmasaydın, bu sözlerinin üzerine linç ederlerdi seni, bunu görmüyor musun?

Biz hâlâ savunma hakkının kutsal olduğuna inanıyoruz. Ama savunma hakkının da bir sınırı var, bu sınır da ahlak ve insanlıktır. Bu kavramları aştığın anda savunma falan kalmaz artık. Biz hâlâ daha savunmalarımızda bir seviyeyi korumaya çalışıyoruz. Ama bizi sürekli bir bataklığa çekmeye çalışıyorlar. Biz o bataklığa girmeyeceğiz elbette.

Başından beri Şule’yi bir motife oturtmaya çalıştılar, mesela -tam karşılık gelmiyor ama- “kötü kadın” gibi kalıba sokmaya çalıştılar. Ama Şule’yi bu kalıba oturtamazlar.

Sonra siyasi bir zemine çekmeye çalıştılar, o da olmadı. Bir süre sonra da tüm bunlar savunma meselesinden çıktı ve bu çirkinlik dillerine yansıdı. Daha ikinci duruşmada hepsi nefretlerini kustular ve akıllarından asıl geçeni net bir şekilde dile getirdiler.

Bunun ardından itiraflar da gelecek, göreceksiniz. Bekliyoruz biz bunu.

Davanın her aşamasında, hâkiminden savcısına, adli tıp uzmanına kadar büyük bir önyargı savaşı veriliyor aslında. Bu davadan önce senin de var mıydı böyle önyargıların?

Tabii, vardı. Ama bakış açım tamamen değişti. Yargı kesinlikle böyle bir ayrım yapmaz, diye düşünüyordum önceden. Bu davanın içine girdiğimde benim o erkek bakış açımın tamamen yanlış olduğunu gördüm.

Onlar gibi düşünmem mümkün değil tabii de ama bu süreç beni hem büyüttü, hem de olgunlaştırdı. Hem de her konuda ama. Ben Kırıkkale’nin merkezinde büyümüş, annesi babası halen orada yaşayan, Anadolu çocuğu diye tabir ettiğimiz bir kültürden geliyorum. Babam işçi emeklisi, yetiştirilme tarzım aşağı yukarı belli. O yetiştirilme tarzında maalesef bazı şeylere çok sınırlı bakmayı öğreniyorsunuz.

Kadınların tabii ki dertlerinin olduğunu biliyordum da ama bu dertlerin bu kadar büyük olduğunu asla bilmiyordum. Bunun öldürülebilecek kadar, tecavüze uğrayacak kadar büyük bir dert olduğunu bilmiyordum mesela.

Erkek biraz baskın olur falan diye düşünürüz ya, bu fikrin bir insanı öldürme noktasına kadar gidebileceğini düşünemezdim asla. Bu bir zihniyetmiş. Ama bu zihniyette kadın da var. Bu dosyanın ilk savcısı bir kadındı. Bu zehirli bir zihniyettir ve hepimizde olabiliyor.

Son duruşmada yaşananlara bakın. Biz içeride duruşma salonunda bir kadın cinayeti dosyası konuşuyoruz. Biri diyor ki “O saatte oradaysa her şeye rıza göstermiştir”, öbürü çıkıyor “Sen de kızına sahip çıksaydın” diyor. Duruşma salonunun dışındaysa bir erkek bize destek olmaya gelen kadınları taciz ediyor. İnanabiliyor musunuz ya, biz içeride ne konuşuyoruz, dışarıda ne oluyor? Hakikaten babadan oğula geçen zehirli bir zihniyet bu.

“28 yaşında, erkek, avukat, Umur” ile davadan sonraki “29 yaşında, erkek, avukat, Umur” arasında nasıl bir fark var sence?

Umur değişti kesinlikle. Çünkü ilk kez bir kadın cinayeti dosyasını başından sonuna kadar yürüttüm. Kadına yargının nasıl baktığını gördüm. Düşen bir kadın değil de bir erkek olsaydı yargının yapacağı tek bir şey olurdu; gözaltı, tutuklama, ceza. Aynı şekilde düşen zengin bir kadın olsaydı, yargı yine aynı şeyi yapacaktı.

Ama düşen fakir bir kadın ve atan da zengin bir erkek olunca, yargının maalesef böyle yaklaşmadığını görüyoruz.

Bir gazete mesela “cinayet değil intihar” diye bir başlık atabiliyor. İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan bir raporu üzerine yapılıyor bu haber. Ancak rapora bakıyorsunuz, böyle bir çıkarım yok. Haberin metnine bakıyorsunuz, haberde de böyle bir bilgi yok. Sadece başlık öyle. Paranın gücünü birçok şey de hissediyoruz tamam ama ne olur bari adalette hissetmeyelim.

Bu davada artık bir dönüş olmaz, yeni bir tahliye gündeme gelmez mesela değil mi?

Bu dava bittiğinde bir daha güneşi göremeyecekler, buna inanın.

Ölmeden önce dokunamamıştık Şule’ye öldükten sonra da dokunamayacağız belki. Bu davaya bakarak, Şule’ye dokunabilme fırsatı bulduk. Bu açıdan bakınca iyi ki avukatıyız diyoruz, çünkü bu çok güzel bir duygu. İnsana gerçek anlamda bir işe yaradığı hissi veriyor.